Eyüp Otman: Aziz Üstadım'ı göz yaşları içinde yazdım

Eyüp Otman: Aziz Üstadım'ı göz yaşları içinde yazdım

Aziz Üstadım ilahisinin söz yazarı, şair Eyüp Otman ile yaptığımız röportaj...

A+A-

Nurettin Huyut-Risale Haber

Eyüp Otman 1953 yılının 21 Martında Bursa’nın Karacabey ilçesinin o günkü adı Tümbe olan şimdi Yolağzı olarak değiştirilen köyünde dünyaya geldi. İlkokulu köyünde bitirdi.
Eğitim hayatını İlkokulla noktalayarak çalışmak ve hayatını şehirde kazanmak düşüncesi ile Bursa’ya yerleşir.

İlk zamanlar inşaatlarda elektrik tesisatı işlerinde çalışırsa da daha sonra bu işi terk ederek torna tesviye işlerine yönelir.

Askerden önce dershanede kalırken tutuklanır ve sıkıyönetim mahkemesinde yargılanır. Ama ceza almadan beraat eder. Daha sonra askere gider ve asker dönüşü İstanbul’da kalır. Burada Risale-i Nurların basılması ve dağıtımı işinde çalışır.

1970’li yılların sonuna doğru Bursa’ya döner. Önceleri kitap kırtasiye işleri ile uğraşır. Bu arada bir Afyon seyahati esnasında trafik kazası geçirir. Bu kaza nedeniyle 19 ay hapis yatar. Hapiste 24 kişinin namaza başlamasına vesile olur. Çıktıktan sonra da bu defa işi çocuk oyuncakları ticaretine dönüştürür, bir müddet sonra da tekstil firmasını kurar ve ticarete tekstil ile devam eder.

Risale-i Nur’ları ne zaman ve nerede tanıdınız?

Beraber çalıştığımız işyerinde Muzaffer Şen diye bir ağabeyimiz vardı, biz onlarla birlikte rahmetli Bursa Müftüsü Nail Papatya ağabeyimiz ve Bursa Merkez vaizi Mustafa Kalfaoğlu ile birlikte akşam namazından sonra ulucami önünde buluşur, Allah rahmet eylesin müteşebbis bir iş adamı ve dâva adamı olan Ruşen Gümüş ağabeyin maddi masrafını karşıladığı minibüse biner ve köylere gider, yatsı namazını beraber kılıp, daha sonra cemaatin gösterdiği bir kahvede Papatya hocamız ve Kalfaoğlu hocamız konferans verir, bizler de cemaatle birlikte dinler istifade ederdik.

Aynı mahallede oturduğumuz Muzaffer ağabeyin arkadaşı olan ve beraber camide görüştüğümüz Üzeyir Küçük ağabeyle tanıştık, o da bir gün bana, “Benim asker arkadaşımın babası vefat etmiş onun için mevlit okutacaklar İstanbul’a gideceğim sen de gelir misin?” dedi.

Ben de daha önce hiç gitmediğim ve merak ettiğim İstanbul’u bu vesile ile görmüş olurum diye kabul ettim ve gittik.

Asker arkadaşı Selâhaddin Vatansever, evinde mevlit okunduğunda Ertuğrul Arpat ağabeyin okuduğu Kur’an beni çok etkilemişti. Allah ondan razı olsun, orada küçük cep kitabı Risale-i Nur’ları satışa çıkardılar ben de bir kitap aldım. Ayrıca, Hasan Yalçın, Selâhaddin Tercan ve diğer Bayrampaşa cemaati ile tanıştım, aralarındaki sıcak muhabbet benim çok hoşuma gitmişti, fazlasıyla etkilenmiştim.

Biz daha sonra Bursa’ya döndük, aldığım kitabı otobüste biraz okudum. İlk defa okuyordum. Üstad Bediüzzaman Said Nursi hakkında söylenen Hazret kelimesi acayibime gitmişti biz hazret sadece Peygamberlere söylenir zannederdik, bu ve benzeri bir çok konu kafamı kurcalamaya başladı. Kafama takılan her konuda sorular sormaya başladım. Soru cevap faslı epey bir zaman sürdü.

Bir gün Salahattin Vatansever arkadaşını ziyarete geldiğinde, bana, “sen bu köy ziyaretlerinden ziyade kendini yetiştirmeğe bak,” dedi. Meyvenin dördüncü meselesini anlattı. Küçük daire, büyük daire meselesini anlattı, “en büyük hizmet en küçük dairede olur o da senin kendi kalp dairendir sen kendini yetiştir.” dedi ve beni Bursa’ya yeni gelmiş Süleyman Fethi Yücedağ (Şah) ağabeyle tanıştırdı. Bu ağabeyimiz dershanede hafta içi Karayollarında çalışan, evi Balıkesir’de olan Hasan Aktunç (Kırkpınarlı Hasan) ağabeyimizle kalıyordu. Ama Hasan abi, cumartesi-pazar, Balıkesir’e gidiyordu. Dolayısıyla hafta sonları yalnızdı. Biz de bunu fırsat bilerek cumartesi-pazar dershaneye gidiyor ve ağabeyimizin derin Risale-i Nur bilgisinden istifade ediyorduk.

