Nizamettin MELİKOĞLU
Bediüzzaman ve Muhammed İkbal’e Göre İçtihad ve Taklid (2)
İctihad, dini nasslarda izahatı olmayan bir konu hakkında, bir müctehidin genel ictihad kuralları çerçevesinde bir görüş bildirmesidir. Taklid ise nasslarda izahı olmayan bir konu hakkında bir müctehidin görüşünü deliline bakmadan takip edip onun arkasında gitmektir.
Cumhur alimleri, ami birinin bir mezhep imamına veya bir müctehide uyması gerektiği noktasında müttefiktirler. Alim ise zorunlu olmadığı müddetçe taklide gitmemesi gerekir. İmam-ı Ğazali de hüccet ve delilini gördükten sonra bir alimin bir müctehide uymasını taklid saymamıştır.[1] Bu şu demektir; Alim birinin, mümkün mertebe mezhep imamlarının delillerini tahkik edip delillerin mukarene ve karşılaştırmasını yapabilmelidir. Yani rahata kaçıp tahkikten çekinmemelidir.
Bu, şu anda İslam dünyasındaki Şeriat fakültelerinde el-Fıkhu’l-Mukâren derslerinde icra edilmektedir. Aksi halde toplumda taassup, körü körüne taklid ve Bediüzzaman hazretlerinin ifade ettiği gibi, bir nevi Kur’an’ın ayinesi ve tefsiri durumunda olan şeriat kitaplarının Kur’andan kopuk, başlı başına tasniflermiş gibi algılanmalarına sebep olur.
Cumhur alimleri karşısında Mutezile mezhebi ise alim ve ami farkı gözetmeksizin, hem itikadi meselelerde hem de fer’i meselelerde, taklidin herkese haram olduğunu savunmuşlardır. Gayet tekellüflü olan bu görüşü Mutezile mezhebinin savunması, aklı, naklin önüne çıkarmasıyla da ilgili bir meseledir.
İkbal, Mutezile mezhebini İslam tarihinin protestanları olarak görür ve Mutezileye bir nevi tecdid misyonunu yükler.[2] Muhammed bin Abdulvahhab ve onun teorik olarak beslendiği İbni Teymiyye’yi[3] de taklide karşı duruşlarından dolayı, bir nevi İslam dünyasının protestan öncüleri olarak değerlendirir.[4] Hatta İkbal’in, ittihatçılardan Ziya Gökalp’in fikirlerini destekleyen Halim Sabit’i modernistçiliğinden dolayı desteklemesi[5], dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesidir.
Halim Sabit de 2. Meşrutiyetten sonra, hutbelerin Türkçe okunmasını ilk teklif edenlerin içerisinde yer alanlardan biridir.[6] İttihatçılar, ictihad meselesini maalesef modernizme geçişte bir basamak olarak kullanmaya çalışmışlardır. Türkçe hutbe, Türkçe meal ve en nihayet Türkçe ezanı dini mercilere tasdik ettirmişlerdir. Yani ittihatçılar, Osmanlı devletinin içerisinde bulunduğu sosyal ve siyasi zaafları aşmanın yolunun, Osmanlı’nın klasik yapısından kurtulup Batı eksenli modern bir yapıya kavuşmasından geçtiğini savunmuşlardır.
İttihatçıların emekleri ve hülyaları ile Batı eksenli ve modernist çizgide kurulan Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan günümüze kadar, idealize edilen bu çizginin sıkıntılarıyla hep çalkalanmıştır. Dolayısıyla İkbal’in, ittihatçıların yanlış trene bindiklerini keşfedememiş olması/öngörememesi düşündürücüdür.
İkbal ile Bediüzzaman arasındaki önemli farklardan bir tanesi de Mutezile hareketine yükledikleri anlamda yatmaktadır. İkbal, dini metinleri izah ederken aklı belirgin bir şekilde öne çıkaran Mutezile mezhebini, Hristiyanlık tarihindeki rasyonalizm hareketine benzettiği için bu minvalde hareket edenleri de aydınlanmacı olarak görür. Oysa Bediüzzaman hazretleri Mutezileyi, şerri hayrından fazla olan Yunan felsefesinin etkisiyle, aklı ön plana çıkararak bir çok dini metni zorlama tevillerle izah ettikleri kanaatindedir. Dolayısıyla İbn-i Hanbel’in körü körüne taklitçilik ve taassubun yerleşmemesi için söylediği ‘Ne beni, ne İmam-ı Malik’i, ne Sevri’yi, ne de Evzai’yi taklid etme, sen hükmü, onların aldıkları yerden al (Kitab ve Sünnet)’ [7]. sözünden Mutezilelik veya Protestanlık hükmünü çıkarmak, akıl ve mantığa aykırıdır. Çünkü bu sözün benzerini İmam-ı Şafii ve diğer alimler de söylemişlerdir.
Bediüzzaman, İslam dünyasını Avrupa ile siyasi veya sosyal açıdan kıyaslamanın yanlış olduğunu, İslam ülkelerinde protestan/aydınlanmacı bir hareketin olamayacağını üç maddede izah etmiştir;
1. İslam dininde hükümlerin yüzde doksanı muhkemdir/ictihada kapalıdır, sadece yüzde onu ictihada açıktır. Hristiyanlıkta ise hükümlerin çoğu ictihadidirler. Yani tahribatın esası, -tabiri caizse- burada başlıyor.
