Elif GÜNEŞTEKİN

Elif GÜNEŞTEKİN

Dün de Bir Zamanlar Yarındı

Bir aile albümünü açtığımızda sayfalar bir yönde akar. Solda ki fotoğraflarda dedeler ve nineler durur, sağda boş sayfalar henüz doğmamış torunları bekler. Albümü tutan el ise tam ortadadır. Soldakileri “geçmiş”, sağdakileri “gelecek” diye adlandıran da o eldir.

Mesnevî-i Nûriye’nin bir İ’lem’i okuyucuyu tam bu noktaya oturtur ve ondan tek bir şey ister: İyice bak! Dün de bir zamanlar yarındı.

“İ’lem eyyühe’l-aziz! İlim ve yakîn şümulüne dâhil olan ahval-i maziye ile şek perdesi altında kalan ahval-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap…” (Mesnevi-I Nuriye – Şu’le)

Bir tarafta mazi durur. Onun hâlleri iki ayrı kavrayışın alanına girmiştir. Önce ilim gelir: Olanı biliriz, çünkü olmuştur. Dünkü bahar gelmiş, dünkü rızık verilmiş, kurumuş dallar yeniden yeşermiştir.

Sonra yakîn gelir. Bu bilgi bir ihtimal taşımaz, “belki oldu” demenin yeri kalmamıştır. Vuku bulmuş bir hâl artık değişmez; mümkün iken kesinleşmiş.

O hâlde mazi, kudretin imzasını attığı ve imzanın artık silinmediği alandır. Oradaki her hâl, kendini yapanı gösteren tamamlanmış bir delildir.

Öteki tarafta istikbal durur ve İ’lem onun hâllerini “şek perdesi altında” diye tarif eder. Kelime ince seçilmiştir. Perde bir duvar değildir; arkasındakini yok etmez, yalnızca örter.

Gelecekteki hâller şüpheli olduğu için değil, bize örtülü olduğu için şek altındadır. Henüz vuku bulmadıklarından akıl onlara bakınca “ya gelmezse, ya olmazsa” diye sorar.

Mehazın devamı bu örtünün arkasına bir ad da koyar: evlat ve ahfad “istikbal rahminde” kalmıştır. Rahim boşluk değildir. Orada olan şey yok değil, henüz doğmamıştır ve “peyderpey” vücuda çıkacaktır.

Böylece şek perdesinin arkası boş bir karanlık olmaktan çıkar. Onu bir gebelik olarak okumak mümkün hâle gelir.

“Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farz et, otur. Sonra mevcudat-ı maziye kafilesine dâhil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp da peyderpey vücuda çıkan evlat ve ahfadın arasında bir tefavüt var mıdır? İyice bak!” (Mesnevi-i Nuriye – Şu’ le)

Oturulan yer zincirin ortasıdır ve bu tesadüf değildir. Mazi ile istikbali ayıran çizgi eşyanın üzerinde değil, bakanın oturduğu yerdedir.

Sandalyeyi bir halka geriye taşıdığımızda bugün “ecdad” dediklerimizin bir kısmı istikbal rahmindeki torunlar olur. Bir halka ileri taşıdığımızda “evlat” dediklerimiz ecdad kafilesine katılır. Çizgi bizimle birlikte yürür.

Demek ki şek eşyada değil, nazardadır. Perde zincirin bir halkasına değil, bizim durduğumuz noktaya asılıdır.

Dünkü hâllerin her biri, olmadan önce tam da bugün yarınınkiler gibiydi. Onlar da perdenin ardındaydı, onlar da “olur mu?” sorusunun muhatabıydı ve hepsi oldu. Dün de bir zamanlar yarındı.

Her insan aynı anda hem birinin dedesi hem birinin torunu olduğu için bu mukayeseyi kimse başkasından ödünç almak zorunda değildir. Herkes onu kendi nesebinde yapabilir.

“İyice bak!” emri, fark aramayı ister.

“Evvelki kısım ilim ve itkan ile Sâni’in masnuu olduğu gibi ikinci kısım da aynen o Sâni’in masnuu olacaktır. Her iki kısım da Sâni’in ilmi ve müşahedesi altındadır.” (Mesnevi-i Nuriye – Şu’le)

Soru yapılana değil, yapana nisbetle sorulmaktadır. Dedeler nasıl bir ölçü ve sanatla yapılmışsa torunlar da aynı ölçü ve sanatla yapılacaktır. İtkan, yani işin sağlamlığı ve yerli yerindeliği, iki kafilede de aynı elin izini taşır.

