Habibi Nacar YILMAZ
'Lâkayd Kalsak'
Muhatap olduğumuz bazı hâller, sarıp sarmalayıcı olduğu gibi; bu, bazı kelime ve cümleler için de geçerli. Zamanımızın birkısmını geçirdiğimiz dükkânda, bunun çok örneklerini görüyor ve yaşıyoruz. İş yerine gidip selam veren müşterinin, selamına lâkayd kalan iş yeri sahipleri bile oluyormuş. Bizim, mukabele ve müşteri karşılama tarzımız, devamındaki tavır ve sözlerimiz çok rahatlatıcı ve netice de verici oluyor. Çok sonraları bile, bunun meyvelerini görüyoruz. Daha yakında bir müşterimiz, bu konuda dert yandı.
Aynı şey, hizmet mekânları ve ders zamanları için de geçerli. İlk gelenin zihninde bıraktığımız müspet veya menfi intiba, kaybolmuyor. Hatta yıllarca sürüyor. Özellikle sahada çalıştığımızda anladık ki bir defa derse katılıp ders dinleyerek istifade eden veya bir arkadaşımızla muhatap olup üzerinde müspet intiba bırakılan bir şahıs, önemli bir mevkiye gelmiş; sana yardımcı oluyor. Bu tarz arkadaşlarımızın çok yardımlarını, teşviklerini ve hüsn-ü kabullerini gördük. Onun için küçük bir gülümseme, müspet tavır, aklı hissedâr eden bir izah, senin tahmin edemeyeceğin bir zaman ve mekânda, birimizin karşısına çıkıyor. Şahs-ı manevinin bir ferdisin ama muazzam bir hizmetin hamili ve müzahirisin. Hatt-ı hareketini ve tanzimini bu manayı düşünerek ve hissederek belirlemek önemli.
Nurları şöyle bir taradığımızda, başta İhlas ve Uhuvvet Risaleleri ve lahikalardaki bazı mektuplar, tam bir rehber niteliğinde. İman dersini Nurlardan tedris ettiğimiz gibi, hizmet düsturlarını da yine onlardan almak durumundayız. Zaten Nurları bir yönüyle biricik kılan en önemli hususlardan biri de bu hizmet düsturlarıdır.
Evet, böyle bir girişten sonra, insanı aklından veya kalbinden yakalayan başka bahis yahut cümlelere sözü getirmeye çalışacağım. Bu yazıyı yazdığımız günü, Arsin ilçesinde bir Kur'an kursuna sohbet için uğradık. Yüzün üzerinde gençle birlikte ders yaptık. Nurlardaki bazı cümlelerin akılları yakaladığını ve zihinlerde derin izler bıraktığını orada da müşahede ettik. Bir sene önce gitmiştik aynı mekâna. Bir sene bile unutamadıkları kısımlar oldu gençlerin. Hatta bir gencimiz, dört sene önceki okulunda dinlediği dersi bile unutamadığını söyledi.
Bu hafta Trabzon'un umumî dersinde, 22. Söz'den okundu. Dinleyip geçemeyeceğiz herhalde, dedim içimden. Devamında, tekrar mütalaa etmeye, derinleşmeye çalıştık. 22.Söz'de geçen bazı cümleler eskiden beri dikkatimizi çekerdi, unutamazdım.
Bunlardan biri "Lâkayd kalmak" ifadesi. Umumî hastalığımız değil mi lâkaytlık?
Dünyevî veya uhrevî lâkayıtlıklar, ihmalleri getiriyor. Birbirini tetikleyen, besleyen ihmaller de telafisi zor neticelere götürüyor insanı. Satış sonrası hizmetin önemli olduğu bir işletme işimiz var mesela.Müşteriye verilen bazı sözlerimizin ihmali veya sözümüzün devamındaki lâkaytlıklarımız yüzümüze vurulduğunda, zor durumda kalıyoruz. Güvenin zedelenmesi, sende kalmıyor. "Bunlar zaten böyledir." dedirtiyorsun. Verdiğimiz randevuların zamanlarındaki lâkayıtlılarımız da buna dahil.
Fakat bir ihmal ve lâkaytlıklarımız var ki kabre kadar devam etmesi hâlinde, telafisi yok. Dünyevî ihmal veya lâkayıtlık telafi edilebilir, zararları tazmin edilebilir. Fakat bu lâkayıtlığın telafisi yok. 22. Söz'den devam edelim.
"Hem koca bir âlemi..... ibret-nüma mu'cizatlarla donatan bir Zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. O'nu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmekliğimiz lazımdır.
Öteki adam dedi: İnanmam böyle bahsettiğin gibi bir Zât bulunsun ve bütün âlemi tek başıyla idare etsin.
Arkadaşı cevaben dedi ki: Bunu tanımazsak, lâkayd kalsak, menfaati hiç yok, zararı olsa pek azimdir. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa, pek azimdir. Onun için O'na karşı lâkayd kalmak hiç kâr-ı akıl değil."
İtiraf edeyim ki bu fakirin de bazı lâkayıtlıkları oluyor. Bunlar da asabiliği getiriyor. Kendimi kızgınlığım, etrafıma kırgınlığı doğuruyor. "Kalbin kasavetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsûfa tutturur." cümlesi herhalde bizim bu hâletimize bakıyor.
Üstadın, masum çocukları ondan üstün görüp Emirdağ Lahikasında geçen "Kırk yaşında lâkayd bir adam" nitelemesi var ki bunun üzerine zamanında bir yazı da yazmıştım. Bu niteleme de aklımdan çıkmaz.
Kırk yaşındasın ve lâkaydsın. Bu lâkaytlık ne vakte kadar devam edecek arkadaş? Yıllar sonra karşılaştığım bir liseli arkadaşım, lâkaytlığına karşı bulduğu çareyi "Ömrümün sonuna doğru kendime gelirim, ihmallerimi amellere çeviririm; tövbemi de yaparım." cümlesi ile ifade etmişti. Şu anda senin gayretine engel olanlar, hem de ne zaman biteceği bilemediğin ömrünün sonuna doğru mu sana müsaade edecekler, dedim arkadaşa."Ne vakte kadar, zâîlât-ı fâniyeye ihtimam ve bâkiye-i daimaden tegafül edeceksin." diye de ekledim.
Evet dostlar, "Ben bütün rahatımı, keyfimi O'nu düşünmemekte görüyorum." diyen lâkayd birine Üstad, 22. Söz'ü ders olarak veriyor. Bizim de lâkaytlığımızı, ihmallerimizi telafi için bu sözü mutalaaya devam etmemiz gerekecek. Çünkü her şeyin başı, tevhitte derinleşmek. Bir yazımızı daha, bu söze ayırmaya devam edeceğiz herhalde. Derinleşmeye devam yani.
Selam ve dua ile.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.