Bir gün Süleyman ağabey “gel seni İstanbul’a götüreyim, oralardaki dershaneleri de gör” dedi. Bursa’da bir yıl önce baskın olmuştu. Tarih: 1971, benim kaim pederimin de içinde olduğu bir grup Nur talebesi (Ali Çakmak, Sami Pala, Fevzi Allahverdi, Rıfat Özkul, Ahmet Arkın, İbrahim Akpınar, rahmetli Emir Gültekin) hapse girmişti. Bir müddet sonra çıktılar ama bu durum o günlerde korku meydana getirmişti. İnsanlar dershaneye gitmeğe çekiniyordu. Bana şevk olsun diye İstanbul’a götürmek istiyordu.

İstanbul’a gittik hakikaten o seyahatimde dershaneleri ziyaretimiz bana çok şevk verdi. Orada o zamanlar talebe olan, Necmeddin Şahiner, Bahri Dayıoğlu, İhsan Atasoy, Cemal Uşak, Bünyamin Ateş, Recep Sezer, daha bir çok Nur talebesi ağabey ve kardeş vardı. Şevkle hizmet ediyorlardı. Onların o şevk ve heyacanı bana müthiş bir şevk ve heyecan verdi, böyle büyük ve aydın bir cemaate mensup olmak beni çok mutlu etti ve kısa süre sonra başlayacak medrese-i Yusufiye serencamında bana gayret ve kuvvet verdi.

Hapishaneye düşüşünüz nasıl oldu birazda ondan bahseder misiniz?

Yine Selâhaddin ağabey ve arkadaşları, rahmetli Kahramanlar mücellithanesi ortaklarından (Risale-i Nur’lar bu ağabeylerin mücellithanesinde ciltleniyordu) Hıfzullah Kahraman, İzmit’ten Rıdvan Ercan, İstanbul’dan Teknik Üniversite’de okuyan Halil İbrahim Tan, Bursa’ya ziyarete gelmişlerdi. O hafta sonu yani Cumartesi akşamı, Odunluk köylü Hacı ağabeyin (Raşit Yılmaz) köydeki evinde Bursalı ağabeylerin de bulunduğu kalabalık bir toplulukla derse iştirak ettik, hacı abinin yemekleri nefisti, üstüne de katkısız köy sütü iyi gitmişti. Gecenin geç saatine kadar ders ve sohbetimiz devam etmişti. Sohbet arasında çaylar uyumamamızı sağladığı için iyi gelmişti. Ayrılmadan önce Pazar sabahı cömert hacı ağabeyin kayınpederinin Uludağ eteklerindeki köyünde, çilek yemek üzere sözleştik.

O gece misafir ağabeyler; “siz de dershanede kalın yarın sabah beraber gideriz” dediler. Biz de dershanede kalmak üzere onlara katıldık, dershaneye geldiğimizde bazı ağabey ve kardeşler yemekleri hazmedemediklerinden soda içmek istediler. Biz de misafirlerin bu isteğini karşılamak üzere Rıdvan Ercan ağabeyle birlikte evin anahtarını alarak soda aramak üzere yollara düştük. Setbaşı’ndan ulu camiye kadar yürüdük. Bir kahvede soda bulabilmiştik. Sodalarımızı alırken “biz de orada arkadaşlarla içeriz” diye içmeden evin yolunu tuttuk. Evde bir sürpriz bizi bekliyormuş bizim haberimiz yok. Anahtarla kapıyı açtığımızda karşımızda sivil polisleri bulduk. Meğer onlar günlerdir “dershaneye bir kalabalık topluluk gelse de baskın yapsak” diye pusuda bekliyorlarmış, hemen elimizdeki fileye yapıştılar. (O sodaları içmememiz iyi olmuştu, hacı ağabeyin yemekleri de bereketliydi ki, iki gün bizi idare etti. Zira iki gün yemek vermeden tuttular.)

Ne o bira mı dediler. Biz “hayır içki içmeyiz, soda” dedik. “Burada millet bir birini öldürüyor.” dediler,

Hakikaten yerler kan içinde idi. Sonradan öğrendik ki, Süleyman ağabey onlara “ayakkabılarınızı çıkarın da öyle girin içeriye, buralarda namaz kılınıyor” demiş, onlar çıkarmadan girince o ağabeyimiz de: “Burası Moskova mı?” demiş. Onun üzerine girişmişler, daha sonra öğreniyoruz ki, o baskını yapan Muradiye karakolu baş komiseri Çetin Domaç hızlı bir solcu imiş meğer. Daha sonra da Adapazarı Emniyet müdürlüğü ile solcu polislerin kurduğu POLDER’in de başkanlığını yapmıştı. Bu arkadaşlarımız öyle bir şey yapmaz dedik.

Bizi yukarıya üst kata aldılar. Yerde açık olan yer yatağının önünde başlarımıza takkeleri takıp resimlerimizi çektiler, suç aleti (!) olan, duvarlardan vecizeli tabloları, Risale’leri, tesbih, takke ve cübbeleri, toplayıp aşağıya indirdiler. (O ahşap dershanemiz iki katlı idi) ben daha 18 yaşındayım, kardeşim de 13 yaşında onu göremedim meraktayım, daha sonra baktım onu mutfaktan çıkardılar, o itiş kakışı görmesin diye alıp mutfağa götürmüşler.
 
