Tahsin GÜLHAN

Tahsin GÜLHAN

Hakikat Ehline Dair: Yeniden İnşa ve İhya Sürecini Düşünme Teklifi-1

A+A-

I. ASIL MESELEYİ HECELEMEYİ DÜŞÜNMEK

Yaşadığımız dünyada insanlık yaygın ve baskın biçimde seküler ve dijital karakterli umumi bir musibetin tasallutuna maruz kalmıştır. Milletler, cemaatler, aileler, yetişkinler, gençler, çocuklar ama her kesim bir şekilde etkilenmektedir. Her duyarlı bünye, bu normali zorlayan halden bir hayli muzdariptirler ve muzdaribiz. (1)

Şunu anlamış olmalıyız ki, iş bu kahırlı ahval, bu seküler ve dijital karakter bir önceki hali muhal kılan yeni bir hal, pis bir gerçeklik bambaşka yeni bir durum, yeni bir mesele demektir. Bu yeni hali anlamadığımız ölçüde meselenin uzağındayız demektir. O vakit eskinin tesellisiyle kendimizi tekrar eden avutan bir figüre dönüşmekten kurtulamayız.

Asrın muasırları olarak bizler de bu menhus halden bir oranda etkileniyoruz. Aidiyetimiz itibariyle daha özelden meseleye bakınca, Eski Said ve sonrası Nur Hizmeti olarak sembolik ifadesiyle kara "Kış" (1909 -1950) Milletin İktidarı ve sonrasıyla göz kırpan "Bahar" (1950- 2016) neşesi derken, bütün maddi imkanlara rağmen bahtımıza adeta kavurucu çöl sıcaklığında bir "Yaz" (2016 ...) mevsimi düştü. Bir manada rehaveti, şaşkınlığı, acziyeti yaşarken ciddi manada manen bunalıyoruz.

Düşünülsün ki, dün (Bahar) risalelerle müşerref olan birisi, bir Nur Talebesi, neredeyse sülalesini hizmet halkasına katarken; bugün (sıcak Yaz) hizmet halkasındaki Nur Talebeleri çocuklarını o halkada tutmakta ciddi manada zorlanıyor, en iddialı olduğumuz noktadan ve büyük vazifeye üstlenen daireden kayıplar veriyoruz.

Meselenin muhataplarına ve ihtiyaç boyutuna bakan yönüyle, küçük daireden büyük daireye dönük, hayati meselelerimiz var:

İlki daha çok içe dönük olarak, cemaat (metne bağımlı okuma yapanlar) yaş ortalamasının giderek yaşlanması, diğer veçhesiyle gençlerin katılımının giderek azalması meselesi.

Ne var ki hanemizdeki çocuklarımız, torunlarımız da dahil, hakikatlerin esamesi okunmayan, okuyunca anlamayan ve elimizden kayan bir neslin yangınının alevleriyle yanıyor olmaktan başka pek de bir şey yapamıyoruz. Ama, Rahmet-i İlahiyyeden ümidimizi kesmeden, illa ki bir şeyler yapmalıyız.

Bu yangın sadece kurbanının şeklini, şemailini, örtüsünü değil; iffetini, ahlakını; yalnız mutat tesbihatını, namazını değil maazallah imanını; bedenini değil, Allah esirgesin ruhunu, canını; münhasıran dünyasını değil, ahiretini de heba etmenin ciddi riskini, elim neticelerini taşıyor.

Meselenin vahim tarafı bu hengamede küçük küçük nice mahrem, elemli hikayelerimizin birikmesi bir tarafa yer yer kalıcı manevi hasarlar oluşması, göz göre göre kurban(lar) veriyor olmamızdır.

Misalen hepimizi sarsan Enes Kara vak'ası. Umulmayacak şekilde ateist olarak intihar eden Enes Kara, manen ve maddeten intiharıyla cemaati cenazenin ev sahibi yapmıştır. Köklü bir cemaatin, çeyrek asırlık Nur Talebesinin evinde, evin çocuğu sanki de "altın vuruşla" ateist oluyor ve aynı vuruşla cemaate ait bir dershanede intihar ediyor. Tekmili bozulmuş yaygaracı güruhun aleyhinizde yürüttüğü istismarcı yaygarası da cabası. Bununla birlikte belirtmeliyiz k burada asıl mesele başkasının ne yaptığı değil, bizim ne yapıp yapmadığımız, daha önemlisi bundan böyle yapılması gerekeni yapıp yapmayacağımızdır.

Evet vaki tehditten ve tehlikeden korkmayalım ama titreyelim, zinhar es geçmeyelim! Zira bu elim hadise gelmiş ve gelmekte olan külli bir musibetin uç vermesi endişe verici bir işaretidir.

Dikkat isteriz! Maalesef vak'a cemaatin en iddialı olduğu yerden, "imanı kurtarma" misyonundan, "küçük dairesindeki büyük vazifesi"nin merkezinde, hizmet mekânında vuku bulmuştur.

Aklı selim gereği evvela olup biteni sarahaten anlamak durumundayız. Mesela bu noktada "bu hal neyin nesi, olan ne, durum nedir?" sorusu genel ve özel ölçekte durumu ve durumumuzu anlamayı mümkün kılabilir.

Bu doğrultudaki durum tahlili, olan ve olası yönüyle meseleyi vuzuha kavuşturma, bundan sebepte varlık gayemizi hedef alan tehdit ve tehlikeleri tespit etme, aciz kaldığımız cihetleri fark etme, zayıflayan yanlarımızın ne olduğunu anlama, bilme, tanımlama cehdidir. Buradaki sonuç ve göstergeler bizim hadiseye vereceğimiz tepkinin yönünü ve ağırlığını tayin eder.

Mesela, sorunlarımızdan biri de Risale-i Nur okumalarının ekseriyetle "cevşenleşmesi”, malumat nevinden sıkıştırılmış bilgi yığını, içe dönük korumacı, bir kısır döngü içerisinde kalma, pasif bir evreye evrilme ihtimali var.

Etki alanı bakımından hakim manada Risale-i Nur ve Hizmeti, nimet-külfet ölçeğinde dün olduğu gibi ne kendi gündemini belirleyebiliyor, ne de, hayatın içinden misyonuna ve keyfiyetine bakan yönüyle gündeme karşılık, müessir bir etki, fark edilir bir çıkış, bir katma değer üretebiliyor.

Gelinen noktada, mevzi gayretlerin dışında Risale-i Nur eczalarından insanlığın ihtiyaçlarına karşılık gelen, meselelere çözümler üreten, genel kabul gören cemaate mal olmuş kurumsallaşan belirgin bir organizasyon, bir yapı yok gibi.

Yüksek müsaadeyle, içe dönük genel bir özeleştiri sadedinde ironik bir dille söylersek mesela, muktezayı hale mutabık olmayan dilimizi, tesirsizleşen ifadelerimizi, yetersiz kalan içeriğimizi, belki "demode" olan tarzımızı, hale uygun olmayan kalıplarımızı, işe yaramayan kalabalıklarımızı, ahkam kesen softalıklarımızı, arabeskleşen hallerimizi, rehavete kapılan miskinliklerimizi, tekellüflü tevillerimizi, temsil düzeyi düşük kalan hallerimizi, kendimizden ibaret kalmadan dershanelerimizi, klikleştirdiğimiz nurculuğumuzu, şahsiyet odaklı "şeyh"e dönüştürdüğümüz üstadımızı, ağır abi tavırlarımızı, araçsallaştırdığımız amaçlarımızı, külliyatı babamızın malıymış gibi tasarruflarımızı, kendimiz söyleyip kendimiz işittiğimiz ezberlerimizi, içi boşaltılan vecizelerimizi, ağır molla hallerimizi, mekan bağımlı hizmetimizi, tavşan doğuran dağ gibi yüksek payelerimizi, nimet külfet ölçeğinde sergilediğimiz çelimsizliğimizi, deve kuşu misali "kemiyet" ve "keyfiyet" değerlendirmelerimizi, emekli olmuş züğürt tesellilerimizi, başka kitap okunmamalı tavrımızı, felsefi düşünceyi bütünüyle reddiyemizi, metin "bağımlı" dersimizi, çetinleşen sürecimizi, kişileştirdiğimiz meselelerimizi, hülasa hale uygun olmayan klişelerimizi, kimi geçersiz reçetelerimizi, anlam kaybına uğrayan neslimizi, makamları karıştıran yeni yetmeliğimizi, dijital gerçeği karşısında analog kalmamızı ve benzeri bir şekilde sorun teşkil eden hallerimizi gözden geçirmekte yarar var.

Yaşadığımız netameli süreci ve sorunları veri aldığımızda, yani yeni hal, vaki durum ve çok yönlü meseleler karşısında ikinci önemli sorumuz "Bu gidiş-le nereye?" olacaktır. Sahi bu gidiş nereye?

Rahmani tasarrufa olan itikadımızı, ümidimizi saklı tutarsak, sebepler dünyasında, insana bakan yönüyle, cüz-i irade (şart-ı adi) etkisinde, mevzu bahis olan yeni hal-durum seyrinde, olup bitene ve gidaşata bakarsak bilgimiz, düşünme ve anlama idrakinde "bu gidiş-le nereye?" sorusu, ilgilisine, sorumlusuna, yetkilisine ciddi bir not düşmektedir.

Öyle ki, halihazırdaki seyrimize, olup bitene ilişkin bize durumun, halin, gidişatın iyi olmadığını haykıran kırmızı alarmlı bir sorudur bu!

Bu soru bizim, çevredeki değişim ve gelişime paralel, velev ki elimizden geleni yapmış olsak da, vasat seviyede yaptıklarımızın kifayetsizliğiyle birlikte, hangi frekans ve ölçüde etkilendiğimizi, o etki ile muhtemel bir neticeyi tahmine ilişkindir.

Mesela, hikmet gereği verili dünyada, insanın cehdine bakan yönüyle bir iddia, bir ideal ve manevi bir vizyon olarak "gelecekte en gür sada İslam'ın sadâsı olacaktır" müjdesi "bu gidişle" ne yana düşer?

İşte tam da bu noktada, hakikat ve gerçeklik içerisinde ufka bakan istikamette, Üstadın gayesi, iman hizmetinin muvaffakiyeti ve "İslam'ın gür sadası" çizgisinde içinde olduğumuz noktada ehemmiyetli bir diğer sorumuz şudur: "Biz gelecekte nerede olmak istiyoruz?"

Şöyle ki bu soru, ana gayeye ulaşmaya sekte vuran elverişsiz yeni hal-durum karşısında, etki alanımız içerisinde, cüz-i irade dairesinde, arzu edilen netice lehine bir vaziyet alışı öngörür.

Diğer yönüyle büyük iddianız karşısında rutin işleyişin, vasat performansın, hatta "elinden geleni yapmanın" ilerisinde hale ve ideale uygun daha iyi, daha farklı, daha yetkin, daha tesirli, daha başka nasıl yapabiliriz"in izini sürer; hizmetin beklentiyi karşılayacak tarzda, samimiyette, doğrulukta, usulde, estetikte, uygunlukta, cehd ve gayrette tesirli, keyfiyetli etkinliklerin, hizmetin yani "yapılması gerekenin yapılmasını" şart koşar.

İnsana bakan cihetten iddiamıza, idealimize, vizyonumuza yönelik, bizi ona göre vaziyet almaya, inisiyatif kullanmaya, yani cehd ve gayrete çağırmaktadır.

Hâkim bir iradeyle, etki dairesinde meseleye doğrudan el koyma, muhtemel menfi sonuçları mümkün mertebe defederek, durumu müspete çevirme emeli taşır.

Burası netleşmesi halinde usul ve metoda, yol ve yönteme dönük "Nasıl yaparız?" sorusuyla işi oldurmanın "nasıl"ını düşünmemiz icap eder.

Oradan hareketle mesela sebepler tahtında imkân dahilinde kaynak ve kabiliyetimiz iyi, doğru bir biçimde nasıl, hangi yolla daha iyi değerlendirebilir, istihdam eder, daha "tesirli" kılabiliriz?

Yine bu bağlamda düşünmek bize, maksat, "gelecekte en gür sada İslam'ın sadâsı olacaktır" müjde, ideal ve iddiaya matuf hizmetin taşıyıcı unsurlarını muhkemleştirmeyi, yenilenmeyi, gerekirse yapılanmayı, duruma göre konumlanmayı, cari bir usulde hareket tarzını, kolaylaştırıcı vasıtalarını vb. etki ve etkinlikleri ele almayı, oluşturulan yol haritasıyla planlı, programlı hareketi gerekli kılar.

Yaşadığımız menfi sürecin muhtemel tehdit ve tehlikelerden korunmak için, aynı delikten defaten ısırılmamak için, tekerrüren yüklü, kahırlı faturalar ödememek, musibetin etkisini azaltmak, hadiselerin tesirini kırmak, hal çaresi bulmak, umulan ideale kanatlanmak için iyiden iyiye müşterek akılla düşünmeliyiz.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, gaye-vasıta denkleminde ehem ve mühimi gözeterek, amacı, araca buna karşılık aracı amaca dönüştürme yanılgısına düşmeden bunu yapabilmemizdir.

Hakikatin zati değerini, meselenin geniş izahını saklı tutarak, biliyoruz ki, hakikatin ve varlığın hikmeti gereği, iman insanı insan kıldığı için; namaz, namaz kılanı manen kıldığı için; ilim insanı alim kıldığı için; kelam kemale vesile olduğu için hikmetlidir, anlamlıdır veya manasını tamamlar.

Varlık hiyerarşisinde varlıkların en şereflisi, mesajın muhatabı, emaneti üstlenen ve kainatın mihrak noktası insandır. Beri taraftan beşeri yapıp etmelerin mihrak noktası insan olması esasında, hakikat ve gerçeklik ölçüsünde insana dönük olmayan, insanı terennüm etmeyen, hakikati ve insanı araçlaştıran gayretler, manevi mesuliyeti bir yana, mana kaybına uğrar ve havada kalır demektir. Şu halde ölçü dairesinde bütün iyi niyetimize rağmen, hakikatiyle insanı anlamayan neyi anlamış olur, gerçeğiyle insana vakıf olmayan neyin vakıfıdır veya insana o nispette dokunamayan bir hizmeti nasıl anlamalıyız?

Dip Not:
1)https://www.risalehaber.com/sanal-nesil-gercegi-23338yy.htm

(Devam edecek)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
16 Yorum