Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Hâl de Miras Kalıyor

Eskiden üniversite kayıtları, bizzat müracaat ve bir sürü evrakı doldurmakla yapılırdı. Biz de arkadaşlarla kayıt döneminde âdeta seferber olur; yeni kayıt yaptıracak öğrencilere yardımcı olmaya, sonuçta da dersanede kalmalarına vesile olmaya çalışırdık. Onun için, kayıt dönemi hatıralarımız çoktur. Hatta aklımızda kalanlar bile, küçük çapta bir kitabı doldurabilir, diyebilirim.

İşte, bu hatıralardan biri de mimarlık bölümünü kazanan bir arkadaşla ilgiliydi. Kaydına yardımcı olduğumuz öğrencilerin birkısmı velileri, baba ya da yakınıyla gelirdi. Tanışıp da dersaneye, kaldığımız mekâna getirdiğimiz öğrencilerin velileri, genellikle bizi, tarzımızı, tekliflerimizi, barınma hususundaki anlattıklarımızı büyük bir alâka ile dinler; genellikle de takdir ederlerdi. Hatta çoğu, öğrencisinin bizimle kalması noktasında teşvik eder, bizim bu konudaki teklifimize destek olurlardı.

Aksi de olmaz değildi.Mimarlığı kazanan Ali ismindeki öğrenci kardeşimiz de bizimle tanıştığından memnun kalmış; hatta bizimle kalma noktasında ikna bile olmuştu. Fakat kayda birlikte geldiği babasını ikna edemiyordu.Bu sefer biz devreye girdik. Üniversite dünyasının muhtemel menfiliklerini anlatmaya çalıştık babasına.

Genellikle Anadolu'dan gelen ve bazı telkinlere daha çok açık Ali gibi gençlerin bu menfi tesire kolayca teslim olabileceğini hatırlattık Ali'nin babasına. Okul hayatı boyunca türlü malayaniyât veya reziliyata maruz gencin ruh dünyasının kısa sürede deforme olacağını, en azından kalacağı yerde, arkadaşlarının manevî ortamından istifade edebileceğini hatırlattık. Fakat Ali'nin babası bir türlü ikna olmuyordu. Türlü bahanelerle kendini teselli etmeye başladı bu sefer. Kendi dedesi şehitmiş, babası da bir müddet imamlık yapmışmış. Ali'nin annesi de itikadı düzgün biriymiş; bunlar sayesinde oğluna bir şey olmaz ve kendini birtakım reziliyattan muhafaza edebilirmiş. İtikadı da düzgünmüş, hiçbir menfi cereyan ona dokunamazmış.

Adam böyle bir sürü kendine göre argümanla oğlunun kale gibi dimdik kalacağına inanıyordu. Neticede adamı ikna edemedik. Ali de yurtlarda kalmaya başladı. Sonra bir müddet daha takip edebildiğimiz Ali'yle maalesef irtibatımız kesildi. Sonradan aldığımız haberlere göre de Ali, kendini bırakmış; ne dedesinin şehitliği ne de annesinin itikadının sağlamlığı onu muhafaza edememişti. Kendisiyle son görüşmemizde de saçlarını uzattığını, çeşitli takılarla da kulaklarını doldurduğunu görmüştük.

Üzüldük elbette, üzülmemek elde değil ki. Böyle binlerce gencimiz, kendine uzatılacak bir ele bakıyor. Ali'nin babasının dediği gibi, çoğumuzun dedesi hoca, babası hacı, annesinin itikadı sağlam olabilir. Ama çocuğumuz ailesinden çok zaman uzakta kalıyor. Biraz da zeminin ve zamanın çocuğu olmuş durumda artık. Özellikle, üniversiteye gelmişse, artık gözden de uzak kalmıştır.

Liselerde gençlerle konuşurken onlara "Arkadaşlar, anlatacak olduğumuz bazı şeyler şu anda sizin için öncelikli olmayabilir, bunları niçin anlatıyorsunuz, diye içinizden sorabilirsiniz. Ama biz sizi istikbâle hazırlıyoruz. Bu anlattıklarımız size şu anda olmazsa da ileride mutlaka lazım olacak ve bizi hatırlayacaksınız." diyoruz.