Kardeşim daha sonra anlatıyor, “Siz soda almağa çıktıktan sonra, benim uykum geldiği için yatmıştım, baktım kısa bir süre sonra birisi beni dürtüyor. "Kalk" diyor, ben de, "Daha yeni yattım, sabah namazı daha olmadı” dedim.

“Kalk lan!” diye gürleyince, ben fırladım, çünkü ağabeyler, lan! demezlerdi bunlar polis dedim ve kalktım beni alıp mutfağa götürdüler, bir yandan da sen dışarıda olduğu için seviniyordum, oh ağabeyim bari yakalanmadı diye, daha sonra senin sesini duyunca üzülmeme fırsat kalmadan beni senin yanına getirdiler bu defa seninle beraber olmanın sevinci sardı. O nedenle fazla etkilenmedim.”

Bizi aldılar Muradiye karakoluna götürdüler, tek kişilik nezarethaneye 9 kişiyi koydular, daha önceden de bir kişi içeride varmış, 10 kişi olduk. (Tabi o kişi kendi adamları da olabilirdi, bizden bir şeyler öğrenmek için) sıkış tepiş olduk, sabah namazı oldu namaz kılacağız, abdest almağa izin vermiyorlar, biz de duvarlarda teyemmüm edip, ceketimizi yere serip, diğer dokuz kişi duvara mıhlanıp zar-zor sırayla namazlarımızı eda ettik.

Cumartesi-pazar nezarette kaldık, hatta pazartesi de geç vakte kadar nezarette tuttular, (artık buradan gidelim de nereye gidersek gidelim, yeter ki bir uyuyacak yer bulalım der hale geldik) bizi akşamüstü Emniyet müdürlüğüne götürdüler, orada gazeteciler resimlerimizi toplu halde çekti, ertesi günü Hâkimiyet gazetesi “Nurcular yakalandı” diye manşet attı ve bizi akşamüstü mahkûm edecek nöbetçi savcıya çıkardılar.

Savcı da, sorgu-sualden sonra:
“Hepinizi tevkif ettim”, dedi ve bizi alıp, şimdi Adliye sarayı olan Bursa cezaevine koydular.
Tutuklananların isimleri şöyleydi: Süleyman Fethi Yücedağ, Hıfzullah Kahraman, Rıdvan Ercan, Selâhaddin Vatansever, Üzeyir Küçük, Emir Gültekin, Halil İbrahim Tan, Eyüp Otman, Nuri Otman.

Ziyaretimize gelenlerle görüştürmek için yapılan anonsta: “Süleyman Fethi Yücedağ ve arkadaşları…!” Derlerdi.

Hey gidi günler hey… Bir gün babam ziyaretimize gelmişti, bana dedi: Oğlum bu selâmünaleyküm parola mı? Gelince selam, giderken selam, ( o zaman Nurculardan başkası pek ayrılırken selâm vermezdi) ben de yok baba “Allah’a ısmarladık yerine, Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi senin üzerine olsun diyorlar,” demiştim.

Ve bir de, rahmetli Bekir Berk ağabey vekâletimizi almak üzere cezaevine gelmişti,   Bekir ağabey, şu şöyle olsun, bu böyle olsun derken, Üzeyir ağabey: Bir dahaki sefere ağabey, dedi. Bekir ağabey de, "Keçeli hapis bir musibettir istenilmez, ama gelirse baş göz üstüne" demişti.

O zamanlar yürürlükte olan 163. maddeye göre yargılanıyorduk ve Bursa’daki sivil mahkeme “bu suç sıkıyönetimi gerektiren bir suç dediği için” bizi 2 ay 7 gün sonra İstanbul Sıkıyönetim mahkemelerine, ellerimiz zincirle kelepçelendikten sonra, şehirlerarası otobüse bir yolcu gibi, yolcuların arasına bindirip, (şimdiki gibi özel cezaevi arabaları yok) götürdüler. Selimiye kışlasında muhakememiz görülecekti bu nedenle otobüs kışlanın kapısı önünde bizi indirip gitti. Biz orada beklerken garip bir hareketlenme oldu. Paşa geliyor, dediler.

O zaman Faik Türün Paşa 1. Ordu ve sıkıyönetim komutanı idi, bizi görünce:
“Bu çocukları Bursa Savcılığı mı gönderdi?” diye sordu. (Biz Bursa’dan hareket etmeden önce -sanki bavulumuzun kapağı kapanmıyormuş gibi-, Yeni Asya gazetesini bavulun üstüne koymuş okunması için de logosunu dışarıda bırakacak şekilde iple bağlamıştık.)

Askerler: Evet, efendim, dediler. Paşa döndü bu cevabı aldıktan sonra içeriye girdi,

Daha sonra bize bir araba tahsis ettiler, Maltepe Askeri cezaevine götürdüler. Kardeşimle bizi aynı koğuşa, daha önceden tutuklanmış sol siyasî suçluların içine koydular, diğer ağabeyleri de başka-başka koğuşlara dağıttılar.

