Hüseyin YILMAZ
Tahir Paşa'nın Kızı, Hususî Konak ve Bin Altın Reddedilebilir mi?
Kop'ta —Bulanık— kaldığı on gün boyunca mutad bir tarz tutturdu. Çoğu zaman Acem Ağa veya adamlarıyla, önceden tesbit ettiği bir köye gidiyor, yakın civarlardaki bütün âlim, şeyh ve hocaları davet ediyor, saatlerce ilmî müzakere, münazara ve sohbetlerde bulunuyordu. Sorulan bütün suallere beliğ ve ikna edici cevablar veriyordu. Bazen cerbeze ve enaniyetin sebebiyet verdiği tartışmaları maharetle idare ediyor, kontrolden çıkmasına müsaade etmiyordu.
Alimlerdeki ilmî enaniyet, bazı şeyhlerdeki tasannu ve taassub hemen her yerde, her zaman karşılaştığı şeylerdi. Bir bakıma da alışmıştı artık, şaşırmıyordu. Bu vaziyet Medresetü'z-Zahra ve fen ilimleri ile din ilimlerini birleştirme, aynı potada eriterek ders verme düşüncesini pekiştiriyor, emelini canlı tutuyordu. Her toplantının son kısmını hayatının maksadı haline gelen bu tasavvura ayırıyor, yapmak istediklerini uzun uzadıya, detaylarıyla anlatıyor, ardı arkası kesilmeyen sualleri tekrar tekrar cevablıyordu.
Van'dan uzaklaştırılmış, Horhor Medresesini kaybetmiş olmasına eseflendiği vakitlerde bile daha kuvvetli bir telkinle ümidlerini koruyor, bu haksızlığın devam etmeyeceğine olan inancını muhafaza ediyordu. Ya Tahir Paşa'yı Van'dan göndermenin bir yolunu bulacak, ya da İşkodralı bir şekilde yanlışından dönecek, haksızlığı sebebiyle özür dileyecekti.
Düşünce ve hayalleri muhatablarına uçuk gelse de yılmıyordu. Onlar da ikna ve ilzam edici izahlarını reddetmek yerine, dudak uçlarından sarkan zayıf tebessümler ile gözlerinden uçuşan tereddüdlü bakışlarla ruh hallerini belli ediyorlardı. Asırların kabul ve alışkanlıklarından insanları koparmanın zorluğunu görüyor ancak vaz geçmiyordu. Hakikatin mutlaka tecelli edeceğine, hakkın galib geleceğine bütün ruhuyla inanıyordu. Yeter ki, tahakkuku için çalışan, mücadele eden birileri olsun.
İlk günün aksine geceleri artık konağın damında geçiriyordu. Ağustos sıcakları tepedeki taş konakta bile rahatsız ediyordu. Dam, nisbeten serindi; gece yarısından sonra üşüttüğü bile oluyordu. Bir tentenin altına yapılan yer yatağının altında birkaç saat uyumanın dışında bütün geceyi ibadet, zikir ve tefekkürle geçiriyordu.
Bazen sırtüstü uzandığı yerde uzun uzun gök yüzünü seyrediyor, elini uzattığında koparıp alabileceği üzüm salkımlarını andıran yıldız kümelerine dalıyor, milyarlarca yıldızın karmakarışık görüntüsü içinde birbirine çarpmadan devam eden daimî hareketlerini takib ediyor, dümenlerinde insan bulunmayan gemi ve kayıklar gibi tahayyül ediyor, çarpışıp bir kıyameti koparmamalarının arkasındaki ilim, irade ve kudretin nihayetsizliği karşısında gecenin sessizliğini yırtan bir sesle: "Allahu ekber, Allahu ekber!" diyordu.
Cırcır böceklerinin gecenin ürpertici sessizliği içinde büyüleyici bir faslı andıran terennümleri, karanlığa meydan okuyan ateş böceklerinin kafileler halinde damın üstünde uçuşmaları da tefekkür saatlerinin aklî ve ruhî zenginliği oluyordu. Kendisini kainatla, mahlûkatla hemahenk görüyor, bütünün bir parçası olduğunu düşünüyor, bu büyük ahenkli akışı bozmaması gerektiğine inanıyordu. Eşyanın mahiyetine sıklıkla, "fıtrat" diyordu. Bir maksada hizmet eden, bir maslahata bakan, kusursuz bir ilim, irade ve kudretle yaratılmış olup idare edilmekte olan her şeyin muazzam bir fıtratı vardı. Başkasının şöyle-böyle inandığını o âdeta görüyordu. Gözden çok, akıl ve mantığın gördüğüyle amel ediyordu. Akla göre, göz çok daha zayıf, çok daha sınırlıydı; gözün görmediğini en net ve keskin şekliyle akıl görüyordu. Yeter ki, görmek istesin.
