İşte Bediüzzaman'ın 'Mübarek Süleyman'ı

İşte Bediüzzaman'ın 'Mübarek Süleyman'ı

Mübarek Süleyman iki kardeş olarak doğmuşlar. Annesi, babası erken ölmüş

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

Mübarek Süleyman (Köse) Ağabey, 1898 Barla doğumludur. Risale-i Nur’un 16. Mektubu’nda adı geçmektedir. Çamdağı’nda ekmek hadisesinin yaşandığı sırada Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin misafiri olarak yanında bulunuyordu. 16. Mektup’ta, katran ağacının dalların arasında harika bir şekilde bulunan ekmek, bir ikram-ı İlâhi olarak anlatılmaktadır. Hz. Üstad, bu kerameti yanındaki safi kalp Süleyman’ın ihlâsına vermektedir…

Mübarek Süleyman, 1963 yılında Barla’da hastalanır, onu Isparta Devlet Hastanesi’ne götürürler. Dört-beş gün sonra 20 Ekim 1963 tarihinde vefat eder. Cenazesini dostları alıp Doğancı Mezarlığı’na defnederler. Bugün kabrinin yeri kesin olarak bilinmemektedir. Ömer Özcan, Ağabeyler Anlatıyor kitabında şu bilgilere yer verdi:

Mübarek Süleyman ağabeyi görüp, konuşamadım. Biz nurları tanıdıktan dört sene evvel vefat etmişti. Kendisini göremedik ama onu çok iyi tanıyan Barlalı komşusu 1913 doğumlu Hüseyin Bülbül ağabeyi bulduk. Mübarek Süleyman’ı ona sorduk ve kamera ile kaydettik. Emirdağ Lâhikası’nda adı geçen Hüseyin Bülbül, Sıddık Süleyman ağabeyin kız kardeşi tarafından yeğenidir. Hüseyin ağabey daha 13 ya­şın­da i­ken, Be­di­üz­za­man Haz­ret­le­rinin hiz­met­le­rin­de bu­lunmuş. Çok kere beraber Çamdağı’na çıkmışlar. Hz. Üstad bunu mektubunda belirtiyor. Hüseyin Bülbül 1996 yılında Barla’da vefat etti.

Hüseyin Bülbül’ün anlatımıyla Mübarek Süleyman hatıralarından kısa bir bölüm:

Mübarek Süleyman’ın annesi, babası erken ölmüş

Üstadımızın Bar­la’da iki Sü­ley­man’ı var­dı. Bunlar; ‘Yir­mi Se­ki­zin­ci Söz/Cen­net Ri­sa­le­si’nin telif edil­di­ği Cen­net Bah­çe­si’nin sa­hi­bi benim da­yım Sıd­dık Sü­ley­man (Kervancı) ile Mü­ba­rek Sü­ley­man’dır (Köse)…

Mübarek Süleyman (Köse) iki kardeş olarak doğmuşlar. Annesi, babası erken ölmüş, halasının yanında kalmış Süleyman. Öbürü de, annesi ölünceye kadar annesinin yanında kalmış. Halası Kur’an okumayı, eski yazıyı öğretmiş Süleyman’a. Halası fırında ekmek yapardı, ekmekle geçinirlerdi. Başka arazileri yoktu o zaman. Mahallenin ekmeğini yapıyorlar, onunla geçiniyorlardı. Süleyman hademelik de yaptı. Öbür kardeşine ‘Azamatlı’ derlerdi. Lakap taktılar… Herkes korkardı ondan...

Hiç yalan söylemezdi, yemin etmezdi

Mübarek Süleyman hiç yalan söylemezdi, yemin etmezdi. Ağzından yalan, yemin çıkmazdı hiç. Askere gitti… Bu Süleyman’a yemin ettirelim diyorlar askerde. Burada bir muhtar vardı, bir de ilerde büyük bir eşrafın oğlu vardı, onlarla birlikte gitti. Orada muziplik yapıyorlar; biz buna yemin ettirelim diyorlar. Ama nasıl yemin ettireceğiz diye düşünüyorlar... Tekmil veren Çavuş, param çalındı desin; kimden şüpheleniyorsun desinler, o da Süleyman’dan desin. Böyle anlaşıyorlar.

Sabah oluyor, tekmilden sonra Çavuş: “Efendim benim param çalındı” diyor. “Ne kadar, kimden şüpheleniyorsun?” diye soruyorlar. “Süleyman vardı hemen yanı başımda” diyor. Çavuşlar: “Senin hırsızlığın da mı var?” diye başlıyorlar orada Süleyman’ı suçlamaya. “Yok efendim, ben hiçbir şey almadım, ‘iyemecik’ bile almadım” diyor. “Almışsın doğru söyle; ya yemin et, ya da seni döveceğiz” diyorlar. “İyemecik bile almadım” diyor hep. “Yatırın şunu falakaya…” Yatıyorlar; “Getirin sopayı, döveceğiz yemin et”. “İyemecik almadım ben. Madem, köyde tarlamı satayım da bu parayı ödeyeyim” diyor. İşte böyle bir adamdı Süleyman…

“Süleyman, müjde! Cenâb-ı Hak bize rızık verdi.”

Risale-i Nur'da geçen ilgili bölüm şöyle:

Dağda, üç ay, bana ve misafirlerime bir kıyye tereyağı, hergün ekmekle beraber yemek şartıyla, kâfi geldi. Hattâ, Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günüydü, dedim ona: “Git, ekmek getir.” İki saat, her tarafımızda kimse yok ki oradan ekmek alınsın. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum” dedi. Ben de dedim: “تَوَكَّلْنَا عَلَى اللهِ ; kal.”

Sonra, hiç münasebeti olmadığı halde ve bir bahane yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şekerle çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.”

O ona başladı. Ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfi-kalb adama ne diyeceğim diye düşünmedeyken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim. Gördüm ki, koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: “Süleyman, müjde! Cenâb-ı Hak bize rızık verdi.”

O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvânât-ı vahşiye, hiçbiri ilişmemiş. Yirmi otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek ikimize iki gün kâfi geldi. Biz yerken, bitmek üzereyken, dört sene sadık bir sıddîkım olan müstakim Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi. (Mektubat, 16. Mektup, Risale-i Nur)

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.