İsmail BERK
Şanlıurfa 1970’ler–3
Urfa'nın gece hafızası ve sabah
Yatsıdan sonra şehir sessizliğe bürünürdü.
Urfa’nın dar, tarihî sokakları gecenin koynuna çekilirdi.
Revaklar, kabaltılar (tetirbeler) ve üstü örtülü kısa geçitler, adımlarınızı yukarıya doğru sarar, sizi zamanın dışına taşırdı.
El ayak çekildiğinde, gece iki ayrı hâliyle görünürdü.
Bir yanda, gecenin dengesine tutunamayan, nara atan ve yolunu mahcubiyetle arayan azınlık.
Diğer yanda ise yolunu bulmuş olanlar vardı.
O gece nurunu derste içmiş, Risale-i Nur ile gece eğitimini tamamlamış, feyzini almış insanlar…
Dönemin baskısına rağmen, takip edildiklerini bilerek yürürlerdi.
Hatta peşlerine takılan güvenlik mensuplarını dar sokaklarda ustalıkla dolaştırırlardı.
Kışın, Suriye üzerinden gelmiş ikinci el ceketlerle, kalın atkılarla sarılmış boyunlarıyla yürürlerdi.
Masum, vakur ve tevekküllü bir yürüyüştü bu.
Sayıları çekirdek bir kadroyu geçmezdi.
İki elin parmaklarını aşmayan bu “serdengeçti süvariler”, gündüz rızkını kazanır, toplumun içinde yaşar, memleketin imanî, ahlâkî, sosyal ve siyasî dalgalanmalarını dikkatle izlerdi.
Akşam dersleri onlar için bir takviye gıdaydı.
Risale-i Nur'un satır aralarında ilke, feraset ve istikamet okurlardı.
Ders sonrası yapılan ikili sohbetler, bazen de hususî istişareler, yol azığı olurdu.
Sonra herkes kendi sessizliğine çekilir, tefekkürle baş başa kalırdı.
Said Nursî’nin yakın talebelerinden “ağabeyler” şehre geldiğinde Urfa hareketlenirdi.
Hususi, grup ve umumi ziyaretler yapılırdı.
Şehrin farklı dokularını temsil eden şahsiyetlerle buluşmalar düzenlenirdi.
Bu buluşmalar, teenniliydi.
Tedbirliydi.
Teskin ediciydi.
Ufuk açar, şevk verir, toplumun manevî dinamiklerini güçlendirirdi.
Tevhid ve marifetullah merkezli iman ilmi etrafında, kısmi, ahlâkî ve irşadî müzakereler yapılırdı.
Bu iklim, şehrin nuranî havasını artırır, zihinlerin ve muhayyilenin aydınlanmasına kapı açardı.
İhlâs, istikamet ve istiğna ile yürüyen hakikî Nur talebeleri için bu dersler bir “kuvvet-i zahr” idi.
Sarsıcı ve yakıcı gündemler karşısında sebat ve metanet kazandırırdı.
Satırdan sadra, sadırdan hayata taşınan bir dayanak olurdu.
Yatsı sonrası tasavvuf ehli ise başka bir ritimdeydi.
Kimi zikrini camide tamamlar, kimi evinde ikmal eder, kimi de intisap ettiği dergâha yönelirdi.
Gece, teheccüde hazırlıkla erken uyunarak tamamlanırdı.
Sabah, Halilurrahman Camii’nde, Hz. İbrahim makamında okunan ezan, sofilere ve nurculara davet gibiydi.
Sabah namazından sonra, yaklaşık dört yüz yıldır kesintisiz devam eden zikir, dua ve tesbihat başlardı.
Kadirî erkânı içinde, davudî bir ortaklıkla yükselen sesler, Urfa semalarına çelik bir zırh ve kubbe olurdu.
Ardından edep ile Hz. İbrahim Mağarası’na girilirdi.
Kalbin yankısı mağarada tamamlanırdı.
İki rekât namaz ve hususî arz ile bu ziyaret son bulurdu.
Çıkışta, karşıda Bediüzzaman’ın kabri görünürdü.
Vefatından iki ay sonra, 27 Mayıs darbesiyle birlikte mezarı tahrip edildi.
Cenazesi başka bir yere nakledildi.
Ama zulüm, Risale-i Nur iklimini söndüremedi.
1952’de açılan, Balıklıgöl’ün kuzeybatı köşesindeki ilk Nur Medresesi, şehrin manevî kapasitesini daha da artırdı.
Zalimlere inat, mazlumlara güç oldu.
Zalimler lanetlenirken, mazlumlar isimleriyle, cisimleriyle ve ruhlarıyla dua almaya devam etti.
1990’lı yıllarda ise, Halilurrahman Camii avlusunda yapılan Said Nursî Çeşmesi’nden su içilir oldu.
Bu da Urfa’nın hafızasında sessiz ama derin bir devamlılığın işaretiydi.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.