Köy hayatından geliyordu, köye âşinaydı. Gecenin bir vaktinde yükselen bir eşek anırması, karşılıklı köpek havlamaları huzurunu bozmuyordu. Ağıl ve ahırlardan yayılan gübre kokusu rahatsız etmiyordu. Aksine çoğu zaman çocukluğunu hatırlatıyor, Nurs'a götürüyor, yolunun düştüğü köylerde gezdiriyordu. Nurşin, Tağ, Pirmis, Arvas, Müküs, Doğubayazıt gözlerinin önünde resm-i geçit yapıyordu.
Ata binmeyi, at sırtında uzun yollar katetmeyi seviyordu. Alaz'ın kibir kokan edası, onun sırtında iken adeta kendisine de sirayet ediyor, hayvanın sırtında yağız bir delikanlı, mağlûb olmaz bir savaşçı gibi duruyordu. Acem Ağa da dahil, girdiği bütün at yarışlarında galib geliyordu. Halk, Seyda'nın yenilebileceğine inanmıyordu. Büyük evliyaların korumasında olduğu, yaygın bir inanç olmuştu.
Bugün Koğak'tan yorgun dönmüştü. Minderin üstüne sırtüstü uzanmış, başını kalın yün halı yastığa yaslamış, dinleniyordu. Üstünde her zamanki kıyafetleri vardı; şal ve şepik giymekten vaz geçemiyordu. Asil bir bey görüntüsü veren şal ve şepiğini tamamlayan çizmeleri, çifte revolverleri, gümüş kaplı sapıyla ışıldayan uzun hançeri, çapraz fişekliği ve mavzeriyle göreni hayran bırakan bir görüntüye sahibdi.
Hemen alt tarafında oturan Acem Ağa'nın Koğak'ta yaşadıkları ilgili suallerini gözleri yarı kapalı vaziyette cevab veriyordu. Bir ara gömleğinin geniş kollarına gözleri takılan Acem Ağa gülerek,
"Kurban, nedir bu kıyafet? Bir bey, bir reis, bir ağa kıyafeti bu! Siz, şöhreti Payitaht'a ulaşmış bir âlimsiniz; yakışmıyor, yakıştıramıyoruz. İlminizle mütenasib bir kisveyi niçin giymiyorsunuz?" dedi.
Deminden beri odada değilmiş gibi sessiz duran Abdulmecid'in başı Acem Ağa'ya döndü. Bakışları, "Ne yapıyorsun Acem Ağa?" dedi. Tedirgin olmuştu, Seyda'nın kırılmasından endişe ediyordu; kırılıp gitmesinden korkuyordu.
O ana kadar yarı kapalı gözlerle Acem Ağa'ya cevablar veren Bediüzzaman, gözlerini açıp doğruldu. Kızmaktan son anda vaz geçmiş gibi gülümseyen bir çehre ile,
"Bak Acem Ağa!" dedi. "Ben bu keyfimi, Tahir Paşa'nın, bin altın ile hususî konak ve kızını teklif etmesi karşısında bile değiştirmedim."
İşittikleri karşısında Acem Ağa şaşkınlığını gizleyemedi:
"Sen ne diyorsun Seyda! Tahir Paşa'nın kızı, hususî konak ve bin altını red mi ettin? Nasıl olur?" dedi.
Abdulmecid'in de şaşkınlıktan gözleri faal taşı gibi açılmış, ağzı kulaklarına varmıştı. İmkânsız bir şeyle karşılaşmış gibi duruyordu.
Molla Said, tekrar uzandı. Çehresinin en unutulmazı gözleri yeniden kapanırken,
"Olur Acem Ağa, olur!" dedi.
Not: Kutub Yıldızı II'den kısa bir bölüm.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.