Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

On dakika

Biz de dahil günümüzün maddeci kafası, iktisat denince hemen aklına parayı getiriyor. Az sermaye ile çok şey kazanmanın yollarını öğreten yol olarak görüyor iktisadı. En büyük sermaye zaman değil midir? O zaman, az zaman harcayarak çok azık hazırlamanın yolları da olmalıdır herhalde.

Onun için Hazret-i Peygamber'in (asm) yirmi dört saatini anlatan kitapları çok merak etmişimdir. Yine sünnet-i seniyeye göre yaşayan ariflerin de zaman sermayesini nasıl harcadıkları, hep merakımı muciptir.

Sırtında taşıdığı buzu satarak geçiren birinin "Sermayesi sürekli tükenen bu fakirden buz alan yok mu?" nidasını işiten Cüneyd-i Bağdadi'nin yere çöküşünü ve kendinden geçişini bilirsiniz. Bunun hikmetini soran talebelerine ise: "Bu sözler beni sarstı. Eriyen sadece buzlar değil, ömrüm olduğunu fark ettim. Asıl sermayemiz olan ömrümüz tükeniyor saniye saniye. Ömür buzumuz eriyor, hissedebiliyor musunuz? Ayrıca bizden hesabı sorulacak bu ömrüm ne kadarını Allah'a satabilirsek elimizde o kâr kalacak. Ömürlerinin boşa tükenmesine karşı içi sızlamayanlara yazıklar olsun" şeklindeki hikmet dolu cevabını veriyor. 

Dikkatimi çeken bir iktisat tahlili de Büyük Tarihçeye ön söz yazan Ali Ulvi Kurucu'nun Üstad'ın iktisatçılığı ile ilgili ifadeleri olmuştur. "Onun yüksek iktisatçılığını, böyle yemek, içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum" tespitinden sonra da, "Üstad, bilakis iktisadı fikir, zihin, istidat, kabiliyet, vakit, zaman nefis ve nefes gibi mânevî ve mücerret kıymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dâhidir ve bütün ömrünce, karakter halinde takip ettiği bu titiz muhasebe ve murakabe usulünü bütün talebelerine de telkin etmiştir" tespitinde bulunuyor.

Bu ince ve derin muhasebe ve murakabeyi bir ömür boyu sürdürmek ve de bunu talebelerinde de tatbiki için metotlar geliştirip temrinler yaptırmak, herhalde az kişiye nasip olmuştur.

Ya hatıralarda okudum ya da dinlemiş olabilirim. Köylüler üstadı ziyarete geliyorlar. Üstad onlara Risale okuma ya da yazmak suretiyle meşguliyet tavsiyesinde bulununca; rençber olan köylüler, üstadım "Biz çok çalışıyoruz, fazla okuyamıyoruz, işlerimiz buna engel" itirafında  bulununca, pazarlık başlıyor. Otuz, yirmi, on nihayet beş sayfa derken sonunda Üstad, "Kardeşim o ki okuyup yazamıyorsunuz, sabahtan çıkarken kitabın kapağını açın; sadece bakın,böyle işinize gidin" tavsiyesinde bulunuyor.

Ne harika bir metot. Kitaba bağlamak, kitabîlik bundan daha güzel şekilde sağlanamaz herhalde. Bu şekilde, kitaptan kopamayacak insan, belki de bir gün kafasının bir tarafındaki kitaba dönecek ve okuyacaktır beklentisi var bunda.

Günün dünyevî işleri kısmen günahları ile kirlenen akıl ve kafadaki bu kir, insanın o günkü âlemini bulandırıyor, belki de gerçekten insandan suduru her an muhtemel küfür sözler ve hareketler insanın imanını zedeliyor onu zikir ve fikir ve şükürden ayrılabiliyor. Zedelenen bu imanı tazelemesine, yeni bir nefes olacak hakikatlerden okuması, onlardan kopmaması adına, insanın gününün bir bölümünü hiç olmasa on dakikasını ayırması gerekmez mi?

Emirdağ Lahikasında  üstad, bu hususu "Her bir adamın kendi hanesini küçük bir medrese-i nuriyeye çevirme." tavsiyesinden sonra "Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde beş on dakika dahi olsa, Risale-i Nurları okumak dinlemek ve yazmak cihetiyle  bir miktar meşgul olsalar, hakiki talebe-i ulumun sevaplarına ve şereflerine sahip oldukları gibi, maişet hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir" tespiti ile önemli bir müjde veriyor. Okuma vasıta ve vesilelerinin havada, karada, denizde, işte, evde çoğaldığı ve çeşitlendiği bir dönemdeyiz. Bu bollukta, kafamızı nereye çevirsek malayaniyatın kolayca bizi sardığı ağır şartlarda, bir kahramanlık göstermemiz, ruhumuzu diri tutmamız ve kontrolü elden bırakmamanız gerekmiyor mu? İşi sıkı tutmayıp kendimizi akışa bırakırsak; bir daha kesretten vahdete, zarftan mazrufa, gevşeklikten teyakkuza dönememe; bizi hemen salıverecek olan ihmal yumağının içine yuvarlanma tehlikesi ile karşılaşabiliriz.