Bursa’daki koğuşlarımızda bir birimize gidebiliyorduk, aynı bahçeye çıkıp volta atıyor, gökyüzünü temaşa edebiliyorduk, ama burası çok farklı idi. Penceresi yok, üstteki küçücük aydınlatmada dahi demir parmaklıklar vardı. Sıkı korunan bir cezaeviydi. Ama enteresandır böyle sıkı korunan bir askerî cezaevinden 1971’de Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Mahir Çayan’lar firar etmişlerdi veya ettirilmişlerdi. Her neyse saadet harici girmiş oldu.

Koğuşumuzdaki solcu arkadaşlar bize sordular. Siz hangi suçtan geldiniz? Devletin temel nizamlarını, dinî esaslara uydurmak” maksadı ile “Nurculuk cemiyeti kurmak. İçlerinden biri, kardeşimi göstererek: Bu da mı? Evet deyince: Bizi mahkûm eden hâkime epey bir küfür savurdular.

Üç gün sonra mahkemeye çıkmak üzere kelepçeleyerek koğuşumuzdan aldılar, her tarafı kapalı askeri bir kamyona bindirdiler ve Selimiye kışlasına götürdüler. Askerî mahkeme salonuna alındık, Av. Bekir Berk ağabey de yerini almıştı, daha sonra mahkeme heyeti de yerini aldı sorgulama başladı. Savcının sorularına karşı Bekir ağabey veciz ve mukni bir savunma yaptı. Bunu üzerine Hâkim şu kararı okudu.

“Uyuşmazlık mahkemesine dosyanın sevkine ve tutukluların da tahliyesine karar verilmiştir.”

Bizi duruşma salonundan çıkarıp her tarafı kapalı o kamyona tekrar bindirdiler.
Saatlerce o kapalı kasa içerisinde, ağustos sıcağının bunaltıcı havasında mahkemeden gelecek dosyayı bekledik. Bekleme uzayınca, kızan kasa sacının verdiği sıcaklığın da etkisi ile iç çamaşırlarımıza kadar terledik. Hatta kravatları, ceketleri, gömlekleri ve fanilaları çıkarıp suyunu sıkıp tekrar giyiyorduk. Daha sonra dosyaları alıp gelen üsteğmen kapıyı açınca, şaşkına döndü ve askerlere kızdı “adamları diri-diri öldürecek misiniz?” diye bağırdı. Tekrar cezaevine dönüp çıkış muamelelerimiz yapıldı ve cezaevinden çıktık. Kardeşimin: Oh be! hayat varmış, sözü, günlerce Süleyman ağabeyin dilinden düşmedi.

Doğru gazeteye gittik, onlar da resimler çekip, “maznunlar tahliye edildi” diye manşet yaptı, malum diğer gazeteler, “Nurcular yakalandı” diye manşet yapıyor, salıverilince tıs.. yok.
Bizi orada Allah selâmet versin Fırıncı (Mehmet Nuri Güleç) ağabeyimiz aldı, “benim hemşerilerim hapisten çıkmış onlara bir yemek yedireyim” dedi ve bizi Borsa lokantasına götürdü. Ki o gün Dr. Sadullah ağabey trafik kazası geçirmiş onu da hastaneye götürmüşlerdi, üzüntüsü vardı ama onu bize yansıtmadan, bizim mutluluğumuzu paylaştı, Allah razı olsun, zaten onun bu kadirşinaslığıdır ki, Anadolu’dan gelen tüm ağabey ve kardeşleri o karşılar o ağırlar ve o yolcu ederdi.

Daha sonra Bursa’ya dönüp, işimize devam ettik ve ben 1973 senesinde askere gittim.
İlk acemi birliğim Kütahya idi, oraya giderken Eskişehir’e uğradım, o sırada Şerafeddin Kartal ağabey Eskişehir cezaevinde yatıyordu, ben askerde okumak üzere üzerine Diyanetin, cep ilmihali dış kabını kapladığım, küçük sözler, kitabımı Şerafeddin Kartal ağabeyimize verdik, çünkü içeride hiç kitap yokmuş. Kütahya’dan kursiyer olarak, İzmir’e Gaziemir Hava Astsubay Okulunun olduğu yerde ben de, su tesisatı ve kalorifer kursu gördüm, İzmir’de Yusuf Öztanzan (Kocayusuf) ağabey, Nemci İlgen (Çantacı Nemci) ağabey, Hüseyin Görmenoğlu, Astsubay Mustafa Erbek, Bornova dershanesi, Karşıyaka dershanesi, Basmane camii ve dersler. Üç aylık kurs bitimi, Merzifon’nun 2500 mt. yükseğindeki Radar’da askerliğimiz devam etti.

O yıllarda İstanbul’da okuyan Merzifonlu kardeşlerden, Nevzat Tarhan, Osman Çerezci, Osman Şengül, yaz tatilinde gelirlerdi beraber dersler yapardık.

