On birinci boyut

Ruhumuzu, aklımızı teneffüs ettirmek istiyoruz. Farklı boyutların sonsuzluk manzaralı pencerelerinden “umudu” temaşa etmeye o kadar muhtacız ki!

Çok boyutlu bir manevi dünyadan güya azad eyleyip, dört, üç ya da iki değil, sadece tek boyutlu bir maddeler dünyasına hapsettiğimiz ruhumuzu sonsuzlukla buluşturup buluşturamamanın ince hesaplarını yapıyoruz farkında olmasak da.

İçine düştüğümüz bu ikilemler gayyasının travmasıdır depresyonlarımızın baş nedeni.

Bireylerin ruhsal bunalımları toplumun da biricik  derdidir. Çünkü toplum, fertlerden teşekkül etmiş canlı bir bünyedir. Cinayetler, kapkaçlar, hakaretler, hasetler, düşmanlıklar, tecavüzler ve bilumum sapkınlıklar, iç bunalımlarımızın toprağında neşv ü nema bulmuş “ahlaksızlık ve inançsızlık hormonlu” acele meyvelerimizdir.

Biz “batı merkezli” bu bunalımların karanlıkları içinde boğulurken, bizim ilim, kültür ve felsefe mirasımızı sahiplenen ve bizden daha iyi okuyan batı, boyutlardan boyutlara at koşturmakta. Aslında batılı bilim adamlarının ve felsefecilerinin bulgularında, geçmişte yaşamış binlerce ilim adamımızın (ulemanın) birbirinden değerli görüşlerinin izlerine rastlamak da mümkün.

Aranızda “Rob Bryanton” adını duyan var mıdır bilmiyorum?  Aslında bu isim benim için de yeni bir isim. Sanal dünyada araştırma yaparken  www.tenthdimension.com/medialinks.php adresinde rastladım bu isme.

Rob Bryanton,  “10th Dimension” adlı çalışmasında bildiğimiz dört boyutun haricinde 6 farklı boyut daha olduğunu inkârı pek de mümkün olmayan ciddi delillerle  ortaya koyuyordu. Yani “tek boyutla ve tek tipçi anlayışla” boğulup kaldığımız ülke gündemimize de ilhamlar sunuyordu “10. Boyut” adlı bu çalışma.

Bu gibi bilimsel ve felsefi çalışmaların yapıldığı ülkelerde “düşünce hürriyeti” gibi özgürlük alanlarının çok boyutlu olduğu, tek tipçi anlayışların reddedildiği bilinen bir gerçek.

Ülkemizde de bu sorgulayıcı, çok boyutlu, özgürlükçü bilim anlayışının yerleşmeye başlamış olması bizleri sevindiriyor.  

Pek çok sorunumuzun çözümü bu anlayışta yatıyor öncelikle. Bence , “10th Dimension-Onuncu Boyut” gibi bilimsel çalışmalar, batıda yayımlandıkları sırada hızlı bir şekilde Türkçe’ye tercüme edilmelidir.

İnsanlık için oldukça önemli olan bu gibi çalışmaların tercümeleri bireysel bir kaç bilim sevdalısının şahsi gayretlerinden önce, bilim adamlarımız ve her meseleden haberdar kıymetli “aydınlarımız” tarafından yapılmalı; milletimizin istifadesine sunulmalı değil midir?

Bu gibi çalışmaları yapıp milleti bilinçlendirmedikten sonra “bir çobanla, bilim adamının ya da elit tabakadan birisinin oyu eşit olmamalı” tezini savunmanın anlamı kalmıyor. Aydınların vazifesi adları üstünde toplumu; çobanından esnafına aydınlatmak olmalıdır.

Sayısı oldukça az bazı “aydınım diyenlerin” içlerinde yaşadıkları toplumu aydınlatamamış (kendi tek tipli, tek boyutlu  yaşantılarına dönüştürememiş) olmalarının getirdiği ezikliğin intikamını, bir türlü yüreklerine, beyinlerine ve mütevazi hayatlarına giremedikleri insanlarımızdan türlü türlü hakaretlerle çıkartmaya çalışmaları mıdır milleti aydınlatmak?

