Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ

Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ

Allah’a ve Onun Resulüne Saygı

Kur’an’ın 49. Suresi olan Hucûrât Suresi (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ) “Ey İman edenler! Allah ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah’a itaatsizlikten sakının. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir[1] ayetiyle başlıyor. Adeta adab-ı muaşeret suresi olan bu surenin başında yer alan bu ayet, imanın rükünleri olan Alah’a ve onun Resulüne saygıyı dile getirmektedir. Çünkü Allah’ı ve onun Resulünü kendisi için rehber kabul eden bir kişi, eğer inancında gerçekten samimi ise, hiçbir zaman kendi görüşünü Allah ve Resulünün emirlerinden üstün tutmaz. Herhangi bir konuda Allah ve Resulünün emirleri dışında bir görüşü benimsemez ve bu konuda bir karar almaz.[2]

Allah bu ayetle müminlere edebin en önemlisini öğretiyor ve zımnen şöyle buyuruyor: “Ey İman edenler! Görüşlerinizi Allah ve Resulünün emirlerinin önüne koymayın. Onları aşmayın, onların arkasında olun ve onlara bağlı kalın.[3] Diğer taraftan Allah Ahzab Suresinde şöyle buyuruyor: “Allah ve Resulü bir emir ve hüküm verdikleri zaman, artık mümin bir erkek veya mümin bir kadının kendi işlerinde, bundan başkasını seçme hakları olamaz.[4] Ancak Hucûrât Suresindeki ayet, vurgu bakımından Ahzab Suresindeki bu ayetten bir adım ilerdedir ve daha etkileyicidir.

Ahzab ayetinde, hangi konularda Allah ve Resulü hüküm vermişlerse o konuda bir müminin başka bir karar verme hakkına sahip olmadığı belirtilmiştir. Hucûrât Suresindeki ayette ise iman sahiplerinin kendilerini ilgilendiren konularda acele davranmamaları, öne geçmemeleri, edebe riayet etmeleri, bir karar almadan önce Allah ve Resulünün ilgili konularda herhangi bir emrinin olup olmadığını araştırmaları gerektiği vurgulanmıştır. Daha açık bir deyimle, bir konuda Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’de ya da Resulüllah’ın (sav) sünnetinde bir kural konulmuş ise ona göre hareket edilmeli, onun dışına çıkılmamalıdır.

Hucûrât suresinin bu ayeti Allah’ın kitabı Kur’an’a bağlılığı esas aldığı gibi Sünnet’e bağlığı da esas almıştır. Aksi takdirde, ayetin hükmü Resulüllah’ın (sav) hayatıyla sınırlı olması gerekirdi. Başka bir ifadeyle, eğer bu ayet Sünnet’in de Kur’an gibi İslam’ın temel kaynaklarından olduğunu ifade etmemiş olsaydı, Resulüllah (sav) hayatta iken müminler onun verdiği emirlere bağlı kalacaklar ama vefatından sonra sadece Kur’an’dan sorumlu olacaklardı. Böyle bir iddiada bulunmak en hafif deyimle İslam ahlakına ve adab-ı muaşerete ve aykırıdır.

Nitekim Hz. Peygamber (sav), 19 yaşındaki Muaz b. Cebel’i vali, kadı ve mürşid olarak Yemen’e gönderdiğinde, “Sen neye göre hüküm vereceksin ey Muaz?” dediğinde, Muaz b. Cebel, “Allah’ın kitabına göre hükmedeceğim Ya Resulellah” demişti. Resulüllah (sav), “Peki, Allah’ın kitabında bulamazsan ne yaparsın?” buyurdu. Muaz b. Cebel, “Resulüllah’ın sünnetine müracaat ederim” dedi. Bunun üzerine Resulüllah (sav), “Onda da aradığını bulamazsan ne yaparsın?” dedi. Muaz, “O zaman ictihad ederim” dedi. Bunun üzerine Resulüllah (sav), “Peygamberinin elçisine Peygamber’in beğendiği yolu seçme imkânını veren Allah’a hamdolsun” buyurdu.[5] İşte gerçek bir mümini diğerlerinden ayıran şey, kendi içtihadından önce Allah’ın kitabından ve Resulüllah’ın sünnetinden direktif almak ve onlara öncelik tanımaktır.[6] Başka bir deyimle, müminin görevi önce Allah ve Resûlünün buyruklarına kulak vermesi, burada bulamadığı konularda ise kendi görüşüyle amel etmesidir.