2. İslamiyetteki fıkhi meseleler, Hristiyanlıkta olduğu gibi hayat-ı ictimaiye ve füruat-ı şer’iyyeye, yani Hristiyanlık fıkhına dair ekser ahkamlar, havariler ve ruhani reisler/papalar tarafından oluşturulmadı.
3. İslamiyet, Katolik mezhebi gibi aklı azletmiyor, ehl-i tefekkürü susturmuyor, körükörüne taklid istemiyor.[8]
İslam tarihinde ictihadın azalıp, taklidin çoğaldığı, neredeyse kurumsallaştığı dönem, hicri dördüncü asırdan itibarendir. Bundan sonraki dönemde Müctehidlerin ictihadi faaaliyetleri azalmıştır. Bunun çeşitli sebepleri vardır; Mezheplerin kurumsallaşması, islam beldelerinin Abbasi devletinin inkırazından sonra birbirinden ayrılmaları, her beldede bir mezhebin gelişmesi ve burada yetişen alimlerin usuli ve feri meselelerde sadece bu mezhebi takip etmeleri, teşri konusunda bütün müslümanları bağlayacak sistematik kurumsallaşmanın sağlanamaması, bu sebeplerden bir kaç tanesidir.
Taklidin toplumda tembellik, taassub ve cehaleti getirdiğini birçok alim gibi Bediüzzaman da kabul etmiştir. Ancak Bediüzzaman, İslam dünyasındaki perişanlık, cehalet, geri kalmışlık ve Batı karşısındaki maddi mağlubiyeti, taklide veya ictihadın azalmasına bağlamak konusunda İkbal ile mutabık değildir. Bu konuları Bediüzzaman daha çok, istibdadın hülefa-i raşidin döneminden sonra tekrardan müslümanların başına bela olması, siyasi ve sosyal istişarelerin hakkıyla yapılamaması, son dönemde halifelik kurumunun işlevsizleştirilmesi ve en önemlisi de müslümanların Mekke dönemindeki motivasyonu kaybetmekle izah etmiştir.
Bediüzzaman hazretlerinin toplumda körükörüne taklidi ve taassubu kaldırmak için önerdiği yol haritasında şu maddeler vardır;
1. Müctehid imamların hakettikleri derin hürmeti kıracak dengesiz tenkitlerden şiddetle kaçınmaktır.
2. Şeriat ve fıkıh kitaplarını aşamalı bir şekilde Kur’anın tefsiri vaziyetine getirmektir.[9] Dört mezhep imamlarının görüşlerinin Kur’an ve sünnetten delilleriyle karşılaştırmalı olarak sunulduğu çalışma ve telifler bu madde için güzel bir örnektir.
3. Diyanet bünyesinde dört mezhebten müteşekkil kırk elli kişilik bir heyetin, bütün İslam dünyasının fıkhi ve ictihadi meselelerini, kendi mezheplerinin metodu/usulu üzerinden Kur’an ve sünnete dayandırıp İslam dünyasını aydınlatmaktır.[10]
Netice olarak ictihad ve taklid konusunda Bediüzzaman ve Muhammed İkbal’in birleştiği ve ayrıldıkları noktaları arzetmeye çalıştığımız bu makalede elde ettiğimiz sonuçlardan bir tanesi de Bediüzzaman hazretlerinin müslümanların ihyası için, imani meselelerde taklidi yırtıp tahkike ulaşılması gerektiği üzerinde ısrarla dururken, Muhammed İkbal ise füruatta taklidden tahkike geçilmesi üzerinde ısrarla durmuştur.
[1] Ebu Hamid el-Ğazalî, el-Mustasfâ, s. 371.
[2] Muhammed İkbal, The Reconstruktion of Religious Thought in İslam, s. 142.
[3] Aslında İbn-i Teymiyye’nin usulünü, daha çok Mutezile ve kısmen de ehl-i re’yin usulüne olan refleks, şekillendirmiş diyebiliriz. Onun için İkbal’in İbni Teymiyye’yi ve onun Arap yarımadasında 20. Yüzyıldaki takipçisi olan Muhammed Bin Abdulvahhab’ı, sırf taklidi tenkid ettiği için protestancılıkla karşılaştırması, İslam düşünce tarihi veya mezhepler mukayesesi açısından yerine oturan bir değerlendirme olmadığı görülmektedir.
[4] Muhammed İkbal, The Reconstruktion of Religious Thought in İslam, s. 145.
[5] Muhammed İkbal, The Reconstruktion of Religious Thought in İslam, s. 145-146.
[6] Ali Birinci, Tuba Çavdar Karatepe, TDV İslam Ansiklopedisi, Halim Sabit Şinay Maddesi.
[7] İbni Kayyım el-Cevzî, İ’lâmu’l-Muvakki’în, c.2, s. 183.
[8] Said Nursi, Asâr-ı Bedîiyye/Sünûhat, s. 134.
[9] Said Nursi, Asâr-ı Bedîiyye/Sünûhat, s. 134.
[10] Said Nursi, Asâr-ı Bedîiyye/Münazarat, s. 326.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.