Mehmet Abidin KARTAL

Mehmet Abidin KARTAL

Küçük öğretmenim

Geçenlerde yolum yeniden dirilişin şahitleri yemyeşil ağaçların, çimenlerin, rengârenk çiçeklerin resmigeçit yaptığı evime yakın parka uğradım. Beni parkta ağaçların arasından yayılan neşeli cıvıltıları, ritmik sesleri ile tabiatın uyanışını müjdeleyen kuşlar karşıladı. Hafta içi olduğu için parkta tek tük insan var. Bir ağacın altındaki bankta oturan altmışlı yaşlarda saçları dökük, kalanlarda beyazlaşmış, çehresine bakıldığında düşünceli ve üzüntülü olduğu her haliyle anlaşılan birisi dikkatimi çekiyor. Selam vererek yanına oturmak için izin istiyorum. Niyetim sohbet ederek moral vermek, derdine ortak olmak. Ben Ali diyerek elimi uzatıyorum, hüzünlü gözlerle elini uzatırken ben de Mehmet diyor. Ne oldu Mehmet Bey benziniz solmuş ve derin düşüncelere dalmışsınız, hayrola Karadeniz’de gemileriniz mi battı dediğimde, donuk gözlerini uzaklara dikerek daldı gitti. Sonra, "Yok yok gemilerim batmadı, ama dünya gemisine yeni binen torunumu düşünüyorum, onun hali beni hüzünlendiriyor." Hayrola ne oldu torununuza diyorum. Başlıyor dalgın bakışlarla, titrek bir sesle anlatmaya. Mehmet beyin kız evladından bir kız torunu doğuyor çok seviniyorlar, hastaneden taburcu oluyor, eve geliyorlar, dedesi torunun sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okuyor, sağ kulağına üç defa adını fısıldıyor, Kur’an okuyor, dua yapıyor. Evde bir hafta kalan torunu rahatsızlanıyor. Hastaneye kaldırılıyor. Tetkik ve tahlillerden sonra, konunun uzman doktorları ameliyat olması gerektiğini söylüyorlar. Doğduktan on beş gün sonra Hacettepe hastanesinin Yeni doğan çocuk servisinde ameliyat oluyor. Üç hafta yoğun bakım servisinde yatıyor. Sonra eve çıkıyor. Evde tedavisi devam ederken bir hafta sonra ateşi yükseliyor. Tekrar hastaneye kaldırılıyor. "Şu anda hastanede kızım ve torunum yatıyor. Eşim ve damadım onlara refakat ediyor. Ben de arada giderek torunumu ve kızımı ziyaret ediyorum, evde kaldığım da bu parka gelip zaman geçiriyorum, İstanbul’dan geldik kimseyi tanımıyorum" diyordu. Artık beni tanıyorsun, ben seni yalnız bırakmam. Diyordum.

İlk defa dede olan Mehmet beyin hüznünü temizlemek için bir terapist gibi yaklaşmam gerektiğini hissettim. Edebiyat öğretmeniyim derslerim olmadığı zamanlar bu parka gelir nefes alır, kitap okurum. Bütün bildiklerimi zihnimden geçirerek bir dost edasıyla Mehmet dedeye moral vermeye çalıştım.

Dünyada yolcu olduğumuzu, her yolcunun yolda yaşadığı hikâyelerin farklı olduğunu, yolculukta karşılaşılan olayların imtihan sorusu olduğunu, sevinçli olaylar yaşadığımızda şükretmemiz gerektiğini, üzüntülü olaylarla, hastalıklarla karşılaştığımızda sabretmemiz, tevekkül etmemiz gerektiğini, bazen şerde hayrın, hayırda da şerrin olabileceğini, bunu bizim bilemeyeceğimizi, bunu ancak Allah’ın bilebileceğini, hastalığı verenin şifasını da vereceğini, insanı yaşatanın ümit olduğunu, ümitsizliğin insanı çökerttiğini, iman ve ümittin ise ayağa kaldırdığını, musibetler, hastalıklar karşısında dik ve sağlam durmamızı sağladığını söyledim. Daha birçok ümit verici sözler söyleyerek Mehmet dedeyi hüzünlü havadan uzaklaştırmaya çalıştım. Hatta bir ara, "Mehmet bey inşallah torununun gelinlik giydiğini görürsün, beni de davet edersin" dediğimde onu gülümsetmiştim.