Yoksa her türlü bilimsel gelişmeyi, felsefi görüşü milletin değerlerini rencide etmeden bu toplumla paylaşmak mıdır “gerçek aydınlatma” faaliyeti?

Kim ne derse desin ve ne yaparsa yapsın, biz ikinci “aydınlatma/tenvir etme” faaliyetine talibiz. Öncelikle kendimizi tenvir etmenin peşindeyiz.

Ardından aydın ya da sanatçı olduklarına inanan bazı dostlarımızı aydınlatmaktır vazifemiz. Çünkü balık baştan kokar. Toplumun öncüleri olacak insanların millete hakaret etmek gibi bir işi olamaz. Ama maalesef ki bizdekiler hâla daha akıllanmadılar.

Bu insanlar, olaylara çok boyutlu bakmayı öğrenebilmelilerdir. Ayrıca gerçek münevver, tek tipçi bütün anlayışlardan kaçınan, başkasının görüşlerine de en az kendi görüşlerine saygı duyduğu kadar hürmet gösteren kişi değil midir?

İşte bu noktada “10. Boyut” adlı bu çalışma benim ufkumu açtı diyebilirim. “Büyük Patlamayla” birlikte “0” noktasından ortaya çıkan bir kâinat.  

Yükseklik, genişlik, derinlik ve zaman olmak üzere pek çoğumuzun malumu olan, içinde yüzüp durmakta olduğumuz şu dört farklı boyut…

Ama beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu boyutların varlığını kim biliyor Allah aşkına? İşte Rob Bryanton, onun bunun düşüncesiyle, kıyafetiyle ya da inanışıyla uğraşacağına oturmuş, bu güzel çalışmayı yapmış. Çok da güzel yapmış.

Bütün bu farklı boyutları merak edenler, ilgili çalışmayı; bu çalışmanın Türkçe metni de dahil olmak üzere yazımda verdiğim linklerden bulup takip edebilirler.

Ben bu çalışmaya ufak bir ilavede bulunmak istiyordum aslında. O çalışmada bahsedilmemiş bir “On Birinci Boyuttan” bahsetmek istiyordum. Yazının hacmini fazla da büyütmeden bu meseleye bir kaç cümleyle değineceğim ve yazımı bitireceğim.

“Onuncu Boyut” Rob Bryanton’a göre son boyut. Bu boyutta bütün boyutlar, mümkinat dâireleri, zaman ihtimalleri, sonsuz ihtimaller, bir nokta içinde toplanmış durumda. İç içe geçmiş paralel evrenler, paralel zamanlar, baş döndürücü bir sonsuzluklar yumağı bu son nokta.

Her şey güzel de, her şey tamam da. Sonsuz sayıda evrenleri, ihtimalleri, imkan dairelerini içinde barındıran bu “10. Boyut Noktası”  hangi yazarın kaleminin mürekkebinden damlamış olabilir?

Öyle bir damla ki, seradan süreyyaya, kehkeşandan arş-ı muallaya, âsumandan dünyaya, geçmişten âna, gelecekten sonsuza binbir esma-yı ilâhinin tecellîgâh-ı bir nokta-yı câmi!

O noktanın derinliklerine indikçe ummanlar çıkıyor karşımıza... Boyut içinde boyut, âlem içinde âlem, tecelli içinde tecelli...

Bir de Allah’ı bu iç içe geçmiş tecelli-yi esma noktalarının mahkûmu kılmaya, onu zamanın sınırlarına hapsetmeye çalışan; kâinat, boyut, zaman ve de bilim bilmez bir zihniyet var ki, İslam dünyasının geri kalmasının gerçek sebebi işte bu herşeyi çok bildiğini sanan ama kendisini bile bilmeyen Kur’an dışı zihniyettir.

Ama inâyet-i ilâhi imdadımıza yetişmiş, Kur’ân’ın hakikatleri Nur’dan bir tepsi içinde önümüze serilmiştir ki, bize bu nimeti hâzır bir program yapıp sorunlarımıza devalar bulmaktan başka da bir iş kalmamış.

