Muhammed Numan ÖZEL

Muhammed Numan ÖZEL

Kırılıp giden kardeşlerimiz

GÖNLÜN KENARINDA UNUTULMUŞ BİR YARAYI YENİDEN SARMAK MAKAMINDA YAZILMIŞTIR.

Zamanın çalkantıları, insanların ruhi bunalımları, hizmet-i Kur’âniye’nin ağır fakat mukaddes yükü… Bütün bunlar içinde bazen öyle kardeşlerimiz vardır ki; bir gün hiç beklenmedik bir anda, bir kırılma, bir yanlış anlama yahut bir incinme sebebiyle hizmetin şefkâtli dairesinden usulca çekilirler.

Kimisi sessizce uzaklaşır, kimisi bir daha dönmeyeceğini zımnen belli eder, kimisi de içindeki fırtınayı kimselere söylemeden kalbinin kuytusuna gömer. Zamanla bu kardeşlerimiz hizmetin sahil-I selametinden uzaklaşarak ufuktan kaybolurlar.

Ve o gidişler, bir dershanenin kapısındaki boş terlik kadar sessiz fakat bir gönlün en derin yerindeki sızı kadar elem vericidir.

Bediüzzaman Hazretleri, hizmetkârlarına defalarca ihtar eder:
“Fedakârane Uhuvvet ve samimane muhabbet sarsılmasın. Bir habbe kubbe olup tamir edilmez bir zarar verebilir.”[1]

Evet kardeşim, bazen bir habbe kadar küçük bir yanlış anlamanın, bir bakışın, bir sözün üzerine öyle kubbeler oturur ki, o kardeşimiz sessizce kenara çekilir ama biz farkına bile varmayız. Bir bakmışız ki, o yangın söndürmeye koşacak adam, kendi içinde gizli bir yangınla yanıp bitmiş; söndürecek kimseyi bulamamış. Geriye sadece külleri ve zihinlerde güzel olan hatiraları kalmıştır.

Hâlbuki Risale-i Nur hizmeti, kırılmış bir kalbi tamir etmek için milyonlarla değer biçen bir mekteptir.

KIRILAN KARDEŞİN HİSSİ:

SESSİZLİĞE GÖMÜLMÜŞ BİR ÇIĞLIK

Risale-i Nur Hizmetinde kıyıda köşede duran bir Nur Talebesinin hali çok defa zannedildiği gibi “soğuma” yahut “umursamazlık” değildir. Belki o hâl:

Anlaşılmamışlık hissi, Kalbine çökmüş bir mahzunluk, “Ben zaten lâyık değilim” deyip kendi kendini uzaklara atma psikolojisi ile örülmüş bir duvarın neticesidir.

Ve ne acıdır ki, o duvarı çoğu zaman başkaları değil; o kardeşimizin kendi kalbi örer her şeye karşı.

Üstad, böyle hâllere karşı talebelerine hususî bir düstur verir:
“Mahviyet ve tevazu ile kusuru kendine alır; muhabbetini ve samimiyetini ziyadeleştirir.”[2]

Demek ki biz, kırılanı suçlamak için değil; kırılanın gönlündeki ateşi söndürmek için varız. Giden ve kaybolanı nasipsizlikle suçlamak yerine kusurun büyük bir kısmını kendimize alıp empati yaptık mı onu anlamak için acaba?

“Bizimle değildi” deme! Belki de o kardeş bir ordu kadardı. Ama farkedilemedi…

Risale-i Nur, insanın asıl değerini görünüşünde değil; istidadında ve hizmet kabiliyetinde arar.

Üstad Bediüzzaman buyurur: “Bir tek talebe bir ordu kadar vatana ve imana hizmet etmiştir.”

O hâlde bugün uzaklarda duran bir kardeş, belki yarın bir memleketin imanına istinad olacak bir sütundur. Fakat o sütun şu an gönlünde bir çatlak taşır; kimse fark etmez.

Kardeşim, bazen bir “Selâmün Aleyküm, seni özledik” cümlesi, hal u hatır sormak; yılların küskünlüğünü yok eden bir rahmet kapısıdır. Hizmette az çok hukukumuz olan kimseleri aramak sormak için bahaneler bulmalı ve uhuvvet aktimizi tecdid etmeliyiz.

DARGINLIK: ŞER’AN VE FİTRATEN KABUL EDİLMEMİŞ BİR KESİNTİ

İşaratü’l-İ’caz’da Üstadımız der ki:
“Akrabalara ve mü’minlere dahi dargın olup gidip gelmiyorlar; şer’an ve tekvinen tesis edilen muvasala hattını kesiyorlar.”[3]

Demek ki bir Müslüman, hele ki bir hizmet kardeşi; bir başka Müslümanla arasındaki o görünmez nurani rabıtayı, rahmet hattını kopardığında, sadece sosyal bir bağ değil; kainatın yaratılış nizamı bozulmuş olur.