Cevabın ağırlığı “ilmi ve müşahedesi altındadır” ifadesindedir. Biz mazinin yalnızca bir kısmını biliriz, istikbali hiç görmeyiz. Sâni’ için ise ikisi de hem bilinen hem görülendir. Gelecek O’nun nazarında “henüz görülmemiş” bir alan değildir.

Burada ince bir tersine dönüş var. Bizim ilmimiz vukua tabidir: Maziyi, olduğu için biliriz. İlm-i ezelî ise vukua tabi değildir; vuku, ilme tabidir. Bize kesin görünen mazi, ilm-i ezelînin ancak bir gölgesidir. Bize şüpheli görünen istikbal ise o ilimde zaten kesindir.

O hâlde tefavüt vardır ama yalnızca bizim içindir. İnsana düşen, mazideki gölgeden istikbaldeki aslı okumaktır.

“Bu itibarla, ecdadın iadeten ihyası, evladının icadından daha garib değildir. Belki daha ehvendir.” (Mesnevi-i Nuriye – Şu’le)

Cümlede iki âyet hatıra gelir. Biri Rum Sûresi’ndeki “ve hüve ehvenü aleyh” (30/27), diğeri Yâsîn Sûresi’ndeki “kul yühyîhe’llezî enşeehâ evvele merra” (36/79) hükmüdür.

Kudret-i ezeliyeye göre zerre ile güneş müsavidir; orada zorluk derecesi yoktur. Kayıt bizim aklımızın terazisine göre konmuştur ve o terazide iade gerçekten daha kolay görünür.

Sebebi şudur: Evlat, örneği olmayan bir şekilde ilk defa var edilir. Ecdadın ise örneği bir kere vücuda gelmiştir. Sureti, programı ve hayat macerası ilimde ve misal âleminin levhalarında kayıtlıdır.

Yani iade, hıfzın neticesidir. Kaybolmuş bir şeyi geri getirmek zordur, korunmuş bir şeye yeniden elbise giydirmek kolaydır. Hâfız ismi olmasa “belki daha ehven” hükmü dayanaksız kalırdı.

Bu yüzden açılan her aile albümü küçük bir delildir. İnsanın elindeki fotoğraf bile bir suretin muhafaza edilebildiğini gösterir. O suretin aslını, eşyayı zerre zerre bilen bir İlim korumaktadır.

“İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki: Vukuat-ı maziye, Sâni’in bütün imkânat-ı istikbaliyeye kàdir olduğuna şehadet eden birtakım mu’cizelerdir.” (Mesnevi-i Nuriye- Şu’le)

Mu’cize, sahibini tasdik eden şahittir. Burada şahit tutulan geçmişin kendisidir. Tasdik ettiği iddia ise yalnızca haşir değil, “bütün imkânat-ı istikbaliye” dir. Mazide olmuş her şey, gelecekte olabilecek her şeye kefil olur.

"İlim ve yakîn şümulü" burada anlam kazanır. Maziyi bilmemizin kıymeti, bir arşivde saklanmasında değil, şahit olarak dinlenebilmesindedir. Şahit dinlenmezse bilginin kendisi kupkuru kalır.

Geçmişi bir yük gibi taşımak ile bir şahit gibi dinlemek arasında büyük fark vardır. Birincisinde mazi bitmiş ve geçip gitmiştir. İkincisinde mazi, yarının kapısında duran ve “Beni yapan seni de yapar” diyen bir tanık olur.

İnsanın ene rasadı ancak maziyi gözleyebilir. İstikbal gözlemle açılmaz; gözlenen mazinin failine güvenle aydınlanır. Mazinin şahitliğini kabul etmek ise imandır.

“Kezalik nebatat ve hayvanat; envaıyla, efradıyla, Sâni’lerinin her şeye kàdir olduğuna şehadet eden sanat hârikalarıdır. Evet, kudretine nisbeten zerrat ile şümus mütesavi olduğu gibi yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir.” (Mesnevi-i Nuriye- Şu’le)

Bu cümleler ikilemlerle örülüdür: nebatat ve hayvanat, envaı ve efradı, zerrat ve şümus. Her ikilem bir bütünün sağ ve sol yanı gibidir; iki uç anılınca aradaki her şey kapsanmış olur. Ardından hepsi tek hükümde birleşir: Kudrete göre bunlar eşittir. İkilem bizim nazarımızdadır, bütünlük O’nun kudretinde.

Çiftlerin en dikkat çekeni neşr ile haşrdir ve o da yazının kaidesine bağlanır. Yaprakların neşri her bahar olmuş ve görülmüştür; mazi tarafındadır. Beşerin haşri henüz perdenin ardındadır; istikbal tarafındadır. Mazi istikbalin aynası olduğu gibi, neşr de haşrin aynasıdır.

“Haşr ü neşr” kıyametin adıdır. Mehaz bu terimi ikiye böler: neşri yapraklara, haşri beşere verir. Böylece bahar ile kıyamet aynı ismin iki yarısı olur.

Arapçada varak hem ağaç yaprağı hem kâğıt sayfası demektir. Kıyamette amel defterlerinin açılması da aynı fiille anlatılır: “Ve izâ’s-suhufu nüşirat” (Tekvîr 81/10). Her bahar ağaçlar yapraklarını açarken, bir gün açılacak sayfaların provası yapılır. Albümün sayfaları, ağacın yaprakları ve amel defterinin sahifeleri aynı kelimenin çatısı altında buluşur.

Zincirin ortasındaki sandalye bir zaman dilimi değil, bir makamdır. Mazi sabittir, istikbal örtülüdür; ikisini yan yana koyup mukayese edebilen tek yer andır. “İyice bak!” emri de ancak ana söylenebilir. Ecdad artık bakamaz, torunlar henüz bakamaz.

An, ta’bîr gücünün doğduğu bir berzahtır.

“İki deniz arasındaki berzah gibi, mazi ile istikbal onda karışmaz ama onda buluşur.” (Rahmân 55/20).

Yorumun Arapçadaki karşılığı olan ta’bîr, ibret ve i’tibar kelimeleriyle aynı kökten gelir: bir yakadan öbür yakaya geçmek. Rüyayı ta’bîr etmek, görülen suretten görülmeyen manaya geçmektir. “Fa’tebirû yâ üli’l-ebsâr” (Haşr 59/2) emri de olmuş bir hâdiseden ibret alıp olacak olana geçmeyi ister.

Mehazın yaptığı mukayese tam olarak bu geçiştir ve köprüsü andır. Anın genişliği yoktur, akan bir çizgi kadar incedir. Yine de mazinin bütün şahitliği ile istikbalin bütün ihtimali ancak orada buluşur. Şahit mahkemede dinlenir; mahkeme ise anda kurulur.

Hayvanat şimdiki hâlde yaşar; ne mazinin acısı ne istikbalin endişesi ona uğrar. İnsan ise aklıyla iki yakaya birden bakar. Belki de bizi insan yapan o anlardır: anı yaşamak değil, anda durup iki yakayı birbirine okuyabilmek.

Bu bir sorumluluk da taşır. Aynı sandalyeye oturan biri maziye bakıp “hepsi geçti, gitti” de diyebilir. Ta’bîr ile tahrif aynı köprüde yürür; fark, geçişin doğru yakaya varıp varmamasındadır. İ’lem’in “İyice bak!” diye uyarması bu yüzdendir.

“Evet, kâinat bostanında görünen şu mevcudat ve ecram, Hâlıklarının her şeye kadîr ve her şeye alîm olduğuna delâlet eden hârikalardır.” (Mesnevi-i Nuriye- Şu’le)

Son cümlede iki isim yan yanadır ve iade ikisini birden ister. Kudret olmadan hiçbir şey yapılamaz. İlim olmadan ise aynısı yapılamaz. İade, bir dedeye benzeyen birini değil, o dedenin kendisini getirmektir. Bu da her zerresinin yerini bilen bir ilmi gerektirir.

Hıfz edenin bilmesi, muhafaza edenin de güç yetirmesi lâzımdır. İ’lem’in başındaki “ilim ve itkan” ile sonundaki “Kadîr ve Alîm” bu yüzden birbirine cevap verir. Haşir yalnızca bir kudret meselesi değil, bir ilim ve hıfz meselesidir.

Albümün ortasında oturan el artık sayfalara başka gözle bakabilir. Soldaki fotoğraflar kaybolmuş insanlar değil, korunmuş suretlerdir. Sağdaki boş sayfalar karanlık değil, bir rahimdir. İkisini de aynı El yazmış ve yazmaktadır.

Bugün üzerine titrediğimiz yarın, bir gün birilerinin “dün” diye anıp bildiği bir zaman olacak. Dünü yapan, yarını da yapar. Çünkü dün de bir zamanlar yarındı.

O yarını bugünden okuyabilen tek yer ise zincirin ortasındaki sandalyedir. İnsan, anını ta’bîr ettiği ölçüde insandır.

Mehazlar

  • Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nûriye, Şu’le
  • Kur’ân-ı Kerîm, Rum 30/27
  • Kur’ân-ı Kerîm, Yâsîn 36/79
  • Kur’ân-ı Kerîm, Tekvîr 81/10
  • Kur’ân-ı Kerîm, Haşr 59/2
  • Kur’ân-ı Kerîm, Rahmân 55/20

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.