Askerlik dönüşü hapishane arkadaşlarımı ve diğer ağabey ve kardeşleri ziyaret edeyim diye, memlekete gitmeden gazeteye uğradım, orada beni Fırıncı ağabey gördü. "Bursa’ya gidip ne yapacaksın" dedi. Bursa’daki ağabeyler büroda istihdam etmeyi düşünüyorlar, dedim. "Onlar başka adam bulurlar, yukarıda yani mürettiphanede kendi adamımız yok, bir şey yapsalar gazete ve kitaplar çıkmaz" dedi. Ben de “peki ağabey” dedim ve mürettiphanede işe başladım.

O zaman dört adet dizgi makinemiz vardı, üçü gazete diziyor biri de kitap diziyordu, Risale-i Nur’lar da burada diziliyordu, çünkü Risale’leri dışarıda (yasak olduğu için) kimse dizmiyordu, biz de burada, gazete basıyoruz adı altında Risalelerimizi diziyor üzerine de baskı tarihi olarak, 1960 Sinan matbaası yazıyorduk. Çünkü beraat eden ve piyasada olan kitapların en son basım tarihi o tarihti, baskı tarihini değiştirsek bunlar yeni basılmış diye bu defa basılan yeri araştıracaklar.

Sinan matbaasının sahibi rahmetli Sinan Omur o zaman çıkardığı Hüradam gazetesinde, Ahmet Şahin hoca yazı yazıyor ve bu gazete Üstad’dan müsbet olarak bahsedebiliyor,  ben de o Sinan Omur’un yeğeni Kemal ağabeyin çırağı olarak yeniden, yeni bir işe başlıyorum, yerleri süpürüyor, potaya kurşun atıyor ve dikkatle kendisini izliyorum.

Kısa zaman sonra makineye oturup dizgiye başladım ve geceleri mesaiye kalarak çalışıyordum. Gündüzleri de Edes apartmanında dizdiğimiz Risalelerin tashihatını yapıyorduk, Abdülvahid  Mutkan, Ahmet Tanyel, Muhsin Demirel, Mehmet Karasan ağabeylerle beraber karşılıklı okuyor, tashihleri yapıyor, harf hatalarını düzeltiyor ve baskıya hazırlıyorduk. Gazetedeki diğer ağabeylerle de aynı davaya baş koyduğumuzdan bir gazete çalışanı gibi değil daha samimi bir halde görüşüyorduk.

Zaman zaman Erzurum’dan Kırkıncı hocam, Sungur ağabey, Osman Demirci hoca, Muzaffer Aslan, gazeteye uğrar hemen her gün orada olan Birinci, Fırıncı ve Kutlular ağabeyle sohbetler ederlerdi. Bazen bizler de sohbetlere iştirak ederdik.

Ressam Gürbüz Azak, Ahmet Şahin, Erol Erşenkal, Ali Demirel, Kasım Baydemir, Necmeddin Şahiner, Haluk İmamoğlu, Niyazi Birinci, (Yavuz Bahadıroğlu) Can Alpgüvenç, Hasan Kondu, Ümit Şimşek, Ali Toker, Yüksel Toker, Hasan Yalçın Selâhaddin Tercan, Zafer Ali, bunlarla birlikte matbaada çalışan, kağıt temin eden, ağabeyler, gazetemizin emektar şoförü Hamdi Yeşildağ (şu anda bildiğim kadarıyla çok hasta Allah’dan acil şifalar diliyorum) ve Bayrampaşa dershanesinde beraber kaldığımız,  Abdülkadir Özcan, Selahaddin Yaşar, (İslamYaşar) Raif Öztürk, Ramazan Çam, gibi arkadaşlarımızla aramızdaki samimiyet, ve sevgi görülmeye değerdi, anlatılmaz yaşanır derler ya öyle bir durum. 

Beraber geziler, Göksu deresinde kayık safâsı, Emirgânda çınar altında çay sohbetleri, hep beraberce denize girmek gibi unutulması mümkün olmayan hayli güzel günler geçirdik. Bu saydıklarımın hepsini yazsak roman olur.

Bediüzzaman’ı anma geceleri düzenliyorduk ama yasak olduğundan gecelerin ismini değiştiriyorduk. Mesela “Isparta gül geceleri”, “Mehmet Akif’i anma programları”, “Müstehcen Neşriyat ve Türkiye” açık oturumları, adı altında geceler düzenliyorduk.

Bu gecelerin vazgeçilmez sanatçıları Hasan Mutlucan, Yıldırım Gürses idi. Bu sanatçıları getirmemizdeki maksat katılımcıları coşturmaktı. Daha sonra kendi sanatçılarımızı yetiştirmiştik, Aşık Hizani, İlhan Öztin gibi, onların sesinden Üstadı dinlemek çok güzeldi. O gecelere müthiş bir renk katıyordu.

Mesela;
Zulmetleri yırtıp çağırdın bizi,
Lebbeyk nur yoluna geldik Üstadım,
İnsafsız devirler geride kaldı,
Gayrı kıymetini bildik Üstadım,
Nurlarda huzuru bulduk Üstadım.