O hâlde kim uzaklaşmışsa; o hattı yeniden kurmak bizim vazifemizdir.
Elini tutmak, gönlüne dokunmak, kapısını çalmak… Bunların hepsi, hizmet kadar ibadettir.

KARDEŞİ GERİ GETİRMENİN YOLU: SUÇLU ARAMAK DEĞİL, GÖNÜL YAPMAKTIR

Kırılmış bir kardeşin kalbine giden yol; onun hatalarını saymak değil, kendi kusurlarımızı görebilmekten geçer. Üstad, talebelerine şöyle der:

“Sizi bütün bütün kaçırmamak için… şahsiyetimin gizli fenalıklarını söylemeyeceğim.”

Bu ifade, bir mürşidin nefsine karşı tavrını gösterir.
Demek ki kırılmış bir kardeşe yaklaşırken şu üç hal esastır:

Mahviyet, Müsamaha ve Kusuru kendine almak.

Böyle olunca kardeşlik yeniden nefes alır; uzaklar yakın olur.

KARDEŞİNİ ARAMAK BİR ŞEFKAT BORCUDUR

Hizmetten uzaklaşmış bir kardeş, yolunu kaybetmiş sayılmaz. Belki bir dost eline muhtaçtır.Belki dershanenin kapısından girince duyulan o hafif çay kokusuna, o mütevazı cemaat sıcaklığına, o “Hoş geldin kardeşim!” nidasına muhtaçtır.Bazen sadece bir dua, bir küçük mektup, bir ziyaret bile yeter:

“Kardeşim, sen bu hizmetin bir parçasısın. Biz seni unutmadık. Gel yine beraber okuyalım.”

Bu cümle, belki bir insanın kaderini, bir ailenin huzurunu, bir gencin istikbalini değiştirir.

Biraz hizmete ara veren birisi derse geldiğinde “ooo.. hayırdır yoktun bir süredir..” gibi rencide edici sözlerden de sakınmalı.

NETİCE: KAYBOLAN KARDEŞ YOKTUR; SADECE EL UZATILMAYI BEKLEYEN GÖNÜLLER VARDIR

Hizmetten uzaklaşan her kardeş, aslında gönlünde bir yangın taşır.
Bizim vazifemiz ise o yangını söndürmektir; körüklemek değil. Küseni bulmak, kırılanı onarmak, unutulanı hatırlamak… Bunların her biri, Risale-i Nur’un “müsbet hareket” düsturunun yaşayan hâlidir.

Ve belki de bu zamanda en büyük cihad, bir gönlü kazanmak,
bir kardeşi yeniden hizmetin sıcak dairesine almak, bir kalbi teselli etmektir.

Bizler birbirimize -lüzum olsa- ruhumuzu feda etmeğe, hizmet-i Kur'âniye ve imaniyemiz iktiza ettiği halde, sıkıntıdan veya başka şeylerden gelen titizlikle hakikî fedakârlar birbirine karşı küsmeğe değil, belki kemal-i mahviyet ve tevazu ve teslimiyetle kusuru kendine alır; muhabbetini, samimiyetini ziyadeleştirmeğe çalışır. Yoksa habbe kubbe olup tamir edilmeyecek bir zarar verebilir. Sizin ferasetinize havale edip kısa kesiyorum.”[4]

Kardeşlerimden rica ederim ki:

Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudûr eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve "Haysiyetime dokundu" demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa, kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete feda ederim. Said Nursî”[5]

Eminim ki bu yazıyı okuyupta hem kırdığı için gidenleri hatırlayacak hem de kırıldığı için kaybolan kimseler iç çekeceklerdir. Gel bir düşün kırıdıklarını ve kırıldıklarını. Al eline telefonunu hatırladıklarını ara. Üç günlük dünya bu ne kırmaya ne kırılmaya değer.

Cenâb-ı Rahmân-ı Rahîm,
bizleri kırılmış gönüllere merhem olanlardan eylesin.
Muhabbeti kalplerimizde daim kılsın.
Uzaklaşan kardeşlerimizi tekrar hizmetin nurlu dairesine celb etmeye bizleri muvaffak eylesin.
Uhuvvetimizi kuvvetlendirsin, tesanüdümüzü ziyadeleştirsin.
Âmin, bi hürmeti Seyyidi’l-Mürselîn.

Selam ve dua ile.

[1] Şuâlar (503)

[2] Şualar (501)

[3] İşaretü’l-İ’caz (174)

[4] Şuâlar (503)

[5] Uhuvvet Risalesi (48)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.