İsterseniz, sözü fazla uzatmayalım da, boyut neymiş, kâinat neymiş, zaman neymiş bize Kur’an’dan süzülen nurlar anlatsın hakikati:

“Evet, bilmüşâhede bir Kadîr-i Zülcelâl, şu âlem içinde, her asırda birer yeni ve muntazam dünyayı halk eden, hattâ her senede birer yeni seyyar, muntazam kâinatı icad eden, hattâ her günde birer yeni muntazam âlem yapan, dâimâ şu semâvât ve arz yüzünde ve birbiri arkasında geçici dünyaları, kâinatları kemâl-i hikmet ile halk eden, değiştiren ve asırlar ve seneler, belki günler adedince muntazam âlemleri zaman ipine asan ve onunla azamet-i kudretini gösteren ve yüz bin çeşit haşrin nakışlarıyla tezyin ettiği koca bahar çiçeğini küre-i arzın başına bir tek çiçek gibi takan ve onunla kemâl-i hikmetini, cemâl-i san'atını izhâr eden bir Zât, "Nasıl Kıyâmeti getirecek, nasıl bu dünyayı âhiretle değiştirecek?" denilir mi?

Şu Kadîr'in kemâl-i kudretini ve hiçbir şey Ona ağır gelmediğini ve en büyük şey, en küçük şey gibi Onun kudretine ağır gelmediğini ve hadsiz efrad, Bir tek ferd gibi o kudrete kolay geldiğini, şu âyet-i kerîme ilân ediyor:

  

(Sizin yaratılmanız ve yeniden diriltilmeniz bir tek nefsin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Lokman 28)” (Yirmi dokuzuncu Söz)

“Cenâb-ı Vâcib-ül Vücûd'un tecelliyat-ı îcâdiyyesini tecdid ve tazelendirmek için her birtek ruhu model gibi ederek, her sene mu'cizât-ı kudretinden taze birer cesed giydirmek ve her birtek kitabdan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı, hikmetiyle istinsah etmek ve birtek hakikatı başka başka sûrette göstermek ve kâinatların ve âlemlerin ve mevcûdâtların, tâife tâife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hâzırlamak için Fâtır-ı Zülcelâl kudretiyle zerratı tahrik ve tavzif etmiştir.” (Otuzuncu Söz)

  dir. Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret:

Evet, gözümüzle görüyoruz ki, bu kâinatta binler değil, belki milyonlar alemler, küçük kâinatlar, ekseri birbiri içinde; herbirinin idaresi ve tedbirinin şeraiti ayrı ayrı olduğu halde, öyle bir mükemmel terbiye, tedvir, idare ediliyor ki, bütün kâinat bir sahife gibi her an nazarında ve bütün alemler birer satır gibi kalem-i kudret ve kaderiyle yazılır, tazelenir, değişir. Bir nihayetsiz rububiyet içinde nihayetsiz bir ilim ve hikmet ve ihatalı hadsiz bir rahmet ve dikkat ile bu milyonlar alemleri ve seyyal kâinatları idare eden bir Rabbü'l-Aleminin vücub-u vücuduna ve vahdetine külli ve cüz i şehadetler, zerreler ve zerrelerden terekküb eden mevcutlar adedince hadsiz, nihayetsiz şehadetler her an ve zaman geliyorlar.

Zerrat tarlasından ta Manzume-i Şemsiyeye, ta Samanyolu denilen Kehkeşan dairesine ve bir hüceyre-i bedenden ta zemin mahzenine, ta kâinat heyet-i mecmuasına kadar aynı kanun, aynı rububiyet, aynı hikmet ile beraber idare ve terbiye eden bir Rububiyeti tasdik ve hissetmeyen, bilmeyen, görmeyen bir insan, elbette hadsiz bir azaba kendini müstehak eder ve merhamete liyakatini selb eder. (On Beşinci Şuâ) (OD)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.