Mustafa ORAL

Mustafa ORAL

İki sürgün: Nureddin Topçu ve Bediüzzaman

A+A-

Nureddin Topçu aslen Erzurumlu olmasına rağmen 1909 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. İstanbul Erkek Lisesinden mezun olduktan sonra Fransa'ya gider. Bordo Lisesinden sosyoloji ve psikoloji sertifikaları alır. Üniversite tahsilini Strazbourg’da felsefe, ahlak kuramları ve sanat tarihi üzerine yapar. Fransa’da mantık, ruhiyat, bediiyat, sanat tarihi ve ahlak dallarında lisans alır. Sorbonne Üniversitesini birincilikle bitirerek felsefe üzerine doktora yapar, Sorbonne’da doktora yapan ilk Türk öğrenci olur.

Türkiye’ye döndükten sonra felsefe öğretmeni olarak görev yapar. Dönemin idarecileri ile zihniyet farkı yüzünden defalarca sürülür. Bu sürgün duraklarının en önemlisi 1944 yılının Haziran ayında gerçekleşir. İstanbul’dan Denizli Lisesi’ne sürgün edilir. Bediüzzaman da o günlerde Denizli Şehir Otelinde kalmaktadır.

Muslihiddin Sönmez ve Denizli Lisesinde tarih öğretmenliği yapan ablası Seher Sönmez aracılığıyla Üstad Bediüzzaman Said Nursi ve Hasan Feyzi Yüreğil ile tanışır. Üstada hayran olur. Topçu’nun ifadesine göre bütün şehirde onun ismi dolaşmaktadır. Herkes ondan bahsetmektedir. Üstad ve ziyaretçileri sıkı kontrol altında olmasına rağmen halkın yoğun ilgisi vardır. Topçu memurluktan atılma pahasına Üstadı ziyaret etmek için fırsat kollar. O günlerde birkaç kez fırsat doğar. O da değerlendirir. Üstada ilk kez Muslihiddin Sönmez ile giderler.

Sürgünler otel odasında buluşuyor

Üstad normalde akşamları ziyaretçi kabul etmez. Fakat o gün âdetini değiştirir, kapısını açar. Tarihte derin izler bırakacak iki sürgün otel odasında buluşur. O tarihte Topçu 34, Sönmez 21 yaşındadır. Dolayısıyla Üstad ilk elden Topçu’yu muhatap alır. Onun tavır ve duruşundan derinliğini hissetmiş olmalı ki mesleğini sorar.

-Sen ne hocasısın?

-Lisede felsefe hocasıyım.

Üstad bir dönem felsefeye ilgi duymuştur. Sözü felsefe, bilim ve din karşılaştırmasına getirir.

-Allah’a giden üç yol vardır: Felsefe, bilim, din…

Birinci yol, yerin altından tünel kazarak gitmektir.

İkinci yol, yerin üstünden yürümektir.

Üçüncü yol ise, en kısa ve süratlidir ki, uçarak gitmektir. İşte bu üçüncü yol din yolu, Kur’ân yoludur…

Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Savcısı Bediüzzaman ve talebelerinin idamını sağlamak için Nur Risalelerini inceletmek üzere Denizli Lisesindeki edebiyat ve tarih hocası iki öğretmeni bilirkişi olarak tayin eder. Topçu bunları daha sonra tanır. Ona göre ikisi de dinsizdir. Hele birisi büsbütün yılandır. Topçu’nun karamsarlığına karşın Üstad insandan ümitlidir. Kapıları kapatmaz.

-Onları bana gönder de ben onları dine davet edeyim.

-Efendim onlar çok fena adamlar, vazgeçin.

-Peki öyleyse ehvenini getir, az fena olanı çağır. Ben onları dine davet edeceğim. Ben onları affettim.