Mehmet beyi biraz olsun hüzünlü havadan uzaklaştırmayı başarmıştım. Normal olayları konuşmaya başlamıştık. Bir ara var mı bir ihtiyacınız diye sorduğumda. Yüzüme gülümseyerek, "Beni tanımayan bir insan bana yardım etmeye çalışıyor, çok yakınımdaki bazı insanlar bırak bu soruyu sormayı, aramıyorlar bile, empatiyi ve Ela bebeğin dedesi olduğumu unuttular. Doğruyu söylemek fazilettir. Üzülüyorum Mübarek Kurban bayramında bile arama zahmetinde bulunmadılar. Ne diyeyim insan kendine yakışanı yapar." diyerek derin bir iç çektikten sonra teşekkür ediyor, sohbetinizle bana moral ve yaşama ümidi veriyorsunuz, diyordu.

Mehmet Bey, sohbetimizin bir yerinde torununun ameliyatı öncesi damadı Ömer’e mesai arkadaşı Mesut’un ihtiyaç olursa, Rize’de evim var, bu ev sana feda olsun dediğine şahit olduğunu gözyaşlarıyla anlatıyordu. Arkadaşlığın sözde değil özde olduğunu, kızının ve damadının arkadaşlarının onları hiç yalnız bırakmadıklarını, evde kaldıkları zamanlarda komşularının devamlı yemek ikramında bulunduklarını, sanki sizler için neler yapabiliriz nöbeti içinde olduklarını görerek "Kızımın ve damadımın arkadaşları, komşuları ile iftihar ettim. Onların yüzlerine karşı sizler ne güzel, kalpleriniz merhamet dolu insanlarsınız, hepinizin gözlerinden öpüyorum, maddi, manevi hep yanımızdasınız, yoksa biz bu yükün altından kalkamayız, kızım ve damadım çok güzel insan biriktirmişler" diyor devamında da arayan ihtiyacı olup olmadığını soran akraba, arkadaş ve dostlarına teşekkür ediyor, sohbetimiz uzayıp gidiyordu.

Mehmet dede bir ara gömleğinin cebinden bloknotunu çıkardı ve bana uzattı. Üzerinde "Ankara Günleri, 24.03.2026…" yazıyordu. "Ali bey okuyabilirsin, bu yazılar kalemimin sözleri, var olmamın sesiz şahitleri, yazarak rahatlıyorum." diyordu. Defteri karıştırdım, Ankara’da her gün yaşadıklarını, düşüncelerini yazmış ve yazıyor, bilhassa torunu ile ilgili gelişmeleri, onun hakkında düşündüklerini, hayallerini… Bir edebiyatçı olarak günlükleri edebiyata can suyu veren kaynak olarak görürüm. Mehmet dede günlüklerini veciz bir şekilde kaleme almış, yaşadığı olay karşısındaki sabrını, teslimiyetini yazılara dökmüş.

15 Nisan 2026 Çarşamba günü yazdıklarını hikâye tekniği açısından değerli buldum, beğendim. Okuyalım Mehmet dedenin günlüğünü:

"Ela torunum hastanenin yeni doğan çocuk yoğun bakım servisinde yatıyor. İki saatte bir yalnız annesinin görmesine izin veriliyor. Günlerin hızla geçmesini torunumun şifa bularak eve gelmesini sabırla beklemeye devam ediyoruz. Her gün annesi, babası hastaneye giderek durumunu yakından takip ediyorlar.

Bugün ben de bir yolunu bulup torunumu ziyarete gittim. Görevliler fark etmeden torunumun servisine girdim. Beni gülerek karşıladı. ‘Dedeciğim neredesin günlerdir seni bekliyorum. Şükür kavuşturana. Seni çok üzgün ve yorgun görüyorum. Üzülme benim pamuk dedem ben sana kıyamam, benim hastalığım Şafi isminin tecellisiyle inşallah sona erecek. Biliyorum annem, babam, anneannem, babaannem çok üzülüyorlar, sabrediyorlar, dua ediyorlar, beni çok seviyorlar. Ben de onları çok seviyorum. En çok annemle görüşüyoruz. Benim güzel, şefkatli, merhametli, yardımsever beni ve babamı çok seven annem benimle çok güzel şeyler konuşuyor, bugünlerin geçeceğini söylüyor. Ben annemin dualarının kabul olacağına inanıyorum. Babamın sabır zikri çeke çeke iki tespihinin ipinin koptuğunu gördüm. Şu anda üçüncüsünü kullanıyor. Benim sabırlı, fedakâr, cefakâr, bana ve anneme hizmet için koşturan, yorulan, beni ve annemi çok seven babam, bende seni çok seviyorum, üzülme babacığım Rabbimize teslimiz, O ne yaparsa bizim iyiliğimiz, mutluluğumuz içindir. Babaannem, ‘Benim prensesim, güzel torunum, bahtın açık olsun’ dediğini duyuyorum. Seni çok seviyorum. Ahirete göç eden Ömer Faruk dedem, seni de çok seviyorum. Furkan amca, Ramazan dede sizlerin de dualarını duyuyorum, ellerinizden öpüyorum. Anneannem, ‘benim meleğim, güzel torunum ağzın Kur’an’lı, kalbin imanlı osun’ dediğini duyuyorum. Amin diyorum. Biricik dayıcığım ve yengem sizlerin de dualarını duyuyorum, sizleri de seviyorum. Dedeciğim Hacca giden dünürün Zafer beyin Kâbe’den sana gönderdiği videoda bana dua ediyordu, o videoyu seyrettim. Hacları mübarek olsun. Sen bunları nereden biliyorsun, duyuyorsun, görüyorsun. Benim melek kardeşlerim var dedeciğim, günlerim onlarla geçiyor, yoksa bu hastanede gün mü geçer. Kardeşlerim her şeyden beni haberdar ediyorlar. Deden hakkında ne diyor melek kardeşlerin: Hastaneden eve geldiğimde sağ kulağıma ezan, sol kulağıma kamet okuduğunu, sağ kulağıma, üç defa senin adın Meryem Ela dediğini, dua ederken gözlerinin yaşardığını. Bana yaptığın duayı da söylediler dedeciğim. Bir kısmını hatırlıyorum, ‘Ey Allah’ım torunumu sev, biz onu çok seviyoruz. Ona merhamet etmeni niyaz ediyoruz. Allah’ım torunumu hakikat bahçesinde biten güzel bir fidan olarak büyüt, doğru yolda devamlı ve sabit kıl…’ Dedeciğim evde yüzüme hayran hayran bakarak, ‘Benim canlı ayeti kerimem’, ‘Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed’, ‘Benim küçük öğretmenim’ dediğini de kardeşlerim söylüyorlar. Dedeciğim ameliyat olacağım günde hastaneye gelmiştin. Ameliyata giderken yanımda annem, babam, anneannem, dayım, yengem, annemin ve babamın güzel ve fedakâr arkadaşları, hepsi beni seviyor, dua ediyorlar, bende onları seviyorum. Bütün bunların arsında melek kardeşlerim bana nur yüzlü dedemi gösterdiler. Ağlıyordun dedeciğim, bir an göz göze geldik hatırlarsan ben gülüyordum. Çünkü sen gelmiştin dedeciğim. Allah’ın senin dualarını kabul edeceğine inanıyordum. Evet, melek torunum söylediklerinin hepsi doğru, sen gülerek ameliyata gidiyordun, ben ağlıyordum. Melekler İstanbul’da Miray Ece adında altı yaşında bir ablamın olduğunu ve bana dua ettiğini de söylediler. Dedeciğim, telefonda çok sevdiğin can kardeşinle görüşürken duygulandığını ağlamamak için kendini zor tuttuğunu da biliyorum. Dedeciğim bana niye küçük öğretmenim diyorsun. ‘Canımın canı torunum sana bakınca bir su damlasından yaratılışını, sonra annenin karnında geçirdiğin evreleri düşünüyorum, tefekkür ediyorum. Sen bana, kudret kalemiyle yüzünü, küçücük minicik ellerini, küçücük ayaklarını, gözlerini, derini, saçlarını, burnunu, kulaklarını çizen en büyük Sanatkârı hatırlatıyorsun. Sen O Sanatkârın en muhteşem, en mükemmel eserisin. Sanat sanatkarsız olur mu? Sen bana imanı, tefekkürü, teslimi, duayı, sabrı, tevekkülü, merhameti, infakı öğrettin, öğretiyorsun. Sözde ve özde akraba, dost ve arkadaşlarımı görmeyi de gösterdin. Kudret kaleminin en güzel resmi canım torunum seni seyrettiğimde bana canlı ibretli dersler veriyorsun, bitmesini istemiyorum. Küçük öğretmenim dedene bebekliğini, bugüne kadar geçen hayatını filim şeridi gibi seyretmesine sebep oldun, hatırlattın. Boyalık çiftliğinden Yayladağı ilçesine ilk gelişimi üzerimde entari giydiğimi insanların, çocukların bana güldüğünü, gülünen bu çocuğun sahibinin takdiriyle yaşadığı hayatta hayal etmediği nimetlere kavuştuğunu, ilk, orta, lise hayatımı, üniversiteyi kazanışımı, üniversite hayatımı, can kardeşimle asrın manevi doktorunu tanımamızı, bu doktoru birçok kişiye tanıtmamızı, askerliğimi, anneannenle evlenmemi, annenin, dayının doğumunu, büyümelerini, annenle babanın evlenişini, anneannenle umreye gidişimi, senin doğumunu, dedenin küçük öğretmeni oluşunu daha sayılamayacak kadar nimetlere kavuşmamı hatırlatın. Kavuştuğum nimetlerle bana anneannenin sana dinlettiği Rahman suresini de hatırlattın, "O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? " Canlı ayeti kerimem sen Allah’ın en sessiz, ama en güçlü, en büyük, en güzel mucizesisin. Sen doktorların, sana dua edenlerinde küçük öğretmenisin.’

Dedeciğim senin de dediğin gibi dünyada esas memleketine giden garip bir yolcuyuz. Hancı değiliz. Sen yolculuğun altmış üçüncü yaşındasın, ben yolculuğun başında on sekizinci günündeyim. Annem, dünyaya gelişimin maceralı olduğunu söylüyor. Annem haklı ne diyeyim zahmette rahmet vardır, anneciğim. Beni size gönderen Allah’ın Şafi isminin tecellisi için hastanedeyim. Allah’ın hikmetine tabiyiz. O beni size emanet olarak verdi. O'nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez, O bizi bizden fazla düşünür, sever, bazen biz bunu geç anlayabiliriz. Dedeciğim senin kırmızı kaplı kitaplarda okuduğun şu sözler çok hoşuma gidiyor. "Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır. İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Hâlık-ı Kâinatı tanımak ve Ona iman edip ibadet etmektir… "Dedeciğim, inşallah büyüdüğümde bu kitapları seninle beraber okumayı çok isterim. İnşallah bu kitapları beraber okuyacağız ömrümün baharı torunum.

Dedeciğim gidiyor musun? Evet, küçük öğretmenim, öğrencin gidiyor. Doktorlar görmesinler kızarlar. Tamam dedeciğim, en kısa zamanda evde görüşürüz inşallah. Dedeciğim senin ‘imanını sevdiğim’ sözünü ve seni çok seviyorum." Allahu Ekber diyerek uyanır. Mehmet dede öğle namazı sonrası kanepede uyuya kalmış. "Rüyaymış der, olsun rüyada olsa torunumla görüştüm sohbet ettim. Bu görüşmeyi dünyalara değişmem," derken yüzündeki sıcak tebessüm görülmeye değerdi. Sonra, "rüya da Rabbimizin bize lütfettiği bir nimet diye mırıldanır. "

Yüzünden bir nebze olsun hüzün rüzgârları dağılan Mehmet dedeye bir edebiyatçı olarak teşekkür ettim. Rüyasını edebiyattaki intak sanatıyla çok güzel anlatmış. Günlükte geçen "Küçük öğretmenim" ifadesini bir öğretmen olarak orijinal ve mesaj yüklü bulduğumu söyledim. Bugün çoğu öğretmen "Küçük öğretmenin" mesajını veremedikleri için öğrencilerin hedefsiz, okumayan, düşünmeyen, bağımlı, şiddet yanlısı olduklarını, çözümün öğretmenlerin öğrencileri eğitirken "Küçük öğretmenin" mesajının da verilerek düşünen, okuyan, tefekkür eden bir neslin yetiştirilmesinin elzem olduğunu dile getirdim. Mehmet dede "Hocam okullarda öğretmenler tek kanatlı kuşu uçurmaya çalışıyorlar, tek kanatlı kuş uçar mı? İkinci kanadın takılması lazım " dedikten sonra iki kanatlı olmanın formülünü, "Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder…" Gerçeğiyle dile getiriyor, Albert Einstein’ın, "Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır" sözüyle noktayı koyuyordu. Konuştukça Mehmet dedenin bilge kişiliği ortaya çıkıyordu.

Mehmet dedeyle birbirimizin telefonlarını kaydederek tekrar görüşmek niyetiyle vedalaşıyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.