Sünnet-i Seniyeye Saygı

Allah Hucûrât Suresinin 2. Ayetinde, Resûl-i Ekrem’e (sav) saygıyı bir adım ileriye götürerek şöyle buyurdu: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ) “Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işlediğiniz ameller boşa gider” buyuruyor. Resûlüllah (sav) hayattayken onun meclisinde oturanlara ve onun huzuruna çıkanlara Allah tarafından öğretilen edep ve terbiye buydu. Bu kuralın amacı, Hz. Peygamberle konuşurken Müslümanların son derece dikkatli olmalarını sağlamaktı. Resulüllah (sav) ile konuşurken Müslüman sesini yükseltmemeli, kimin huzurunda olduğunu unutmamalıydı.

Bu edep ve terbiye kuralı her ne kadar Hz. Peygamber döneminde yaşayan insanları bağlıyor görünse de, bu kural Resulüllah’ın (sav) vefatından sonra gelen nesiller için de geçerlidir. Mesela Resulüllah’ın (sav) mübarek adı anılınca, onun bir hadis-i şerifi dile getirilince ona salavat getirmek suretiyle ona saygı gösterilmiş ve hürmette kusur edilmemiştir. Onun ism-i şerifini sıradan bir insanın ismi gibi anmak, ismini zikrettikten sonra ona salavat getirmemek, “Muhammed şöyle dedi, Muhammed şöyle yaptı” demek, Kur’an’ın bize öğrettiği edeb kurallarına aykırıdır. Hele hele bilimsel anlamda hadisçi olmayan bir insanın, zayıf bile olsa bir hadis için, “Bu hadis benim kafama yatmıyor” demesi, Resulüllah’a (sav) gösterilmesi emredilen saygıya aykırıdır ve kişiyi bilmeden küfre düşürebilir. Ayetin sonunda yer alan “…yoksa siz farkına varmadan işlediğiniz ameller boşa gider” kısmı çok ağır bir tehdittir. Peygamber’e (sav) saygısızlığın amelleri tamamen yaktığını ve insanı ateşe müstahak bir duruma düşürdüğünü göstermektedir.

“Evet, siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, katiyen anlar ki, Cenâb-ı Hak edebin envâını Habibinde cem etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terk eden, edebi terk eder. (بِى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ) Edepsiz olan, Allah’ın lütfundan mahrumdur” Kaidesine mâsadak olur, hasâretli bir edepsizliğe düşer.” (11. Lema, 7. Nükte)

Kısacası Resulüllah’ın sünnetine saygı, bir müminin en önemli vazifelerinden olduğu açıktır. Nitekim bundan sonra gelen ayette Allah şöyle buyuruyor: (إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ ) “Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, Allah’ın, gönüllerini takvâ konusunda sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.[7]

Yani Allah’ın imtihanlarından başarıyla geçen ve gerçekten kalplerinde takva bulunduğu kanıtlanmış olan kimseler, zaten Allah ve Resulüne saygıda kusur etmezler.[8] Fakat kimin kalbinde Allah ve Resulünün sevgisi yoksa onun kalbinde takva da yoktur. Peygamber’e (sav) karşı sesi yükseltmek, ya da onun Sünnetine karşı saygısızlık yapmak sadece bir edepsizlik değil, aynı zamanda bu şahsın, Allah’a ve Resûlüne itaatin ne olduğunu bilmediğini, kalbinin Allah korkusundan yoksun olduğunu da gösterir.

Unutmamak gerekir ki, “Sünnet-i Seniyye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın.” [11. Lema, 7. Nükte].

[1] Hucûrât, 49/1.

[2] Alusi, Ruhu’l-Maanî, XXVI/132, Beyrut, tarihsiz.

[3] Mevdudi, Tefhimü’l-Kur’an, III/3088, Hilal yayınları, İst, 1995.

[4] Ahzab, 33/36.

[5] Ebu Davud, Sünen, Ukdiye, 11.

[6] Mevdudî, Tefhim, III/3089.

[7] Hucûrât, 49/3.

[8] Alusi, Ruhu’l-Maânî, XXVI/137-138.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.