Veda vakti gelmiştir. Üstad ziyaretten çok hoşlanmıştır. Her zaman gelebileceğini söyler. Topçu bu ziyaretle Üstadın büyüklüğüne bir daha anlar. Yaşananları özetler:

“Bediüzzaman’daki büyüklüğe bak. Biz olsak başını ezmeli deriz. Ben onları affettim, diyor. İşte büyüklük budur. Ruhî bir ışıktır bu…”

Hakikaten onlardan birisi biraz daha (diğerine kıyasla) mutedildi. Fakat Tahir ismindeki çok fena bir adamdı. Mehmet Akif'in, “Acırım tükürüğe billah tükürsem yüzüne” dediği gibi birisiydi. Rahatsız ederler, kim bilir ne söylerler, canını sıkarlar, diye ben onları çağırmadım. Çünkü bu seviyesiz ve kaba adamları Üstadla görüşmeye bile layık görmedim. Bir de ‘kim bilir ne söylerler, rahatsız ederler, canını sıkarlar’ diye korktum. Onları Üstadın davetinden haberdar etmedim.

Bediüzzaman çok büyük bir insandı. ‘Ben onları affettim’ diyordu. İnsanın idamına sebep olacak şekilde aleyhinde olanları affedebilmesi büyük bir fazilettir.”

Üstadın üç defa davetine rağmen iki öğretmene daveti bildirmez. Bu kişilerin gelmeyeceklerini düşünür. Gelse bile Üstada zarar verme ihtimalinden korkar. Bir süre sonra öğretmenlerden birisi feci şekilde ölür. O an Topçu büyük bir pişmanlık duygusuyla sarsılır. Belki bu kişiler Üstadın nasihat ve dersleriyle kendine geleceklerdi, diye üzülür.

Daha sonraki günlerde Muslihiddin Sönmez ile Topçu arasındaki samimiyet derinleşir. Sohbetlerin konusu çoğu kere Bediüzzaman olur. Sönmez, Topçu’nun Üstada olan hayranlığını ve muhabbetini hisseder. Topçu Üstad hakkında hep takdirkâr sözler söyler. Geçen zaman içinde Bediüzzaman’ın yeri Topçu’nun dünyasında tam da olması gereken yere oturur.

Hikmet adamı Bediüzzaman

Akşam yemeklerinden sonra Üstad otelde yalnız kalmaktadır. Topçu fırsatı değerlendirerek sık sık ziyaret eder. Yarım saat kadar yanında kalır.  Üstad din, iman, ahlâk, gençlik ve cemiyet meseleleri ile alâkalı dersler verir. Topçu gençliği Anadolu değerleriyle yetiştirmek için üniversitede hoca olmak ister. Fakat bu isteği zamanının idarecileri tarafından engellenmiştir. O da arzusunun bir an önce gerçekleşmesi için Hazretin kapısını çalar, dua ister.

-Efendim üniversitede hoca olabilmek için duanızı istiyorum.

Bediüzzaman oralı olmaz. Konuyu başka tarafa çeker.

-İmanının selameti için dua edeceğim.

Topçu cevabı anlayışla karşılar. Bediüzzaman sözlerini tam işitememiş olmalıdır. Ne de olsa ihtiyardır. Dua isteğini yineler. Peşisıra Üstad da cevabını yineler.

-İmanının selameti için dua edeceğim...

Kalkma vakti gelmiştir. Tam ayrılacakken bütün cesaretini toplayarak tekrar Üstaddan medet ister.

-Üniversitede hoca olabilmek için duanızı istiyorum.

Bediüzzaman gülümseyerek yine aynı cevabı verir.

-İmanının selameti için dua edeceğim...

O an istediği duanın yapılmamasına çok üzülür. Kendi ifadesiyle ruhî feyzi için dua edilmiştir. Üstad “Zaten umumiyetle hep böyle mânevî şeyler için dua eder.”

İlerleyen yıllarda doçent olmasına rağmen üniversitede hocalığı kabul edilmez ve öğretmen olarak emekli olur. Anlar ki Üstad bir felsefeciye edilebilecek en güzel duayı etmiştir. Ona göre bu Üstadın kerametidir. Üstad olmayacak duaya âmin dememiştir. Üstadın kendisi için ettiği duanın gerçekleştiğinden de hiç şüphesi yoktur. Onun duasıyla imanını hep göğsünün üzerinde taşıdığını hisseder Vefatından kısa süre önce bu hissiyatını ifade eder: “Şimdi kabir kapısında durduğum şu anda imanımı şuramda (kalbimde) elle tutulur, gözle görülür biçimde hissediyorum ve ölümden asla korkmuyorum.”

Hareket adamı Bediüzzaman

Üstadla görüşmelerden Bediüzzaman’ın manevi profilini çıkar. Etkileyici kişiliğin altında yatan sebepleri keşfeder. Yıllar sonra bunları dillendirir.

“O hareket adamı idi, girişkendi, herkesle konuşurdu. Davasını anlatırdı. Pısırıklığa ve miskinliğe taraftar değildi. Çok mert ve cesur bir hali vardı. Cesareti, kerameti pek çoktur, saymakla bitmez. Sonra zekâsının buluşları fevkalâdedir. Musibetlere sabırla razı olmuştu... Kendini vermişti Allah'a... Zaten o eserler hep o hallerin mahsulüdür. Bütün Denizli'de onun zevki ve şevki vardı. Dost-düşman ona hayrandı. Denizli'nin gecesi, gündüz olmuştu... Fethetmişti o Denizli'yi. Onun ruh ve aşk tarafına ulaşılamaz. Onun Allah'a yakınlığı bambaşkadır. O yakınlık bir lütf-u İlâhidir.

“Sabrı, inzivası, şükrü bambaşkadır. Para nedir bilmez, dünya gözüne görünmezdi. Böyle zatlara pratik bir maksat gözeterek gitmek, onları rahatsız eder. Ruh ve gönül sultanlarına dünyevî basit çıkarlar için müracaat etmek cinayettir, müthiş bir haksızlık ve anlayışsızlıktır.”

Bediüzzaman’ın penceresinden dünya

Üstadın kaldığı odanın penceresi geniştir. Üstad o pencereden dışarısının/dünyanın havasını koklar. Toplumun değişen sosyo-kültürel yapısı hakkında endişelidir. Topçu bir ziyaretinde Üstadı o pencerenin önünde otururken bulur. Üstad pencereden meydana bakar. Memleketinden insan manzaralarını seyreder. Canı sıkılır. Dili yangını ele verir. Denizli’de bir zamanlar 62 medresenin bulunduğunu, bunların hepsinin kapatıldığını söyler. “Bu sebepten ben muallimlere dargınım” der.

O arada garson akşam yemeğini getirir. O günün şartlarında mükellef bir sofra açılır. Üstad iktisat ve kanaatle yaşamaktadır. Toplumun orta kesiminin hatta onun da altındakilerin yaşam şeklini seçmiştir. O günlerde ekonomik kriz hat safhadadır. Yoksulluk diz boyudur.  Böyle milyonlarca adamın aç olduğu bir zamanda kemal-i iştahla yemek yenilmez, zengin sofrasına oturulmaz. Üstad kendine yakışanı yapar. Garsona seslenir. Yemeği iade eder. “Bunu fukaralara götür.”

Sonra dolabından zeytin ve ekmeği çıkarır. Üstadın yanında ekmek, zeytin, bir de çay varsa değmeyin Üstadın keyfine. Dünya saray sofrası olsa dönüp bakmaz. Topçu’ya döner: “Bir ekmeği onbeş günde bitirebiliyorum.”

Üstadın semaveri vardır. Çay kaynatıp misafirine ikram eder.

Üstadın devlet tarafından sakıncalı ilan edilmesine rağmen toplumun ona sultan muamelesi yapmasının, bu kadar çok teveccüh göstermesinin nedeninin sade yaşantısına duyulan bağlılık olduğunu anlar. Toplumun bu tavrını hayretle izler. Yıllar sonra o şaşkınlığını ilan eder.

“Binlerce yazma kitap ellerde dolaşıyordu. Her tarafta yazılıyordu, köylerde, kazalarda hep Nur Risaleleri çoğaltılıyordu. O devir gönül alıcı bir devirdi. Güneşin doğuşu gibi bir zamandı.

“O tarihlerde Denizli’nin Güvençli köyüne gitmiştim. Bir akşam beni bir eve misafireten çağırdılar. Gittim. Gece dama çıktık, lüküsü yaktılar. Bediüzzaman'ın yeni bir risalesi çıkmıştı. Köylülere onu okuyacaktım. Tam ben okuyacağım esnada, onlar benden evvel davranıp başka bir risalesini çıkarıp okumasınlar mı? Hayret içerisinde kaldım.

Her evde, her köyde onun eserleri yazılırdı... Onbinler sahife çoğaltılırdı... Böyle bir şevk vardı. O akşam da şevkle okudular, biz de tatlı bir sevinç ve haz içinde dinledik.”

Bir tatlı feyz almaya geldik, ah Denizli’de

Güveçli’de bir ay kadar kalır. Döndüğünde Bediüzzaman’ın Denizli’den ayrıldığını öğrenir. Elbette Allah iki acıyı birden yaşatmaz. Üstad gibi bir güneşi kaybettim diye esef ederken o güneşin en parlak yıldızlarından birisiyle yolları kesişir, dünyası aydınlanır.  Muslihiddin Sönmez onu Hasan Feyzi Yüreğil ile tanıştırır. Feyzi’nin etkisi üzerinde çok çarpıcı olur.  Ona göre Feyzi sevimli bir insandır. Temiz ruhludur. Âşıktır. Sevgi ile yaşayan bir adamdır. Bediüzzaman’a aşk ve muhabbeti had safhadadır. Üstadın ayrılığına dayanamayarak vefat etmiştir. Topçu yıllar geçse de böyle kirli bir asırda birinin aşktan vefatını bir türlü kafasına sığıştıramaz, hayretler içinde kalır. Tarihçe-i Hayat’ın başında Ali Ulvi tarafından yazılan önsözün kendisi tarafından yazılması teklif edildiğinde “bunu ancak Hasan Feyzi yazar” diyerek Feyzi’nin hakkını teslim eder. O gün Feyzi hayatta değildir. Olsaydı muhakkak önsözü o yazardı.

İstanbul güzel ama sen olmayınca bir şeyler hep eksik oluyor işte

Topçu, Denizli’den ayrıldıktan sonra İstanbul’a yerleşir. Üstad da 1952 yılında Gençlik Rehberi davası için İstanbul’a gelir. Akşehir Palas Otelinde bir süre kalır. Haberi alan Topçu Üstadı otelde ziyaret eder.

Ertesi gün Büyük Postanenin üstündeki mahkemede Üstadın duruşmasına katılır. Duruşma çok uzun sürer. Hâkimler bir türlü karar veremezler. İkindi namazının vakti geçmek üzeredir. Üstadın bütün ömrü hayatın her alanında namazın hakkını vermek için geçmiştir. Dünya kâinatın seccadesidir. Ona bundan başka anlam yüklenmemelidir. Dünya işleriyle bu güzel seccade kirletilmemelidir. Yavaşça ayağa kalkar. “Siz kararınızı verin, ben namaza gidiyorum” diyerek yürüyüp gider. Topçu’nun da belirttiği gibi dünya umurunda değildir. İdam verecek olsalar dahi aldırmıyordur. “Allah’ın lütfuna mazhar olmuştu(r), herkese vermez Allah bunu.”

Bediüzzaman’ın kerametleri ve namı dalga dalga yayılmaya başlayınca bazı çevrelerde kıskançlık ve öfke karışımı duygular yaşanır. Bunlar zamanla yerli yersiz dile dökülür. Bu tür eleştirilere karşı Topçu daima Üstadı savunur, gereken cevabı verir: Bediüzzaman keramet gösterir ve onunla birçok müminlerin imanını takviye eder ve kuvvetlendirir.

Ağabeyi Hayreddin Topçu da Üstadın talebelerindendir. İkisinin de Nur hizmetinin sınır taşlarından Tola hanedanıyla (Tahsin Tola ve Ali İhsan Tola) uzun yıllara dayanan yakın dostlukları vardır. Hayrettin Bey 1951 yılında Isparta’da Üstadı ziyaret eder. Nurettin Topçu’nun ağabeyi olarak kendini takdim edince Üstad çok sevinir.

Bir kültür, medeniyet ve aksiyon adamı olarak yaşayan Nureddin Topçu ülke ve dünya sorunlarıyla ilgilenir, konferanslar verir, dergiler çıkarır. İsyan Ahlakı, Yarınki Türkiye, İradenin Davası gibi yirmiden fazla kült esere imza attıktan sonra 10 Temmuz 1975 tarihinde vefat eder. İstanbul Topkapı Kozlu Mezarlığına defnedilir. Allah rahmet etsin.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum