Muhammed Numan ÖZEL

Muhammed Numan ÖZEL

Musibetler neden başıma geliyor?

Sıkıntılar insana, ‘silkelen kendine gel’ der çoğu zaman. Çünkü insan ruh'tan ve hakikatten uzaklaştıkça bir Firavun bir Nemrut bir Deccal bir Süfyan olma yolunda adım adım çok sağlam şekilde ilerliyor. Tabiki Ruh'tan hak ve hakikatten uzaklaştıkça çeşitli sıkıntıılarla tekrar yola girmesi için ikazlar geliyor yoldan çıkan insana. Şimdiki zamanda küçük çeşitli sıkıntılar gelirken eski zamanda toplu olarak helak oluyorlardı. Hz. Peygamberimizin (asv) şu duası hürmetine helak olmuyoruz.

“Ben, Rabbimden, benim ümmetimi helâk etmemesini istedim. Rabbim benim bu duamı kabul buyurdu. Dedi ki: ‘Onların helâki kendi aralarında olacaktır. Günah işledikleri zaman ben onları birbirine düşürecek ve vurduracağım.’ Ben bunun da kalkmasını diledim; ama Rabbim, bunu kaldırmadı.” [1]

İnsanlar, Müslüman olsun olmasın hepsi Ümmet-i Muhammed'dir (asv).

Bu musibetler insanın özüne dönmesine, kendini bulmasına, Rabbini bilmesine ve Rabbine yönelmesine vesile olur. Çünkü insan daha çok sıkıntılarla acizliği ve fakirliğini, çaresizliğini hisseder. Gafletteyken, her şey yolundayken bunu unutabilir. Mesela nimetler içindeyken, her şey yerli yerindeyken, sağlığı sıhhati yerindeyken, bunlar hiç bitmeyecek gibi hisseder. Adeta kendini ölümsüzmüş gibi hissederek Hak ve hakikatler hiç aklına gelmiyor. Gaflet ağır basarak insanı dinsizcesine bir yaşantıya sürüklüyor. Tabi insan da buna farkında olmadan alışıyor.

“Merayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musab olan bir koyun, lisan-ı haliyle, ‘Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade faydamızı düşünür. Madem onun rızası yoktur; dönelim’ diye kendisi döner, sürü de döner.

Ey nefis! Sen o koyundan fazla asi ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musîbet taşına maruz kaldığın zaman ‘İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn’ söyle ve Merci-i Hakikî’ye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade düşünür.” [2]

Allah o kadar merhametlidir ki ölmeden önce uyanın der, kuluna fırsatlar sunar. Sıkıntılarla, musibetlerle, hastalıklarla uyarır. İnsan bazen anlar, bazen anlamaz. Şuna da dikkat etmek lazım ki insanı Cehennem'e atmak için yaratmamıştır Allah'u Teala. İnsanı dünya sahnesine gönder ki herkes oyununu oynasın, sözlerin söylesin. Perde kapandıktan sonra doğaçlama oynanan bu sahnede herkes kendi hesabını verecek ve oyundaki rolü, performansı değerlendirilecektir.

"..çok zahirî musibetler var ki; İlahî birer ihtar, birer ikazdır ve bir kısmı keffaret-üz zünubdur ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve za'fını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nev'i, sâbıkan geçtiği gibi o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbanîdir, bir tathirdir. Rivayette vardır ki:[3] "Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor, sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor." [4]

İnsanın yapması gerekenlerden ve ihmal ettiği şeyleri düşünerek hayatının kontrolünü sağlayıp murakabesini yerine getirmelidir. Ve musibetlerden ders alması, Allah’a yönelmesi, sabır ve şükürle karşılaması, iyi bir kul olup hayatına devam etmesidir. Salih bir insan başına musibet geldiğinden hayatını gözden geçirir, ruhunu kirletmiş birisi beni mi buldu diyerek kirini pisini arttırır.

"..hayatı kendimize değil, belki hak ve hakikata vakf etmeliyiz. Şekva değil belki daima şükür ettirecek her şeyde rahmetin izini yüzünü özünü görmeye çalışmalıyız." [5]

Bu manalarla son olarak şurayı hatırlayıp hatırlatmak istiyorum ki:,Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir. Evet bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk'ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten mübtela olur. Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev'-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahibsiz, hâmîsiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev'-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur." [6]

Selâm ve duâ ile..

[1] Müslim, Fiten, (20)

[2] Mesnevî-i Nuriye (120)

[3] Müslim Birr, (45)

[4] Lem'alar (12)

[5] O. Lem'alar (679)

[6] Mektûbat (222)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.