O dönemde anma gecelerinin dışında birçok faaliyetler de olmuştu. Gece afiş asma seanslarını, Cağaloğlu’nda Gazete binasını alışımızı ve bunlar gibi birçok hizmeti ve hizmet erlerini hiç unutamıyorum.
O günleri yâd edince içimde buruk bir sızı oluşuyor, o günleri yaşamak istiyorum ama ne mümkün geçmişi yaşamak kolay mı? Hani bir şiirimde de demiştim:
 
Ağla gönlüm sen ağla,
Ağlanacak halime,
Dostuma düşman kardeş,
Yanarım kardeşime.
                                         
Vakit sarılma vakti,
Kollarını geniş aç,
Tevazuyla gelirsen,
Olursun başlara taç.

Bu dua ve temennilerle İstanbul maceramıza son verip, 1977 yılındaki evliliğimden sonra, Bursa’ya döndük.

Bursa hayatı

İstanbul’dan Bursa’ya döndükten sonra, Erzurum’dan gelip Sanayi şehri Bursa’da Arı Kalıp Sanayi adı altında iş kuran, Mehmet Arı oğlu Abdullah Arı ve diğer Erzurumlu Nur Talebesi iş adamlarının yanında işe girdim, Selâhaddin Yeşilyurt ağabeyle birlikte Türkiye’de üç tezgahtan biri olan Tel Erazyon makinasında beraber çalışmağa başladık, daha sonra Bursalı ağabeylerin (ki yine bu fikrin akıl hocası da Ruşen Gümüş ağabeydi) bir kitapevi açma ve başına da bizi getirme düşünceleri bizi Arı Kalıptan ayırdı.

Balıkesir’de Cem Kitapevi adı altında Celâl Ertonga ağabeyin mağazasında 15 gün bir staj gördük, ürünleri tanıdık, Celâl ağabeyin müşterilerle olan sıcak ve samimi diyaloglarından dersler aldık ve kursumuzu bitirip Bursa’ya döndük.

Bursa Öğrenci Kitap Kitap Kırtasiye Tüketim Kooperatifi adı altında bir mağaza açtık, bu mağazanın Bursa hizmetlerine, yayın hizmetlerine, kitapçılar ve öğrenciler arasındaki münasebete çok büyük faydası oldu.O sıralarda yeni çıkmakta olan İlim Teknik Serisi, Yavuz Bahadıroğlu’nun Tarihi romanları, yeni çıkan Yeni Takvim, kitapçılarla olan iyi diyalogumuz sayesinde hepsi bu kitaplarımızı vitrinlerine, raflarına koydular, öğretmen kardeşlerin tavsiye ettikleri, Bahadıroğlu’nun romanları ve İlim Teknik Serileri satıldıkça biz takviye ediyorduk, Risale-i Nur Külliyatlarımız da raflarımızı süslüyordu, ama yıl 1979 iktidarda olan Ecevit Hükümetleri, hızlandırılmış eğitimle mezun etmeye çalıştığı öğretmen adayları, kışkırttıkları lise öğrencileri, Liseli Devgençler, bizim bu kitapevimizden çok rahatsız oluyorlardı, zaman- zaman gelip sol eserleri soruyorlardı, ve bir gün akşam; Kız ve Erkek Lisesi öğrencilerinin paydos saatindeki o kalabalıkta, dükkanımızın camlarını taşlarla indirdiler ve “gerici kitaplar okunamaz, gerici eğitime hayır” yazılarını yazdıkları kağıt parçalarını da atarak kaçtılar.

1980 ihtilâlinde, subay ve polislerin marifetiyle beraber yaptıkları baskınlarda, bizden Risale-i Nur Külliyatlarını, diğer kitapçılardan da sol yayınları alarak, bizi yine Muradiye karakoluna götürdüler, 20 gün karakolda kaldıktan sonra mahkemeye çıkıp beraat edip işimizin başına döndük. Daha sonraları dört arkadaş birleşip Canda AŞ. “can dağıtımın kısaltılmışı” adı altında, kırtasiye ve oyuncak toptancılığı yapmağa başladık.

1991’in 31 ağustosunda Afyon’un Emirdağ ilçesine hayırlı bir iş için Bursa’dan yola çıktık, bir Avukat kardeş ile Bursa’dan mezun olan bir kızımıza söz yapmak için. Fakat yeni yağmur yağmağa başlamıştı, yerler kaygandı, biz de farlarımızı gündüz olmasına rağmen yakmış, düşük viteste sohbet ederek gidiyorduk, yanımda o zaman  Gazetemizde muhasebeci olarak çalışan Zafer Baran, (ki onun kardeşine Av. Muzaffer’e söz yapmağa gidiyoruz) arka koltukta annesi, hanımı ve benim hanımım, yani beş büyük bir de kucaklarda üç çocuk, İnegöl’ü geçtik tam Osmaniye mevkiinde, Mezit 3 köprüsünü geçip tatlı viraja girdiğimizde, bizim araba kaymağa başladı, o anda ben gaza yüklensem belki araba toparlar ama, bir toparlamazsa sağ taraf dere uçurum oraya düşme ihtimaline binaen onu yapamadım, sol tarafa doğru yani dağa doğru araba kayıyordu, zaten direksiyon arabaya hiç hükmetmiyordu.