Evet fazla değil. On dakika. On dakikayı her gün ayırabilsen, iman hakikatlerinden okuyabilsen hayali cihan değer kârların var. Bir kere ilim tâlebesi unvanını alıyorsun. Maişet için geçen dakikalar, ibadet hükmüne geçiyor. Yani eriyen ömür sermeyen kârlarla sümbülleniyor ve ebed mazharı olan dakikaların, ebed âleminde senin karşılığı bitmeyecek dakikaların oluveriyor.

Sizden sadece on dakika isteniyor. Sadece on dakika. Yılda altmış saat eder. Bazı akademisyenler var ki bir sene belki bu kadar da ilimle uğraşamıyorlar. Bu gerçekten yükte hafif pahada ağır olan okumakla geçecek on dakika, bizim için epeyce mühim. On dakikada beş sayfa okunsa, bu yılda Sözler, Mektubat ve Lemalar eder. Allah bereket versin.Bu ihmal edilir mi? İhmal kâr-ı akıl değil gerçekten.

Kendi adıma söylüyorum, bu okumayı ya da derslere katılmayı ihmal ettiğim zaman gözüm harama, ağzım malâyaniyata, elim hep dünyalığa, zihnim muzahrafata kayıyor. Ömrümüzün seneleri, günleri, dakikaları hatta saniyeleri adedince başka bir âlem insanın kapısını çalıyor. Her yeni âlemin nuru ve direği ve ziyası da onun imanıdır. O imanı zedeleyen mânevî kirlerden, söz, davranış ve hallerden temizleyecek derin tefekkürü ve tezekkürü de bu okumalarla ancak elde edebiliyoruz. 

Kolay mı ömrün  sonuna kadar ebedî saadetin anahtarı olabilecek imanı muhafaza etmek. Ruhun cenneti, vicdanın da lezzeti olabilecek böyle bir iman; ancak yakînden hâli olmayan imandır. Bunu devam ettirebilmek,felçli bir dimâğla olmuyor. Sıkı bir tâkip, uyanık bir şuur, günlük temrinler ve alıştırmalar gerektiriyor.

Burada bir iki tehlikeye de dikkat çekmek istiyorum. Okumaya karşı ünsiyet peyda olunca, okumak bazen sathîleşip istifade verimsiz kalabilir. Halbuki nurlarda derinleşmek, sathîlik kaldırmaz. Kelimeler, kavram ve cümlelerin biraz daha hakkını vererek okuyabiliriz. O zaman önümüze, deryalar çıkacak. Risaleler Kur'an'ın  tefsiri; ayetlerden süzülen, damlayan bir nevi katreleri olduğundan, ülfeti ve gazete gibi okumayı kaldırmıyor.

Sadece Birinci Söz'den birkaç kelime ve tamlama örneği vereyim. Bunlar uzerinde durmak bile insanın nasıl bir hazine ile karşı karşıya olduğunu göstermeye yeter. Onun için Risale-i Nurları okumadan kulaktan dolma eksik,yanlış, çarpıtılmış bilgilerle ileri geri konuşan birini gördüm mü "Kardeş sen Brinci Sözü bir oku, sonra görüşelim." diyorum. Sonra zaten kayboluyor.  

"Tablacılık, süt çeşmesi, mu'cize-i Kudret, hediyeyi rahmet, lisanı hâl, haziney-i rahmet, matbaa-yı Kudret, mâlik-i ebedî, hâkim-i ezelî, acz ve fakr, nihayetsiz Kudret" bunlar üzerine öyle maddeler yazılır ve öyle feyizli açıklamalar yapılabilir ki; her biri birer kitap ebadında olabilir. Akıl midesine giren hikmet, hem kalbi hem de diğer latifelerimizi doyuracaktır.

Bir tehlike de yeni okumaya başlayan arkadaşlarımızın, kelimelere karşı olan yabancılığıdır. Kendim başta olmak üzere, yüzlerce örnek verebilirim ki, küçük bir gayret ve sebat, bu büyük hazineden istifadeye medar olacaktır. Azim bir netice için az bir gayrete değmez mi?

Evet dostlar, okudukça açılan, açıldıkça büyüyen, büyüdükçe insanı saran ve sarsan bir külliyat-ı Nur daima elimizden, cebimizden düşmesin. Ona kuzu olabilen, hazmı kolay sütünü her zaman alacaktır.

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum