Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Yazarın Tüm Yazıları >

Müteahhidin ilânı

A+A-

Kooperatifçiliğin çok yaygın olduğu bir dönemde, iki bina arasına asılan bir bez afişte, tanınmış bir iş adamının da ismi kullanılarak "Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminâtıdır. Yeşiltepe Mahallesi'nde yaptığımız onca siteleri görün; Erdoğdu Mahallesi'nde yapacağımız siteler için kaydınızı yaptırın" şeklinde ilân yapılıyordu. İlânı yapan firma, hem tanınmış ve dürüstlüğü ile bilinen insanın adını hem de daha önce yaptıklarını, bundan sonra da yapacaklarına delil olarak sunuyordu. Yani demek istiyordu ki bir kitabın iki sayfası gibi, bu sayfayı çeviren, elbetteki öbür sayfayı da çevirebilirdi. Yine "Hiç yoktan bir ordu kuran bir zat, neferleri dağılan bir orduyu, kolaylıkla tekrar toplayabilir" demek istiyordu. Bir diğer yönüyle de bize "mümkün bir meselenin gayet kuvvetli bir muktazisi varsa, fâilin kudretinde noksan yoksa; ona mümkün değil, belki vâki (olmuş) nazarıyla bakabilirsiniz" hakikatini hatırlatıyordu. İster istemez baktığınız şu kâinatta dikkat edersek, her an "ölüden diri, diriden de ölü" çıkarılmakta olduğunu, binlerce misalleri ile müşahede edebiliriz.

İsterseniz kendi vücudumuzda bir yolculuğa başlayabiliriz. Bir bina yaparken ağırlıklı olarak tuğla, kum, çimento kullanıp; bir yazı yazarken de yirmi dokuz harften her harfi değişik oranlarda kullandığımız gibi; bir insanın da bedeni başta, su, hava, toprak olmak üzere belli unsurlar ve hidrojen, oksijen, karbon azot ve diğer elementlerin değişik oranlarından tekip edilmiştir. Bu insanın vücudu, bir haşir meydanı, bir dirilme sahnesi gibidir. Daha önce başka bir vücut mertebelerinde yolculuğa başlayan maddeler, bir sürü haşir ve kıyametten sonra, neticede insan vücudunda dirilmiştir.

İnsan bedenine gelinceye kadar, değişik vücut mertebelerinde bir sürü ölüm yaşayan, sonra dirilen maddeler, sonunda insan vücudunda kemâle eriyor ve ebedî âlemde göreve liyâkat kazanıyorlardı. Küçük kâinat dediğimiz insan vücudunda alacağı görevine kadar gördüğümüz bu ölüm ve dirilmeleri, büyük insan dediğimiz kâinatta da birbirine mukabil kış ve baharlarda, yeniden silah altına alınan kemik gibi sayısız ağaçlarda gördüğümüz gibi, güneşin hararetine inat, kurumayan sayılamayacak kadar yaprak, çiçek ve emsalinde de görürüz. Bu kadar ölüm ve dirilmeleri gören bir insan, daha büyük dirilme dediğimiz 'büyük haşir' için başka delil arar mı? "İstikbalî ve uhrevî olan ef'al-i acibe-i İlahiyi" anlatmak için ve akla yakınlaştırmak için bunlardan daha keskin, şahit olduğumuz örnek bulunur mu? 

İnsan vücuduna gelinceye kadar, ilk defa toprak altıda ölüp başakta dirilen; ömrünü tamamlaması ile güneş karşısında; harmana getirilince dövenin altında; yıkanıp kurutulunca güneşin altında; değirmene gidince, değirmen taşlarının ya da fabrika dişleri arasında, binler parçalara bölünerek; sonra hamurda, fırında defalarca ölen ve son olarak, midemizde defnedilen bir buğdayda, artık hayattan söz edilebilir mi? 

Şimdi bu şekilde kat kat ölen buğdaylardan yapılan ekmek ve su ile beslenen, yeni evli bir çifti düşünelim. Defalarca ölen bu buğdayların, bir müddet sonra tırnak, saç, kan, ciğer, göz, beyin gibi uzuv olarak; daha sonra da tedricen kan pıhtısı, et parçası, derken nur topu gibi bir insan olarak dirildiğini görmez miyiz? Diğer gıdalar da bize gelinceye kadar, buğday gibi, bir sürü ölümlerden geçerek, bize ulaşmıyor mu? Böylece hepimiz, aslında bize gelinceye kadar, defalarca ölen gıdaların dirilmesi sonucu, bir haşir meydanı misâli dirilmelerin sahnesi olmuyor muyuz? Bu, bütün ve sayısız canlılarda böyle olmuyor mu?

Bu kadar acip, garip ve harika yaratılışları gördükten hatta geçirdikten sonra, ölüp de tekrar toprağa atılan zerrelerimizi temsil eden, kuru bir kemiği göstererek "Bu çürümüş kemikleri, kim diriltecek?" diye soran insanın akıldan, şuurdan istifa etmiş, kör sağır bir aptal olması lazım değil mi? 

Onun yerden alıp göstererek 'bu' dediği kemik, bir zaman ortada yoktu ya da buğday, pirinç, sebze, hatta toprak şeklindeydi. Bunları, defalarca öldürüp sonra insan şekline getiren Zât-ı Kadir, zaten her gün, sayısız şekilde yapması  kolaylığında 'haşri' getiremez mi?

Evet, biz getiremeyiz çünkü kudretimiz yok. Ama bunu yapacak olan ve yapacağını va'deden, ezelî ve ebedî ve sonsuz bir gücün sahibi olan Zât-ı Rahim, her gün haşir misâli yaşadığımız uykudan kalkmamız kolaylığında bu haşri yapamaz mı?

Hiç yoktan bir ordu toplamış, sonra bu ordu, istirahat için dağılmış olsun. Bir boru sesi ile bu dağılmış orduyu tekrar toplayamaz mı? Bizi, bu dünya sayfasında yazan Zât, bu sayfadan silip ahiret denen diğer bir sayfada tekrar yazamaz mı? Bundan daha mâkul ne olabilir?

Bir küçük çekirdekte, koca ağaçların bir nevi ruhu hükmünde olan programlarını, teşekkül kanunlarını muhafaza eden Zât-Hafîz; ölen insanların ruhlarını, amellerini nasıl muhafaza edecek denilir mi?

Bir insan, ölen dedesini bir tarlaya gömdü, diyelim. Mezarın üstüne de bir çekirdek veya ot tohumu ektiğini farz edelim. Mezarda ekilen tohum ve çekirdeğin, baharda sümbül verip dirildiğini gören torunun; altta yatan dedesinin dirileceğine inanmamasını ne ile izah edeceğiz? Bir adî otu ve çekirdeği, toprak altında muhafaza edip çürütmeyerek dirilten Allah; en sevdiği ve uğrunda kâinatı yarattığı insana, bir ot veya çekirdek kadar değer vermeyip onu çürüterek yok eder mi?

Hatta ölümden sonra tekrar dirilmeye inanmayan bir kişiye "Senin torunun olabilir mi?" diye sorsak, "Olabilir." der. Peki "Bunun adı, cinsiyeti, boyu, rengi ne kadar ve nasıl olacak ve nereye sipariş ettin?" diye tekrar sorsak, hiçbirini bilmez ve cevap veremez. Henüz en ufak âlâmeti olmadan, torunun olabileceğini aklın alıyor da dün defnettiğin seksen yaşındaki dedenin tekrar dirileceğini niçin aklım almıyor? "Dedemi kim diriltecek?" derse, o torununu kimden bekliyorsan o diriltecek diye cevap veririz.

İnsanın, tekrar dirilmeyi inkarının arkasında 'acz-i insanî' noktasındaki bakışının yanında, bazen de yeniden dirilmenin keyfiyetini kavrayamama da yatmaktadır. Halbuki insan, çoğu zaman hemcins olduğu başka bir insanın işini bile anlayamadığı olmuyor mu? İnsanın midesini ameliyat için açmış karıştıran bir doktorun işini, onun nazarından bakmadan anlayabilir miyiz? Anlayamadığı bir şeyi inkar eden insanoğlu, çokça örneğini gördüğü, basit bir çekirdeğin, patlayıp çatlayarak bir hayata kaynaklık edişini bile daha çözebilmiş midir? Yine bir yumurtanın civcive, bir damla kanın da insana dönüşünü anlayabilmiş midir?

Demek bize düşen, bir müteahhidin yaptığı binalara bakıp onların benzerini yapabileceğine, geçmişte verdiği sözleri yerine getirdiği gibi yine vaatlerini yapacağına, katiyen inandığımız gibi; dünyadaki emsâli haşirlere ve bu haşirlerin binlercesini yapan Rabbimizin semâvî kitaplardaki va'dine bakarak "haşre" iman etmektir.

Misâllerini ve gidip gelenlerini, birbirine takip eden kış ve bahardaki sayısız ağaç ve yapraklarda, birbirini takip eden dede ve torunlarda gören bir insanın "Gidip de gelen var mı?" hezâyanıyla daha yeni gidip gelen aramasına ne ad takmalı? 

Dirilişin, kimin kudretiyle olduğunu bilmediğinden anlayamayan, görmediklerini de gördüklerine kıyas ederek anlayabileceğinden habersiz insan; aklını, anlama âleti değil de îtiraz aleti olarak kullanınca biraz da "Dirilme var" demenin ona yükleyeceği sorumluluklardan ürkerek "Yoktur" demek gibi câhilane bir hükme teslim olabiliyor.

Halbuki bu 'yoktur' hükmünün delilleri nedir? Koskoca kâinatta nereye bakmış, sonunu mu görmüş, neyi aramıştır. 'Yok' demek, bilmiyorum, ilgilenmiyorum demek; bir ilim değil, bir cehalet, bir bilmezlik işidir. 

Bilmiyorum, yoktur demek için, bir tahsile gerek yoktur. Bir deli, bir papağan ya da bir maymun da 'yok' diyebilir. Bunca delile rağmen 'yok' demenin bir hükmü olur mu?

Kaldı ki inkârda bile bir ispat vardır. Çünkü olmayan bir şey, inkâr edilemez. İnkâr etmeye lüzum yok. Madem yoktur, öyleyse inkâra gerek yoktur. Var ki inkâr ediliyor. Yok demekle bir şey yok olmuyor elbette.

Netice olarak, her şeyde bir mükemmele gidiş var. Eğer ölümle her şey bitecekse, buna tekâmül denmez. Sonu hiçlik olan bir varlığa veya tekâmüle, varlık denmez ki... Demek bir kemâl var ki oraya gidiliyor. Yiyip içtiğimiz nebatî ve hayvanî gıdalar, tekâmül ederek insanda göreve koşuyor, mükemmele yaklaşıyor. Eğer âhiret olmazsa, "yiyip, içip, yatıp, kalkmak" yerine bu sefer de "yemeyip içmeyip yatıp kalkmamaya" dönen bir netice ile karşılaşacağız. Böyle şey olur mu? Minareye aşağı inmek için çıkılır mı? İstanbul'dan sırf İstanbul'a gelmek için gidilir mi? Hiçliğe gitmek için böyle bir misafirhane açılır mı?

Evet dostlar, dünyaya kısa bir müddet için yaşayıp sonra yok olmak için gelmedik. "Yaşamak, yemek, içmek, evlenmek" için insan olmaya zaten lüzum yok. Bizi bu dünya misafirhanesinde kısa bir müddet misafir eden Zât, sonra bizi kara topraklara gönderip farelere, yılanlara rızık yapar mı? O zaman ebed âleminde devam edecek yolculuğumuz için bize kat'i lâzım 'azığımız' için gayretimiz var mı?

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum