MİSAFİR KALEM
Teslimiyetin Mahiyeti: Akli Teslimiyetten Kalbi Teslimiyete
İhsan Kasım Salihi
Zihnimdeki bazı delilleri sizinle paylaşmak ve bu konudaki isabet derecesini anlamak istiyorum; bunu tam bir samimiyetle ifade ediyorum.
Günümüze baktığımızda, maalesef teslimiyet duygusunun ciddi oranda azaldığını görüyoruz. Hatta bu durum bizler için de geçerli. "Teslim olduk" diyoruz ancak bizimkisi tam manasıyla bir teslimiyet değil; daha ziyade akli bir teslimiyet. Yani bir meseleye aklımıza yattığı, mantık süzgecimizden geçtiği ölçüde inanıyoruz. Aklımızın almadığı hususlarda inanmakta zorlanıyoruz.
Cenab-ı Hak dinini yürütmek istiyor; fakat yakın tarihimize baktığımızda Türkiye toplum olarak adeta "sıfırlandı." Harf inkılabıyla geçmişle bağlar koptu; ilim, kitap, Kur’an ve ezan gibi temel değerler büyük bir kesintiye uğradı. İşte tam bu noktada, Üstad Bediüzzaman’ın etrafına baktığımızda devrin büyük alimlerini değil, saf ve samimi "avam" insanları görüyoruz. Milletin büyük çoğunluğunun ümmi kaldığı bir dönemde, bu insanlarla böylesine büyük bir hizmet nasıl gerçekleştirilebilirdi?

İşte burada İlahi bir inayet devreye giriyor: Allah (cc), o insanların kalbine sarsılmaz bir teslimiyet duygusu veriyor. Onlar, "Üstad bunu söylemişse doğrudur" diyerek yola çıkıyorlar. Bu, bizim modern rasyonalizmle kavramakta zorlandığımız çok müstesna bir haldir.
Sıddık Süleyman, Hafız Ali gibi isimlerin ilmi müktesebatına baksak, belki akademik manada bir ilahiyat formasyonları yoktu. İçlerinde Hulusi Yahyagil gibi ilmi yönü kuvvetli olanlar olsa da çoğunluğu safi bir bağlılıkla hareket ediyordu. Onları bu denli sadık kılan neydi? Onlar, Üstad’da hiçbir zaman yalana, gıybete, iftiraya veya çirkin bir tavra rastlamadılar. Dostu şöyle dursun, düşmanı bile onun sıdkına şahitlik etti.
İşte Muhacir Hafız Ahmed’in, Üstad evine ilk geldiği gece hanımına, "Başımıza devlet kuşu kondu hanım!" demesi teslimiyetın en somut örneğidir. Üstad o sırada yorgun ve sürgündedir; ancak Hafız Ahmed, Üstad’ın o geceki evradını duyduğu anda ondaki manevi makamı tanımıştır. Allah o teslimiyeti bir kez kalbe yerleştirdiğinde; insan bir parça kağıt için hapsi, sürgünü, hatta idamı bile göze alabiliyor.
Bizim bugün yaşadığımız teslimiyet maalesef "kafa teslimiyetidir." Zihnimizdeki rasyonel kalıplara sığmayan her hakikate karşı bir "acaba" şerhi düşüyoruz. Bize gereken vazife; Üstadın yaptığını yapalım:
ZİHNİMİZİ SİLKELEMEK
‘Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said'in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa'nın fünun ve medeniyeti o seyahat-i kalbiyede emrâz-ı kalbiyeye inkılâp ederek ziyade müşkilâta medar olduğundan, bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa'nın lehinde şehadet eden hissiyât-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa'nın şahs-ı mânevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur." (Lem'alar / 17. Lem'a – 5. Nota s.643)
İRADE, MUHABBET
Hayatta her maksat için bir cehd ve gayret şarttır. Kader Risalesi’nde ifade edildiği üzere, insan iradesi bir "şart-ı adi" hükmündedir. Bunu lambalandırmak için bir düğmeye basmak lazım, senin isteğin lazım. Sen onları istediğin zaman Allah-u Teala o şeyleri yavaş yavaş senin kalbine koyuyor. Türkiye’nin o sıkı zamanında o teslimiyet olmasaydı Üstadı kim tanırdı?
Üstad, savaşın en hararetli anında, havada mermiler uçuşurken İşaratü’l-İ’caz tefsirini kaleme almıştır. Rüyasında aldığı "Kur’an’ın mucizeliğini beyan et" emrine öylesine odaklanmıştır ki, dış dünyadaki savaşı adeta unutarak tamamen vazifesine teslim olmuştur. Bu hâl, Hz. Halid bin Velid’in Yermük Savaşı’nda Resulullah’ın (sav) saçını miğferinin içine koymasına benzer. Savaş esnasında o miğfer düşüyor. Hz. Halid deli gibi onu arıyor. Neden? Orada Resulullah sallalahu aleyhi ve sellemin tüyü var. İşte bu büyük bir ruh. Allah ondan bir ışık verse yeter bize.
Biz ne yapsak hakikaten azdır. Ne kadar muhabbet etsek azdır. Ama biz maalesef muhabbeti dağıttığımız için onu ancak bir şey duyduğumuz zaman heyecanlanıyoruz.
Üstad, Barla Lahikası’nda şöyle der:
“Bu kardeşimin bu hissine iştirak etmiyorum. Rıza-yı İlâhî kâfidir. Eğer O yâr ise, herşey yârdır. Eğer O yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri, istihsanı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli iptal eder. Eğer müreccih ise, o ameldeki ihlâsı kırar. Eğer müşevvik ise saffetine izale eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet olarak, istemeyerek, Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesîri namına kabul etmek güzeldir ki, [وَاجْعَل لِّي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ ] Şuarâ Sûresi, 26:84] buna işarettir.” (Barla Lahikası. S.78)
FELSEFE KISKACINDAN KALBİ TESLIMIYETE
Bizim teslimiyetimiz okulda okuduğumuz felsefi temellere göredir. Onun dışında bir şey geldiğinde, ona uyduğu zaman kabul ediyoruz. Uymadığı zaman bir "acaba" koyuyoruz. Misal: Resulullah (sav) parmakları arasından su fışkırıyor. Bizim bildiğimiz su musluktan olur. Oysa bir insan düşünün ki bütün cesedi vahiydir, nurdur. Bugün gözü lazerle düzeltiyorlar, lazer bir ışıktır. Lazer nerde kaldı, o nuraniyet nerde kaldı? Sahabe onun peygamber olduğuna inanmış. Ayet diyor: [قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ] (الْكَهْفِ: 110). İnnema beşer, ama vahyolunan bir beşer. Vahiy geldiği zaman o yükün altında Resulullah (sav) öyle bir ezilirdi ki; dizi Hz. Ebubekir’in dizi üstünde olunca Ebubekir’in dizi çökerdi.
24. Söz’ün 2. dalında Zühre, Katre, Reşha temsili vardır. Biz felsefe ile büyümüşüz, kafamızın koordinatları o. Onun için tam bir teslimiyet kolay olmuyor. Teslimiyet, büyük bir mücahede ister. Üstad, Eski Said’den Yeni Said’e dönerken; "Kendimi kâh minarenin başında, kâh kuyunun dibinde gördüm" diyor (Mesnevi Nuriyye s.75). O felsefi şeylerden silkinmek için kafasının içini açıp ateşe verip yakıyor. O koordinatları değiştirmek çok kolay bir şey değildir.
RISALE-İ NUR’UN ŞEFKATLİ CERRAHİSİ VE DÖNÜŞTÜRÜCÜ SIRRI
Üstad bizim için yavaş yavaş, incitmeden o ameliyat-ı cerrahiyi yapıyor, o koordinatları değiştiriyor. Mesnevi’nin başında "Devamlı oku" der. İtizarda ne diyor: "İ’lem: Bu risale bazı Kur’an ayetlerinin şuhudi bir nevi tefsiridir. Görmediğimi yazmadım." İçindeki meseleler Furkan-ı Hakim’in bahçelerinden koparılmış çiçeklerdir. İbarelerdeki işkal ve icaz seni ürkütmesin. Kur’an'daki [له ملك السماوات والأرض] gibi tekrarların sırrı sana açılır. Nefsin temerrüdünden de korkma! Zira benim mütemerrid ve zorba nefs-i emmarem, bu risaledeki hakikatlerin gücü karşısında tezellül ile boyun eğdiği gibi, şeytan-ı recimim de pes ederek sinmek zorunda kaldı. Senin nefsin benimkinden daha asi olamaz." (Mesnevi-I Nuriye s.359)
Biz bazen okumak yerine övünmekle iktifa ediyoruz. O bizi aldatıyor.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.