Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ

Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ

Ah Adalet… Vah Adalet…

Anlatacağım bu trajik olay Mardin’in merkezinde cereyan etmiştir. Osmanlı devletinin son zamanlarıydı. Sultan Abdülhamit Han İttihat ve Terakki cemiyetinin yaptığı darbe sonucu görevden alınmış, gözaltındaydı. Osmanlı devleti büyük bir sarsıntı geçiriyordu. Güvenlik, adalet, ekonomi ve dış ülkelerle yürütülen siyaset… Bunların tümünde istikrarsızlık vardı. Nizamsızlık ve disiplinsizlik devletin tüm kurumlarına hâkimdi. Bu sebeple keyfi muameleler had safhadaydı.

Mardin’i bilenler bilir, üç dinin mensuplarının barış ve dostluk içinde yaşadıkları kedim bir kentimizdir. Müslümanlar, Süryan-i kadim Hıristiyanları, Ermeniler ve Yahudiler… Bunların çarşı içindeki dükkânları, yaşadıkları mahalleler ve mabetleri yan yanadır. Her kesin birbirine saygısı vardır. Mesela gayri Müslimler Ramazan ayında açıktan yemek yemezlerdi. Aynı şekilde Müslümanlar da, gayri Müslimlerin dinlerine hakaret sayılabilecek bir söz sarf etmezler, mabetlerine saygı gösterirler ve onlara asla zarar vermezlerdi.

Çarşıda esnaflık yapan ve fakir sayılmayan Krikor adında bir Ermeni vardı. Siyasi ve ekonomik ortamın gerginliği sebebiyle birçok Ermeni gibi İstanbul’a gitmek için para biriktiriyordu. Mahmut ve İzzettin adında iki çapulcu genç, bu Ermeni’nin evinde bin altının olduğunu öğrenmişlerdi. Acaba bu altınları bu adamın elinden nasıl çıkaracağız diye bir plan içindeydiler.

Günlerce konuşup istişare ettiler. İzzettin, “Arkadaşım, hayal peşinde koşuyoruz, bu iş olmaz. Adamın evini basıp altınları alsak bile adam bizi tanıyor. Hemen çarşı karakoluna iner ve bizi ihbar eder. Emniyet amiri de hemen bizi enseler; hem altınları bizden alır hem de hapsi boylarız” dedi. Mahmut, “Doğru söylüyorsun. Galiba bu durumda tek çıkış yolu vardır. Önce emniyet ve zabıtayı görmemiz gerekir. Ermeni’nin evine yakın çarşı karakolunda A…B… adında bir amir vardır. Kefereden alacağımız paranın yarısını ona verirsek belki bize yardımcı olur” dedi. Diğeri, “Peki, onu nasıl ziyaret edebiliriz?” dedi. Mahmut, “O kolay; emniyet amiri akşam iş çıkışı evine gider. Biz evinin bulunduğu sokağın köşesinde bekler, geldiğinde durumu kendisine anlatırız” dedi.

O gün akşamı iple çektiler. Akşama doğru, amirin evinin bulunduğu sokağa geldiler. Mütecessis bir eda ile bir an önce emniyet amirinin evine dönmesini beklemeye başladılar. Derken kumral saçlı, ela gözlü, 50 yaşlarındaki emniyet amiri, başındaki fesiyle ve yanındaki muhafızıyla birlikte evine dönmek üzere çıkageldi. İki genç birlikte ayağa kalkıp, “Muhterem amirim, bir maruzatımız vardır; bir dakikanızı istirham edebilir miyiz?” dediler. Her şeyden habersiz olan emniyet amiri, bu gençlerin bir dertleri var herhalde, diyerek onlara yöneldi ve: “Buyurun gençler sizi dinliyorum” dedi. Mahmut, “Amirim, biraz gizli bir mevzudur; gelen giden oluyor, burada söylememiz uygun olmaz” dedi. Bunun üzerine, “Tamam, o zaman, evim yakındır; benim eve gelin, bakalım bu gizli şey neymiş, sizi orada dinleyeyim” dedi.

İki genç amirle birlikte evine gittiler. Amir onları bir odaya aldı ve: “Anlatın bakalım, neymiş bu gizli mevzu” dedi. Mahmut, “Amirim, şu yukarı mahallede Krikor adında bir kundura ustası kalıyor. Tam bin altından oluşan bir kesesi vardır. Biz bu keseyi almak istiyoruz. Eğer siz de bize yardımcı olursanız bu gece veya yarın gece adamın evini basıp kefereden altınları almak istiyoruz” dedi. Amir hiddetle, “Siz ne diyorsunuz ahlaksız herifler? Böyle bir şeyi nasıl benden istersiniz? Vallahi sizi hemen tevkif ettireceğim” dedi. Mahmut amirin daha fazla ileri gitmesine fırsat vermeden hemen, “Amirim, kefereden alacağımız altınların yarısı sizin olur” dedi. Öfkeyle bağıran amir bunu duyunca neşe ve ıstırap içinde kalarak bir an başını önüne eğip durakladı. Sonra sözlerini biraz yumuşatarak, “Yav Allah belanızı versin, Siz hep böyle pis işlerle mi uğraşıyorsunuz? Peki, bu iş nasıl olacak?” dedi. Amir belli ki zihninin arka planında 500 altına yok diyememişti. Mahmut, “Amirim o iş bize ait” dedi. Amir, “Peki, ne yapmamı istiyorsunuz?” dedi. Mahmut, “Amirim, bu adam bizi tanıyor. Altınlarını alsak bile sabahleyin karakola inip size gelecek ve bizi şikâyet edecek. Sen onun şikâyetini dikkate almazsan bu iş tamamdır” dedi.

Amir, vazifeye bağlılık ile rüşvet arasında gidip gelen bir halet-i ruhiye ile “Tamam, haydi gidin bakalım” diyerek çapulcu gençlere onay vermişti.

Çapulcu gençler hiç zaman kaybetmeden o gece yarısından sonra Krikor’un evine gittiler ve kapıyı çaldılar. Dışarıda soğuk ve vahşi bir Şubat gecesi vardı. Uğuldayan kasırganın rahatsız edici sesi kulakları çınlatıyordu. Ermeni vatandaş kapıya çıktı, korku ve ürperti içinde, “Buyurun Mahmut efendi, bu gece yarısı ne işiniz vardır kapımda, hayırdır inşallah?” dedi. Gençlerden birisi, “Hayırdır, hayırdır kirve; size mühim bir haberimiz vardır, şiddetli rüzgâr vardır dışarda; bizi içeri almayacak mısın?” dedi. [Mardin’de Müslümanlar gayri Müslimlere Kirve, diye hitap ederler.] Krikor ciddi şekilde korkmuştu. Sevinç ve keder arasında kalarak, “Valla Mahmut Efendi, bu gece yarısı beni korkuttunuz yani, ne habermiş bilmiyorum, buyurun bakalım” dedi ve korkarak onları içeri aldı. Ermeni vatandaşın kafası karışıktı. Çünkü bu adamlar tekin değillerdi ve başına bir iş getirebilirlerdi.

Onları bir odaya aldı ve: “Buyurun, hayırdır bu gece yarısı? Bana ne haber vereceksiniz? Sizi dinliyorum” dedi. Mahmut, “Bak kirve; sözü uzatmayacağız. Senin bin altının vardır. İnkâr etmene gerek yoktur. Onu bize vermek mi istersin, yoksa seni öldürüp kendimiz mi altınları arayıp bulalım?” dedi. Krikor, bu söz karşısında, idam hükmünü bekleyen bir suçlu gibi ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez olmuştu; sadece kısık bir sesle, “Mahmut Efendi yanlış biliyorsunuz, benim öyle bir param yoktur. Bu kadar param olsa İstanbul’a giderdim, ne işim var bu kuytu yerlerde ayakkabıcılık yapayım” dediyse de gençler ölümle altınları teslim etmek arasında bir tercih yapması için onu zorladılar. Krikor işin ciddi olduğunu anlayınca canından olmak istemedi ve çar-naçar altınları getirip çapulcu gençlere teslim etti.

Gençler hemen altınların yarısı olan 500 altını emniyet amirinin evine götürüp teslim ettiler. Geri kalanını da kendi aralarında paylaştılar. Krikor sabahleyin erkenden karakola gidip amirin gelmesini bekledi. Amir gelir gelmez de içeri girip derdini anlattı ve şikâyet dilekçesini verdi. Amir hiç bir şey söylemeden hemen adamın falakaya yatırılıp copla dövülmesini emretti. Bekçiler dakikalarca adamı copla dövdüler. Adam can havliyle yalvardı, yakardı fakat bekçilerin duracağı yoktu. Nihayet, “Yav Allah aşkına neden beni dövüyorsunuz?” dediğinde amir, “Altınları götürdüler mi götürmediler mi?” diye sordu. Adam, “Götürdüler” dedi. Amir, “Vurmaya devam edin” dedi.

Krikor can acısıyla tekrar yalvardı: “Yeter Allah aşkına, beni öldüreceksiniz” dedi. Amir, “Götürdüler mi götürmediler mi?” diye tekrar sordu. Adam, “Götürmediler amirim, yeter ki beni bırakın, götürmediler” dedi. Amir, “Vurmaya devam edin” dedi. Adam vücuduna isabet eden copların acısıyla son kez, “Allah aşkına, ne istiyorsunuz benden?” dedi. Amir, “Götürdüler mi götürmediler mi?” diye sordu. Adam, “Ne söylesem vuruyorsunuz. O zaman siz söyleyin, nasıl bir cevap vermemi istiyorsunuz?” dedi. Amir, “Götürmediler, diyeceksin” dedi. Adam, “Tamam, götürmediler, yeter ki beni bırakın, götürmediler” dedi. Amir, “Gel, altınlarımı götürmediler, diye bu kâğıda imza at” dedi.

Adam korku ve acıdan titreyen parmaklarla imza attı ve yüreğindeki ateşi küllemek için can havliyle karakoldan çıkıp evine döndü. Çapulcular gasp ettikleri altınlarla keyif sürerken Krikor korku, ıstırap ve mahiyeti tayin edilmeyen karmakarışık bir acıyla, ölüler karargâhına benzeyen evinde eşi ve çocuklarıyla dertleşmeye gitti. Karar verip, “Buradan göçüp gidelim” dediler. Durumları, dar kundura içinde azap çeken bir ayağa benziyordu; artık yaşadıkları muhitten bir an önce uzaklaşmak istiyorlardı. Fazla geçmeden Krikor evini ve dükkânını satıp İstanbul’a taşındı.

Belki de koca Osmanlı devletinin yıkılmasına fetva verdiren, adaletin katili olan bu tür hadiselerdir. Evet, zaman çoğu kez başları ayak, ayakları da baş yapar ve bu kısır döngü yüz yıllarca sürebilir. Bu yüzden halkın emniyeti kendisine emanet edilenler, maalesef halkın malını ve huzurunu gasp edip onları emniyetsiz bırakabiliyorlar. İşin acı tarafı şu ki, yaşamak için öldürmeye ve gülmek için başkalarını ağlatmaya kendilerini mecbur hissedenler, çoğu zaman yaptıklarının hesabını vermeden bu dünyadan göçüp gidiyorlar. Ama sonunda bu kısır döngü kırılacak ve herkes yaptığının hesabını verecektir.

Bu olay, vatandaşın güvenliğinden sorumlu bir emniyet amiri için gerçekten yüz kızartıcı. Bu makamdaki bir insan nasıl böyle bir şey yapabilir, insan aklı almıyor. Şu var ki, 500 altına sahip olmaktan gelen neşe ve rüşvet almaktan gelen ıstırap arasındaki çizgi çok ince ve derindir. Nitekim ahiretteki hesaptan korkusu olmayan günümüz insanları da bu iki kuvveti çoğu zaman birbirinden ayrıt edemiyorlar. Bugüne kadar namusuyla görev yapmış olan amir belki de ilk kez şeytana uymuştu.

Adalet… Ah adalet, vah Adalet… Allah’ım, adaletin hâkim olması ve emniyetin tesisi için çalışanlara yardım et! Beşikten mezara kadar devam eden ömürde ne tecelliler ve ne hadiseler saklıdır! Rabbim bizi nefis ve şeytanın şerrinden korusun! Ziya Paşa der ki:

Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-ı fenâdan,

Başın alamaz bir dahî bârân-ı belâdan.

Fena kanıyla dolu çeşmeden bir damla içen,

Bir daha kurtulamaz, belâ yağmurundan.

Dursun kef-i hükmünde, terâzû-yı adâlet,

Havfın var ise mahkeme-i rûz-ı cezâdan.

Karar verirken elinde olsun, adalet terazisi,

Eğer mahşer gününde hesap vermekten korkuyorsan.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.