Erdem AKÇA
İlim ve nur ilişkisi-3
Her namaz ve secdesi bir nûr, her orucu bir kudsiyet olan böyle bir mümin, tevhidi kudsiyet ve nuraniyetiyle hem iç dünyasına yerleştirir hem dış dünyaya bunu hissederek uygular. O vakit kâinatın Allah’ın kudsiyet, selâmet, emniyet vericiliğ, himaye edicilik, izzet, cebbâriyet ve mütekebbiriyet sıfatlarıyla kurulduğunu görür. Tevhidi hissetmek, her canlı ve cansızı, Allah’ın ona çizdiği bir kaderi yaşıyor olarak görmek, ona bütün kâinatı kazandırır. Üstad Bediüzzaman bu manada şöyle der:
Eğer Allah’ı buldunsa,
Bütün eşya senindir gör!
Eğer Mâlikü’l-Mülke memlûk (köle) isen,
Onun mülkü senindir gör! ”[1]
Bu seviye, Allah’ı tanıyan ve Onu bütün kalbiyle seven bir Allah dostunun sözüdür. O, insanlığın verdiği ünsiyet edicilikle, hakiki bir insan olduğu için der ki: “Benim Rabb-i Rahîmim dünyayı bana bir hâne yaptı. Ay ve güneşi o hâneme bir lamba ve baharı, bir deste gül, yazı bir sofra-i nimet ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve nebatâtı o hânenin zinetli levâzımatı yapmıştır.”[2] Bu güzel his, tevhidi tam yakalamayanlarda zaman zaman gidip karanlıklı, hüzünlü ve perdeli hallere yol açar. Bu yüzden Üstad Bediüzzaman yukardaki şiirin devamında şöyle der:
Eğer hodbin (kendine âşık) ve kendi nefsine mâlik isen,
Bilâ-addin (sayısız) belâdır, gör!
Bila-haddin (sınırsız) azaptır, tad!
Belâ gayet ağırdır gör! ”[3]
Sonra ene’nin aşıldığı hali, tam nur âlemini ve hakiki tevhidi kazanmayı şöyle anlatır:
Eğer hakiki abd-i Hudabîn ( Allah’a âşık kul ) isen,
Hudutsuz bir safâdır, gör!
Hesapsız bir sevap var, tad!
Nihâyetsiz saadet gör! ”[4]
İlk seviye, küçük ve büyük velilerin kalbinin “Mâlik” ismine mazhariyetini bildiriyor. Son seviye ise, nûr-u İlâhiyle ışıldayan bir ruhun “Sahibü’d-Dünya ve’l-Âhiret” ismine mazhar olmasına işâret ediyor. Bu isme mazhariyetlerinden dolayı bu ruhlaşan ve nurlaşanlara “Sahâbe” denilir. Onlar için bu kâinat, bir “âlem” dir, her yanda nûr-u İlâhiyi “ilim hakikati” içinde görürler. O ilim nurunun her şeyin detaylarına kadar nasıl nüfuz ettiğine hayretler içinde bakarlar. Değil cismiyle, hisleriyle bu ilmin her şeyi kuşattığını, her şeye nüfuz ettiğini, her yerin o ilim açısında bir huzur ve hazırlık noktası olduğunu, bu ilmin dışına çıkmanın imkânsız olduğunu hem sonsuz bir emniyet hem sonsuz bir haşyet ve korku içinde hisseder ve görürler. Kur’an, hayvanların, yolların ve toprakların renklerinden bahsettiği âyetin devamında “İnnemâ yahşallâhi min ibâdihi’l-ulemâ”[5] (Allah’tan hakkıyla korkup yanlışları terk edenler gerçek âlimler ve âlim kullardır) der.
Bu nurlu âlimin ilmi, onda Allah’a ait bir şevk, hem Ona karşı ciddi bir hürmet, hem Ondan şiddetli sevgi dolu bir korku hissi uyandırır. Ki buna, “haşyet” denilir. Haşyet, kulda huşu’ hissini uyandırır.[6] Huşu’ ise, 2 hisse dayanır: Rağbet ve Rehbet.[7]
Rağbet, Allah’ın kemaline karşı aşkla yönelme hissidir. “Ve ilâ Rabbike ferğab”[8] (Rağbetin Rabbine ve Onun kemaline olsun) âyeti bu yönelişi emreder. Rehbet ise, Allah’ın azametinden şiddetli bir şekilde korkmadır. “Ve iyyâye ferhebûn”[9](Yalnızca Benden rehbetle korkun) âyeti bu çekinmeyi emreder. “Havf” denilen korku seviyesinin ileri hali, “rehbet”; onun ileri hali ise, “dehşet” tir. Kur’anın bildirdiği üzere haşyet, dağları, dağ gibi kayaları parçalar. Üstad Bediüzzaman’ın tespit ettiği ve müşhahede ile sâbit olduğu üzere ilim ve hikmetle beslenen bir benlik ve kişilik, yani enâniyet ve şahsiyet bir buz parçası iken gittikçe büyür ve dağ gibi olur. Onun soğukluğu onda mutluluk çiçeklerinin açılmasına ve yaşanmasına engel olur. Onun ilim ve hikmeti arttıkça, benlik ve şahsiyeti Kuzey ve Güney Kutbu gibi kalın bir tabaka halini alır. Tenkitli dili, keskin buzlar gibi herkesi rahatsız eder, incitir. Kibirli ve gururlu hali, samimi ve sıcak halleri sahtekârlık ve dalkavukluk algılatır. Aldıkça ve okudukça büyüyen hali onda cehennem benzeri paylaşımdan uzak, tüketici bir hal oluşturur.
Oysa hakiki ilim ve hikmet kişiye nurlu, sıcak bir dünya getirir. Kişinin iç dünyasında saadet çiçekleri açtırdığı gibi, kişiyi su gibi yumuşak, hayat verici ve temizleyici kılar. Bu noktada Kur’an der ki: “Bu Kur’an, dağlara indirilecek olsaydı, yeminle söylüyorum, görecektin ki, o dağlar Allah’ın haşyetinden, Onun kemalinin ateşinden ve azametinin eziciliğinden bir huşu ile parça parça olacaklardı. Biz bu parlak temsilleri insanların iç dünyalarına, toplumsal bilinçlerine damga gibi basıyoruz, atasözü yapıyoruz. Tâ ki tefekkür edeler, hakikati anlamaya çalışalar. ”[10]
Bu âyetteki haşyet, huşu tabirler gösterir ki, bu temsil enâniyet ve şahsiyeti cebelleşen, dağ halini alanlarla ilgilidir. Çünkü huşu, rağbet ve rehbeti bildiriyor. Sonraki Haşir suresi âyetleri ise, Allah’a muhabbet ve Onun kemaline aşkın sıcaklığını hem Onun ve azametinin ezici ve parçalayıcı korkutuculuğunu bildiren ve hissettiren; kâinatın öncesini ve şimdiki ânını ve geleceğini bildiren 3 Esma-i Hüsna paketi sunuyor:
- Hüve, Allah, Âlim-i Gayb ve Şehadet, Rahman ve Rahîm.[11] (Bunlarla, kâinat ve insan yaratılır.)
- Hüve, Allah, Melik, Kuddûs, Selam, Mü’min, Müheymin, Aziz, Cebbar, Mütekebbir ve Sübhan.[12] (İnsan ve cinler bu hakikatlerle tevhid ve şirk imtihanına tabi tutulurlar.)
- Hüve, Allah, Halık, Bâri, Musavvir, Aziz ve Hakîm.[13] (Gelecek zamana ait yaratışlar bunlarla olur.)
Bütün kâinat bu 3 grup hakikatle okunup anlaşılabilecek bir sistemdir. Sistemin işleme tarzı 2. Grupla anlatılmıştır. Bu isimlerle insanın iman ve teslimiyetle bu sisteme tâbi oluşu, sistemle bütünleşen ve sistemi sahiplenen hale çıkışı anlatılıyor ve gösteriliyor. Hakiki bir ilimle her şeyi bir “âlem” halinde göre bir âlim kulda, Allah’a şevk ve iştiyak duyguları, bu ilmin derinliği, hâkimiyeti, her şeyin Külli Kürsi hakikatinin bir tecellisi olması, özelde kendisinin de kürsilik noktasında en büyük âyet olduğu inkişaf ettikçe artar; hem haşyet ve huşu hisleri de büyür. Bu artış ve büyüme, Allah’ın mahlukatına karşı o ruhta bir mukaddes şefkatin ve gittikçe büyüyen ve her şeyi içine alan İlâhî bir nurun etrafa lamba gibi yayılmasına sebep olur.[14]
Evet, Allah’a karşı aşk nasıl ki kullara karşı merhamet hissini doğuruyor. Aynen öyle de Allah’a karşı şevk de kullara karşı şefkat hissini uyandırır. Aşk ve şevk büyüdükçe, merhamet ve şefkat de büyür. Hz. Peygamber (ASM) hakkında Kur’an der: “Onun kalbinde âlemler çapınca bir merhamet var.”[15] O kalbiyle, o resul bir “ümmi” dir (anne). Hem Onun ruhunda bütün dünya ve âhireti içine alan, mümine ve mümineleri kuşatan bir şefkat bulunuyor. Ki nebi, o şefkati için ümmetin “babası” dır; hanımları da, bu ümmetin “anneleri” dir.[16]
Nasıl ki merhamet fakir olana yapılır, onun tatminini ister ve bu sır için, Allah kendisini aşkla seven kalbi merhametiyle tatmine, itminana erdirir. Aynen öyle de, Allah’a şevk ile yönelen bir ruha, Allah şefkatini yağdırır. Ki o şefkat, âcizlerin korkularını gidermek, onlara teselli ve emniyet vermekle kendini gösterir. Aynen bunlar gibi Allah’a âşık bir kalp, Allah’a müştak bir ruh, Onun merhamet ve şefkatinin sıcaklığının, ışığının, aydınlığının kullara yansıdığı yer olur. Böyle bir şefkat sahibi, âcizleri emniyette görmekle ferah duyar. Bu noktada nimete şükrü nimet cinsinden yapmayı öğreten Duha sûresi, karanlıklardan Hakikatin Aydınlık Güneşi’ne çıkan, Allah’ın şefkat ve tesellisine mazhar olan, insanlığın ve özelde ümmetinin haline üzülen Hz. Peygamber’e (ASM) “Âhiret Senin için dünyadan daha hayırlıdır. Üzülme! Rabbin sana istediğin her şeyi verecek ve sen râzı olacaksın” der.[17] Resulullah’ın ve hakiki her bir insanın en büyük arzusu, insanlığın kurtuluşu, felahı ve saadetidir. Bu noktanın gerçekleşebilmesi için bir şeyler yapabilme arzusudur. Bu şefkatin büyüklüğü öyle güçlüdür ki, Hz. Ebu Bekir’e (RA) şöyle dedirtir: “Bedenimi öyle büyüt, öyle büyüt ki cehennemde hiçbir mümine yer kalmasın.” Hem Onun vârisi Üstad Bedüzzaman’a bütün ruhuyla şunu söyletir: “Milletimin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü bedenim yanarken ruhum gül-gülistan olur.” Aksi halde ömür boyu çekilen çile ve ızdıraplar nasıl anlaşılabilir ki?! Hangi peygamber dünyada zevk u safa sürdü ki?! Binlercesi katledildi. Hemen hepsi işkenceye, ambargoya, hakarete, dışlanmaya, alay konusu edilmeye ve sıkıntılara maruz kaldı. Kendileri, yakınları ezildi. İşte Hz. İsa (AS)! İşte Hz. Musa (AS)! Ve işte Hz. Muhammed (ASM)!.. Onların o yüce, kudsî, kuşatıcı şefkatleri onları yaşatan sırdır. Bunu anlatma sadedinde hadis-i şerifin bildirdiği üzere devrinin müceddidi ve Hz. Mehdi’si olan Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (Kuddise sirruhu’l-âli) şöyle der: “Şu kir-pas dünya, ateşe gidenleri kurtarmak vazifesi olmasaydı, çekilmezdi.”
Üstad Bediüzzaman, Hz. Peygamber’in (ASM) meşrebinden ders alıp kendine meşrep yaptığı “Şükr-ü Mutlak” ve “Şevk-i Mutlak” ı anlattığı 24. Söz, 5. Dal, 2. Meyve ve 32. Söz, 2. ve 3. Mevkıflarda, âlemdeki her nesneye, özellikle çiçeklere ve kadınlara, bahara ve gençliğe, Allah dostlarına, çocuklar, dünya ve nimetlere Allah’ın isim ve sıfatlarının birer eseri, birer cilvesi, birer nuru olarak bakmanın Tevhid hakikatinin zaruri bir sonucu olduğunu vurgular. Bu şekilde her şeyi Allah’a ait bir güzellik olarak sevmenin dünya ve âhirette saadet kazandıracağını ve her nesnenin “mana” sıyla, Allah’ın bir nurunu gösterdiğini ifade eder. En büyük talebesi Hulusi Ağabey’e yazdığı özel mektupta der ki:
“Bu aralar 32. Söz, 2. ve 3. Mevkıfları okuyorum. Ruhum bir ihtiyaç hissediyor. Sen de hislermie ortak olmak istersen oku!”[18] Bu tevhid nazarı, dünyaya 3 yönle bakışın ilk, en güzel ve en parlak yüzü olan Esma-yı Hüsna aynası diye bakmayı netice verir. Dünya, heveslere bakan çirkin yönü ile temessül ettiği zaman, Hz. Peygamber’e (ASM) çirkin, acûze bir koca karı[19] olarak görünürken, Esma-yı Hüsna’ya ayna yönüyle bakılınca bir güzellik hurisi, bir rahmet gelini olarak görünür. Bu manada, dünya ve kâinatın manasını ve ruhunu anlatan Rahman sûresine “Kur’anın gelini” denilir.[20] Allah rızası ve sevgisi için, Ahirete kullanılmak için, israf etmemek kaydıyla dünya nimetlerine uzanmak ve yönelmek ise, o rahmet gelini ile evlenme hükmüne girer. Onun fırsatlarını Âhiret için kullanmak, “Dünya, Âhiretin tarlasıdır”[21] hadisini yaşamak ise dünyevi nimetlere niyet denen kudsiyet ruhunu üfleyip onu ekmek ve o dünya hanımından Âhiret çocukları kazanmak demektir. Mütefekkir Cenap Şehabeddin dünyadan bu manada hakkıyla istifade edip Âhirete malzeme ve altyapı yapamadığından mıdır bilinmez şöyle demiştir: “Dünya bir gelindir, herkesle sözlenir ve nişanlanır. Fakat kimse ile evlenmez.”
Evet, Allah dostları, dünyanın derinliklerindeki mana ve hikmet güzelliklerini, yani cemal-i İlâhiyi görmeseler de, bir hüsünlü çiçek gibi hoş maddi güzelliklerinden muhabbet ve aşk ile faydalanmışlar. O güzelliğe sarmaşık gibi sarılmışlar. “Bu mülk, Mâlikimin izniyle benimdir” demişler. Allah’ın nuruna ermiş, Onun boyasıyla boyanmış, Onun nuruyla ve hikmetiyle âleme bakan âlim ve hakikaten veli kulları ise, kâinatın ve dünyanın hüsnünü gözleriyle, cemalini kalpleriyle, kemalini akıllarıyla görüp mutlak şükür –hatta musibetlere bile-, mutlak şevk içinde bu âlemi bir mutluluk sarayı olarak temaşa etmişler, taşı ve toprağıyla onu sahiplenmişler. Şöyle demişler: “Hiç-ender-hiçim, bütün mevcudatı birden isterim.” Bu külli ve her yönüyle kalbî, ruhî hisleri uyanmış kişiler, Allah’ın has ve hakiki kulları olarak bihakkın Allah’ın yarattığı her şeyi sahiplenmişler. Haşir sûresi 20. âyetinde bu uyanmış ruhluların Ahiretteki devam eden hallerini şöyle anlatır: “Cennetin sahipleri ile cehennemin sahipleri bir olmaz. Cennetin sahipleri devamlı bir büyüme, bir kazanç içindeler; cehennem sahipleri ise her an bir tükeniş, bir kaybediş yaşıyorlar.”
Sonraki âyet ise bu Sâhib isminde mazhariyetin yolu olarak enâniyet ve şahsiyet buzdağlarının Kur’anın kudsi ve nurlu hikmet ve hakikatiyle haşyet ve huşu içinde erimesiyle olacağını ifade eder. Bunu başaranın dünya ve Âhiret, gayb ve şehadetin temelleri olan Esma-yı Hüsna ile her şeyi okuyabilecek hale geleceklerini bildirir. Bunun yolunun ise Tevhid olduğunu öğretir. Sahip ismine mazhar biri diyebilir: “Mülk de melekût da, dünya da Ahiret de benim Sâhibimin bana hibesidir, hediyesidir.” Onların ebedî hayatta son duaları şu olur: “Elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn” [22] (Ezelden ebede her kimden her kime karşı yapılırsa yapılsın hamd ve övgü âlemlerin ve insanların terbiye edici sahibi olan Allah’a mahsustur.)
[1] Sözler, 17. Söz, 2. Makam, Levhalar Bahsi.
[2] Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 4. Nükte.
[3] Sözler, 17. Söz, 2. Makam, Levhalar Bahsi.
[4] Sözler, 17. Söz, 2. Makam, Levhalar Bahsi.
[5] Fâtır sûresi, 27-28.
[6] Haşir sûresi, 21.
[7] Enbiya sûresi, 90.
[8] İnşirah sûresi, 8.
[9] Bakara sûresi, 40.
[10] Haşir sûresi, 21.
[11] Haşir sûresi, 22.
[12] Haşir sûresi, 23.
[13] Haşir sûresi, 24.
[14] Ahzab sûresi bunu şöyle anlatır: “Ey Nebi! Biz seni, hakka şâhid, rahmet ve cennetle müjdeleyici, azap ve cehennemle uyarıcı ve korkutucu; Allah’ın izni ile Ona davet edici ve nur verici bir kandil ve manevi güneş olarak gönderdik. ” (45-46. Âyetler)
[15] Enbiya sûresi, 103.
[16] Ahzab sûresi, 6.
[17] Duha sûres, 4.
[18] Mükâtebât-ı Hulusiyye, Tahşiye yayınları.
[19] Kenzu’l-Ummal, 3/8579.
[20] Beyhaki… Hz. Ali’den ( RA) rivayetle naklediyor.
[21] Keşfü’l-Hafa, 1/412.
[22] Yunus sûresi, 10.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.