“Ben kendi kendime dedim; dağdan yola toprak kaymasın diye istinat duvarı yapmışlar, ben ona vurur dururum” gidiş geliş olan yolun karşısına geçmiştim, arka tekerleğim artık orta sollanmaz çizgisine 2,5 metre, yani nerede ise asfaltı terk ediyorum, ama o sırada Bursa istikametine gelmekte olan,  131 Tofaş araba bize tam iki kapının ortasından  çarptı, o yukarıdan aşağıya geldiği için sürati de fazla idi, o çarpma neticesi arabada olan karı-koca iki kişi kafalarını arabanın tavanı ve ön camına çarpmışlar ve orada hayatlarına veda etmişler, “Allah rahmet eylesin” bizim arabada da; yanımda oturan Zafer kardeşin, dalak patladı, mesane yırtıldı, kolu ve bacağı kırıldı, benim kaburgalarım çatladı, benim kızımın ayağı kırıldı, benim hanımım arka koltukta ortada olduğu için, sıkışmadan mütevellit, leğen kemiği ve ayağı kırıldı, diğerleri hafif sıyrıklarla atlattılar çok şükür, bizi oradan İnegöl Devlet hastanesine ve oradan da Bursa Sigorta hastanesine götürdüler, üçümüz de ayrı-ayrı servislerde 15 gün yatıp çıktık, (ki hanım ve kızım daha uzun süre yattılar) ben İnegöl’e duruşmam olduğunu öğrenip gittim, Hakim beni tutuklayıp İnegöl cezaevine koydular.

Cezaevinde yatarken müstakbel damat adayımız, Av. Muzaffer’e Eskişehir’e bir gidip bakın, bu vefat eden Rıfat Topkaya’nın, çoluk çocuğu kimi kimsesi var mı. Gittiler, biri Eczacılık Fakültesinde okuyan kızı ve bir de lisede okuyan bir oğlu varmış. Dedim; Ne istiyorlar sorun bakalım. Onlar da; “bize bu kirada oturduğumuz evi alsınlar yeter,” demişler. Biz de o evi aldık, onlar da davadan vazgeçtiklerini bildirir bir yazıyı, Noterden verdiler. 28 gün sonucu bizi de serbest bıraktılar, fakat amme davası devam ettiğinden, mahkemeye dosyalar tamamlanıncaya kadar 2 yıl gittik-geldik, iki yıl sonunda son karar; “6 yıl ceza verildi,” biz Yargıtay’a itiraz ettik amma, oradan da dava aynen tasdik olup geldi ve bize tekrar Medrese-i Yusufiye yolları göründü.

6 yıl alınan cezanın infaz kanunu gereği, 3/1‘i gibi, yani bir aya 12 gün, yıla, 144 gün olmak üzere 29 ay yatmak üzere, 1994’ün soğuk bir Şubatında, Minareli Çavuş mevkiindeki Bursa E Tipi Kapalı Ceza ve Tutuk evinin yolunu tuttuk, bir taraftan hem cezamızı yatıyor ve hem de gazete ve o günlerde gazetenin  verdiği Risale-i Nur Külliyatını alıyor ve Cevşen’in yüz hatvesini ve Kur’anın bir cüzünü okuyorduk:

Günleri sayıyorum Kur’anın cüzleriyle,
Teselli buluyorum Üstadın Sözleriyle.

Cevşen’i okuyorum günde yüz hatvesini,
Tefekkür ediyorum kâinat kubbesini.

Risale’yi okurum nefsime hitap için,
Hapisler yatılmaz mı böyle bir kitap için.

Böylece günler geçip gidiyordu, yine o günlerde, rahmetli Hulusi ağabeyin hatıraları gazetede yayınlanıyordu, o yazıları okuyunca, Üstadın zindanlarda çektiklerini görünce, bana bir hüzün çöktü ve yine göz yaşları içinde, kalemi elime alıp:

Aziz Üstadım benim, seni çokça üzmüşler,
Eritmişler mum gibi, imbiklerden süzmüşler,
Karakollar hapisler, olmuş sana hep durak,
Sensiz gönlüm hüzünlü, sensiz ömrüm hep çorak
                                                                                        
İman ilmini verdin Kur’andan ders alarak,
En büyük hizmet ettin, bu vatanda kalarak,
 
Katı kalpler kasveti bırakıp nura gelsin,
Cemiyet aydınlansın, aydınlık nura gelsin,
Sevsin seni gönüller, artık kıymetin bilsin,
Neşr’oldukça nurların naşirlerin sevinsin.
                                                                     
Affet bizi Üstadım, seni çok seviyoruz,
Artık kadr-i kıymetini bizler de biliyoruz.

Mısralarını satırlara döktük, bu arada koğuş mümessili, yani koğuş başkanı olduk, gelen yeni mahkumlara, cezaevi kural ve kaidelerini bildiriyoruz: “Bak arkadaş, bahçede gezerken volta atarken başkasının voltasını kesmeyeceksin, kimseye burada borç para vermeyeceksin, idare ile bir derdin oldu mu bana söyleyeceksin, ben de senin adına dilekçe yazıp idareye vereceğim..” Bunun gibi bir sürü şey.

Sonra burası tutuk evi olduğu için ve biz de hüküm giyip geldiğimiz için, daha fazla bizi burada tutmadılar, Kütahya cezaevine gönderdiler. Kütahya’ya gelir-gelmez, gazetemizin temsilcisi Servet Bilgin’e mektup yazıp, cezaevi gazetelerinin alındığı bayiye gazetemi göndermesini söyledik, (mehter marşı ile) geldi çok şükür, bir bayramı da orada geçirdik, çoluk çocukla bayramlaştık, kucaklaştık. Kütahya cezaevinde de güzel günlerimiz oldu, ben geldiğimde 3-4 kişi olan namaz kılan sayısı 28’e çıktı sadece 3 kişi kılmıyordu, koğuşun orta yerine battaniyeleri seriyor, üzerlerine de temiz nevresimleri seriyor ve bizim imametimizde namazlarımızı kılıyorduk, hatta gardiyanlar da o kadar alıştılar ki, yaz aylarında yatsı namazımızı geç kılıyorduk, onlar da gece sayımını biz namazda iken sayıp gidiyorlardı, bir koğuş mümessilimiz vardı, sabah namazını kaçırmayalım diye, sabaha kadar yatmıyor, bizi namaza kaldırıyor ve beraber namazı kıldıktan sonra gündüz öğleye kadar uyuyordu, bu arkadaş İstanbullu idi ve uyuşturucudan mahkumdu.

Bir de, Samsun’lu bir ağabeyimiz vardı, o bana “hocam tahiyatta fazla oturunca ayaklarım ağrıyor çok uzun okuma” diyordu. Meğer uyuşturucu müptelası imiş, bacakları mermer sütunu gibi olmuştu, kollarında artık damar bulup uyuşturucu iğne vuramayınca, bacaklarından vurmuş orada da artık damarlar görünmez olmuştu, onun için ayakları üzerinde fazla oturarak duramıyordu. Ben de “sen ayaklarını uzatarak da kılabilirsin diyordum” ama, ona da o razı gelmiyordu, zorlana-zorlana namazlarını kılmağa çalışıyordu, orada isteyene Kur’an okumasını da öğretiyor ve namazlardan önce, çok eksik olan, ilmihal bilgisini beraber tahsil ediyorduk.

Daha sonra orada 6 ay yatıp, Yarı Açık Cezaevi hakkını kazanınca, Bursa Yarı Açık Cezaevine sevkimi istedim ve Bursa’ya geldim.

Buradaki mahkumların çalışma mecburiyeti olduğu için, biz de halı dokuma atölyesinde çalışmak üzere ayrıldık, kısa zamanda orada da çıraklığı atlatıp, halı ustası olarak halı dokumağa başladık, dokuduğumuz halının santimine göre aylık ücret alıyorduk. İlk maaşım 9-12-1994’de  539.780 lira olarak aldık, “yani bugünün parası ile yaklaşık 55 TL.” o zaman dolar 17.203’den 38.418 liraya çıkmıştı, malum 5 Nisan kararları.

Burada yarı açıkta, hafta sonları ailemiz geliyor, akşama kadar açık görüş yapıyoruz, beraberce aynı masa etrafında, çoluk-çocuk oturuyor, beraber yiyor içiyoruz, cezamız sanki yarı yarıya düşmüş gibi seviniyoruz, daha önce ziyaret için aranan soyadı tutma meselesi burada aranmadığından, kardeşler ağabeyler kafile-kafile ziyaretlerimize gelip gidiyordu.
O sıralarda Bilecik cezaevinde yatmakta olan, gazetemizin yazı işleri müdürü Sayın Sabahaddin Aksakal ağabey ve İzmit cezaevinde yatan Mustafa Kaplan’la da mektuplaşıyor birbirimize teselli verip, müteselli oluyorduk.19 aylık Yarı Açık Cezaevi tahsilimizden sonra tahliye olup çoluk-çocuğumuza kavuştuk.

Ortağımızdan ayrılıp kendi başımıza, cezaevinde ismi ilham olan CANTOY firmamızı kurduk, bir yıl yine bildiğimiz iş olan oyuncak toptancılığı yaptık, fakat biz ithal oyuncak sattığımız için, o da dolara endeksli olduğundan 10 liraya alıp 11 liradan satıyoruz, almağa gidiyoruz 12 lira olmuş, biz de bunalmış bir vaziyette iken, bebeci bir komşumuz, “sizde iki dükkan var birini bebeci yapsanız” dedi, biz de yahu yapabilir miyiz, falan dedik, “yaparsınız-yaparsınız” dedi Allah razı olsun, bir tarafından başladık, sonra bu iş hoşumuza gitti, bir daha İstanbul’a gidip, oyuncak almadım ve elimdekilerin de fiyatını arttırmadım o şekilde bitirdim.

Şu anda Cantoy Tekstil Konf. Ltd. Şti. olarak bebe sektöründe belli bir yere geldik çok şükür, Türkiye genelinde her il ve ilçede müşterilerimiz var, tüm yapılan Anne Bebe Çocuk Fuarlarına katılmamız neticesinde, müşteri portföyümüz yurt içi ve yurt dışında daha da artmakta.

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.