Habibi Nacar YILMAZ
Cemalullah'ı görmek için, ahireti mi bekleyeceğiz?
Evet, gerçekten ahireti mi bekleyeceğiz? Yani Cenab-ı Allah'ın cemali (güzelliği) sadece ahirette mi tecelli edip görünecek bize? Eğer öyleyse, dünyadaki güzellikleri kime vereceğiz o zaman? Bu güzellikler, başka bir güzelden mi geldi ki asıl güzeli görmek için cenneti bekleyelim?
Hocalarımız, çoğu dualarında işin içine dünyayı, daha uzun ifade ile umum kâinattaki güzelliği katmadan "Allah'ım ahirette cemalini göster bize." diye yakarış cümleleri kuruyorlar, farkındaysanız. Anladık da zamansız olan Cenab-ı Allah'ın güzelliğini müşahede, bizim için ahirete niçin kalsın ki? Bu duanın "Allah'ım dünyada gölgesini gösterdiğin güzelliklerin ahirette aslını göster." şeklinde olması daha isabetli olmaz mı?
"Bize burada tattırdığın leziz nimetlerini orada (ahirette) yedir." cümlesini "Burada bize gösterdiğin gölge hükmündeki güzelliklerin asıllarını ve membalarını göster." dememiz, daha isabetli. Asıl mesele, gölgesini gördüğümüz cemal ve kemâlin asıl membasını görebilmek için, ne yapmamız gerektiğidir. Bu dünyada, bu gölgelerin nereden geldiğinin farkında olmayan, ahirette o cemal ve kemâli, yani bu gölgelerin membalarını görebilir mi acaba? Görmek için, istihkak kesbetmek gerekiyor öncelikle. Yani, o cemal ve kemâli, dünyada iken görmek; gölgeden asla, zerreden şemse, ışıktan asıl ışığa intikal edebilmek gerekiyor. Yani önemli olan, asıl membayı, kaynağı görebilmeye istihkak kesbedebilmek.
Dünyada bu güzellikleri görebilen, insandan başka hayvanat cinsinden misafir mahluklar da var. Fakat hangisi güzellikten anlar ki? Bir kediyi ya da yüz kadar maymunu muhteşem bir sanat eserinin karşısına götürsek, belki seyrederler ama nasıl bir güzellikle karşı karşıya olduklarının farkında olabilirler mi? Bir maymunla yüz sene uğraşsak, maymuna "hayret" gözlüğü takabilir miyiz? Maymuncu olduğu bilinen birinin "İnsanların atası maymundur diyoruz, ama yıllarımızı verdik bir maymuna "ah!" bile dedirtemedik." itirafını okumuştum bir zamanlar. Bir "ah!" bile diyemeyen maymun, sanat karşısında "hayret" diyebilir mi?
Hayret, takdir, beğenme ve bunları ifade edebilme gözlüğü, meziyeti, melekût âlemini saymazsak, sadece insana verilmiş. İnsana verilmiş ama insan da "gözünü açarsa" bu güzellikleri görebiliyor. Yedinci Şua'nın başlarında geçen uzun cümlenin "Bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen her bir misafir, 'gözünü açıp baktıkça' görür ki..." kısmı, hep dikkatimi çekmiştir. Gözümüz kapalı mı ki açıp da bakalım, derdim içimden. Devamını okudukça ve bunu düşündükçe "gözünü açmak" daha iyi anlaşıldı.
Evet, dünya "keremkârâne bir ziyafetgâh" ama bunu ancak gözünü açarak, dikkatle bakanlar görebiliyor, veya anlayabiliyor. Hakezâ "sanatkârâne bir teşhirgâh... şevkengizâne bir seyrangâh ve temasâgâh..." Ama gözüne basiret, aklına hayret gözlüğü takıp ülfet perdesini yırtarak bakarsan öyle görünüyor. Dünya memleketindeki güzellikleri ülfet perdesini yırtarak böyle seyredebilirsen; bunların membalarını, asıllarını; gölge hükmündeki bu güzellik ve lezzetlerin kaynağını, aslını ahirette görmeye hak kazanacaksın. Daha doğrusu; ibret, hikmet ve dikkatteki derecenle, ahiretteki dereceni sen tespit etmiş oluyorsun.
Hadîs meali olarak hatırladığım diğer cümle ise "Allah'ın yanındaki itibarın, O'nun senin yanındaki itibarına bağlı. O'nun marziyatına ne kadar itibar edebiliyor, onların ifasında ne nispette heyecan duyuyor, tefekkür edebiliyor ve tefekküründe ne kadar derinleşebiliyorsun, Allah da sana o nispette değer veriyor."
Bütün bu manalara tercüman olan ve 8.Şua'nın sonunda geçen bir paragraf var. Risale-i Nurlardan zihnime çakılan kısımlardan biri de burasıdır. Aynen yer veriyorum.
"İnsan nur-u iman gözlüğü ile bakarsa, insanların kâinat sergisinde teşhir edilen garip,acib kudretin mucizelerini görmek ve mütalâa etmek için, Sultan-ı Ezelî tarafından gönderilmiş mütalâacı olduklarını anlar. Ve bunlar o MU'CİZENİN DERECE-İ KIYMET ve AZAMETİNE ve SULTAN-I EZELİ'NİN AZAMETİNE DERECE-İ DELÂLETLERİNE KESB-İ VUKUF ETTİKLERİ NİSPETİNDE DERECE ve NUMARA ALDIKTAN SONRA, yine Sultan-ı Ezeli'nin memleketine dönüp gideceklerini anlar ve anlayış nimetini kendisini ihsas eden iman nimetine elhamdülillah diyecektir."
Demek, numara almaya geldik dünyaya. Peki, numarayı neye göre alıyoruz? Vukufiyet derecemize göre alıyoruz. Neye vukufiyetimiz olacak? Bu mucizeler, garip ve antika sanatlar, kimi gösteriyor, kime işaret ediyor, kimin varlığına delil oluyor? Durmadan gelip geçen bu güzeller, güzellikler, kimin güzelliğini bize tarif ediyor? İşte, numarayı almak için, bu dünyaya gelen bir insan durmadan gelip geçen, bir görünüp bir gizlenen ve görünmeye devam eden bu güzel kâinata bakan bir insan "Bu saray, bir âyinedir, başkasının cemalini, güzelliğini ve kemâlini göstermek için, böyle süslenmiş." demekle bir derece almış oluyor. Aldığı dereceyle ahirette de bu güzelliklerin kaynağını, bunların nasıl bir güzelden geldiğini görür ve o güzeli seyreder.
Bu dünyada, bu mucizevi ve güzel tanzim edilmiş sarayı temaşa edip buradan saray sahibinin hünerlerine ve güzelliğine intikal edemeyen, O'na gözüyle görür gibi inanmayan, ahirette CEMALULLAH'I göremez. Ahirette cemali görmek, o cemalin ayinesini bu dünyada görmeye bağlı. Böyle bir insanın Cemalullahı görmek için ahireti beklemesi gerekmez ki. Müşahedesine takılan her güzelin, zaten Cemalullahın bir tecellisi olduğunu bilir. Her mükemmelliğin O'nun mükemmelliğini bildirdiğini görür ve anlar. İşte, bu anlamak keyfiyeti, onun KESB-İ istihkak derecesidir. Onun bu dünyaya gönderilme gayesidir. Nasıl kâinatı O'nun isimleri olmadan izah edemeyiz, O'nun güzelliğinden geliyor, demeden de kâinatın güzelliğini izah edemeyiz.
Evet dostlar, Cemalullah'ı görmek için, ahireti beklemeye gerek yokmuş. Şu anda görmekte olduğumuz güzellikler, sermedi bir cemalin ışıklarıdır ve bütün güzeller bu güzelden gelmektedir. Bir çiçekte görünen güzellikte esma'yı okuyamıyorsan, rûy-i zemine bak, o da bir çiçektir. Zemin, nazarını dağıtıyorsa; bahara, semaya yönel. Cephesinde bütün esma'nın yazılı olduğu insana; oradan garip ve ince sanatlarla süslenilmiş bir saray olan âleme muallim olarak tayin edilen "Güzeller güzeline" (ASM) bak, nazarını çevir. Onun davetine iman ve ubudiyet güzelliği ile mukabele et. O zaman güzelliğin memeri değil, mazharı olur; ebed âleminde de nazlı bir misafir seyirci olmaya devam edersin.
Selam ve dua ile.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.