Aynı şekilde üniversiteye yeni giden Osman ismindeki arkadaşımız da dinle irtibatını kesmiş, bunu duyan annesi de yataklara bile düşmüştü. Babasının ısrarı ve tavassutu ile bizimle görüşen ve her biri iki saat süren üç seans konuştuğumuz Osman, sonunda meseleyi anlamıştı. Fakat niye kendini kaybetmiş? Çünkü girdiği üniversitenin menfi tesiratına girmiş, arkadaşlarının ısrarıyla dinden imandan soğumuş,tabiatperest kesilmişti.Bunun örnekleri çok maalesef.

Bu cümleden olarak, liselerde ve üniversite yurtlarında birlikte olduğumuz gençlerin müspet veya menfi, her şeye açık olduklarını görüyoruz.Bu, bir çiçeğin sulanması veya sulanmaması gibi bir şey. İman ve Kur'an adına ne anlatırsan alıcılar. Yıkım adına da öyleler. Ama yıkmak kolay olduğu için, yıkımları belki bir dakikada olabiliyor. Tahribatlarını tamir ise, saatler alabiliyor. Akılda kalan bir iz, başka izleri tetikliyor ve böylece şüpheler çığ hâline dönüşebiliyor.

Zaten, "seri üs seyir olan bu zamanın evladı" her zaman eline de geçmiyor. Karşılaştığınızda ya da bir şekilde muhatap olduğunuzda, her sualini hem de şüpheleri tam izale edecek şekilde cevap vermeniz gerekebiliyor. Yarım kalan izahlar veya öylesine verilmiş cevaplar, muhatabı bazen, demek ki bizim bu müşkilimizin cevabı, izahı yok, noktasına götürebiliyor. Bunun misallerini de görmüşüzdür.

Lisan-ı hâl, üslûp, yaklaşım tarzı da çok önemli. Hem de izahlardan, cevaplardan, yaptığımız dersten daha önemli olabiliyor. Bazen insanın anlattıkları, kendinden geriye miras kaldığı gibi; hâli de miras kalıyor.
Belki anlattıkları akılda bile kalmayabilir ama nezaketin, alçakgönüllülüğün, tahammülün akılda daha çok kalıyor. Senden sonra da bunların tesiri sürüyor. Münakaşa ise, her türlü müspet hâlin kezzabı oluyor.

İman hakikatlerinde zaten münakaşa olmaz, olmamalı. Karşı tarafı dinlediğin ölçüde dinleniyorsun. Dinlemeye, anlamaya tahammül edemediğin insanların seni dinlemeye tahammülleri de olmaz, olmuyor. Göze hitap edip gönüle girmek, kimseye üstenci bir tavırla yaklaşmamak gerekiyor. Kavlimizle iman hakikatlerini terennüm ettiğimiz gibi, hâllerimizle de onları terennüm edebilmeliyiz.

Bir söze değer katan; o sözü kimin, kime, niçin ve nerede söylediğidir malûm. Bazen Nurları açık okumak daha isabetli olabildiği gibi, bazen de muhatabın seviye ve sualleri okuduğunu geçersiz ve değersiz hâle getirebilir. Muhataba göre konuşmak, belağatın tanımı olduğuna göre, muhataba göre okumak da öyledir. Muhatabı nazar almayan okumalar, hikmetsiz olduğundan neticesiz kalabilir. Biz neticeden mesul değiliz, doğru ama hikmetli hareketten mesuluz. Hizmet zamanları, elimize geçen nadir fırsatlardır. Bu fırsatları zayi etmek hakkımız yok.

Evet dostlar, işin başı kendini yetiştirmek ve hak vesilelere müracaat etmek. Eğer elindeki haksa, vesilen de hak olmalı. Batıl vesile insanı hakka, hakikate götürmüyor Üstad, ihtiyaçtır terakkinin üstadı, diyor. İhtiyaçlarımızı hissetmek, zindan-ı atalete düşmemek için, sahada, faaliyette olmak gerekiyor. İnsan, konuştuğunun, birine anlattığının sahibi ve taşıyıcısı olabiliyor. Sadece okuyup geçtiklerin her zaman seninle beraber olmayabiliyor. Gündeminde hizmet olmayanların gündemini, malayaniyât doldurur. Fıtratı heyecanlı olan insanın rahatı, ancak çalışmakta olduğu gibi, hizmetteki lezzet de onun gıdasıdır.

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.