Erdem AKÇA
Katre-Reşha-Zühre Bahsinin Şerhi-7
ESMAÜ’L-HÜSNA VE İNSANIN KEMAL YOLCULUĞU
Kurbiyet ve Akrebiyet Yolculuğu
Kurbiyet, Allah’a yolculuktur, Ona yakın olma ve Onu bulma çabasıdır. Akrebiyet ise Allah’ın yakınlığında kendini bulma, kendi kendini tanıma ve kendisi olma çabasıdır. Kurbiyet, velâyet yolu; akrebiyet ise, nübüvvet yoludur.
Bediüzzaman’ın anlattığı 1. Yolda insan Allah’a gitmiyor. Onun ehadiyet tecellisi ile her şeye bizzat yakın olması, her şeyin hakikatini takdir etmesi ve hakikati ile onu idare etmesini görüyor. Bu durum, güneşin ışığıyla bize ve her şeye yakın olması temsilidir. Eğer çiçekler şeffaf olsaydı, arabalar cam gibi olsaydı, insanlar da öyle berrak olsaydı bizim üzerimizde de güneş kendini gösterirdi. Fakat çiçekler, güneşi değil güneşten aldıkları yedi rengi göstererek güneşin zatının cilvesini perdeliyorlar. Her renkli şey de aynı şeyi yapıyor. Fakat ortak nokta şudur: Hepsi böyle bir cilveyi alıyor. Nübüvvet yolu Allah’a gitmez. Zaten biz yaratılmakla Allah’tanız ve Kayyumiyet hakikati gereği daima Onun tarafından her an ayakta tutuluyoruz ve her an Onunla olmaya mecburuz. O halde bizim araya araya bulacağımız hakikat zaten budur. Neden bu hakikati bir daha arayalım?
Nübüvvet yolundaki en derin tahkik şudur: “Biz ya bizzat varız. O halde biz ilah olmalıyız. Oysa ilah çok sayıda ve çok türde olmaz ve olamaz. Ya da biz, var olan bir İlah-ı Mutlak tarafından çeşitli sayılar ve türde yapılmış eserleriz.” Hakikat bu kadar kısa ve nettir: Ya bizzat kaimsin ve İlahsın. Ya da bizzat kaim olan İlah-ı Mutlak tarafından devamlı kıyam verilen bir eser ve sanatsın. İlk bakış şirk ve “mana-yı ismî” bakışıdır. İkinci bakış ise, tevhid ve “mana-yı harfî” nazarıdır. Bu açıdan biz Allah ile varız, Onun ile diriyiz, Onun ile görürüz ve işitiriz, Onun ile severiz ve biliriz. Her şeyimiz bizzat ve perdesiz Onun elindedir. O olmadan biz olamayız. Öyle Allah’a bağlıyız ve yapışmışız, âşıkız! Kur’anın ilk cümlesi Besmele’deki “ba” harfinin “ilsak” (yapışmak) manası bu aşk derecesinde bağı ve ilişkiyi anlatır. “Ba” harfinin diğer manası ise “ile” demek… Yani “Allah’ın ismi ile” insan ve her şey vardır. Allah her şeyi isimleriyle, isimlerinin cilveleriyle yaptı ve yapıyor. Bu açıdan “Ba” harfinin “ile” manası, “tevhid” i ders verir. Diğer manası olan “için” manası da “teslimiyet” i ders verir. Yani “Her şey Allah ile var ama kim için var?” sorusuna cevap olarak “Her şey Allah ile ve Allah için var” diye “Bâ” harfi hakikat ve hakkı ders verir. Hz. Ali (RA), “Bütün semavi kitapların esrarı Kur’an’dadır. Kur’an’daki, her şey Fatiha'dadır. Fatiha'daki her şey Besmele’dedir. Besmele’deki her şey Besmelenin 'ba' sındadır. Besmelenin 'ba' sındaki ise onun altındaki, noktadadır” der.[1]
2. Yolda ise kişi, Allah’ı arıyor. Önce kendi Rabbi olarak… Sonra akrabalarının, aşiretinin, ırkının, türünün, bütün türlerin, bütün canlıların, canlılığın, cansızların, gayb ve şehadet âlemindeki her şeyin Rabbi olarak… Bu arayışta
*Aklının kalıplarına mahkumiyetiyle,
*Kalbinin duygusal dengesizliklerinin perdeleri ile,
*Nefsinin maddeci bakışı ve aşkı ile boğuşacak ve bu şekilde Hakikate erişip Allah’ı doğru tanımaya çalışacaktır.
Bu yolculukta ileri bir nokta bütün yaratılmışları aşmak ve Rabb isminden “Rububiyet sıfatı” na geçmektir. Rububiyet sıfatı, yaratılıp terbiye edilenlerle beraber yaratılıp terbiye edilebilecek bütün mahlukatı da içerir. Rabb isminin tecellisine nazaran Rububiyet sıfatının tecelli dairesi sonsuz derecede geniştir. Ondan da ilerisi “Rubûbiyet şe’ni” ne geçmektir. Rububiyet şe’ni ise Cenab-ı Hakk’ın terbiye edebilirliğini ifade eder. Terbiye edebilir olan, terbiye etmeye bir mecburiyeti olmadığından terbiye edicilik sıfatıyla görünmesi Onun terbiye edebilirlik vasfının yalnızca “bir tecellisi” ni teşkil eder. Bu açıdan Rububiyet sıfatına göre Rububiyet şe’ni çok daha geniş kapsamlıdır. Şe’n, sıfat olarak tecelli eder. Bu yolculukta son nokta “Zât-ı Rabb-ı Mutlak” a erişmektir. Bu yolculukta kişi terbiye fiilinden yola çıkarak Zât-ı Rabb-i Mutlak’ı bulur. Fakat Zât-ı Akdes’in tek vasfı ve özelliği terbiye ve Rububiyet değildir. Bu açıdan sonsuz yolculuklarla kişi Zât-ı Akdes’e urûc etmek zorundadır.
Ayrıca kişi yaratılanları ve yaratılabilecek olanları aşıp Zât-ı Akdes’e erişse de bu sefer tekrar bu âleme geri dönmesi gerekmektedir. Çünkü bu âlem yaratılmış olarak mevcuddur. “Evet, bu âlemi o Zât yarattı. Fakat nasıl yarattı? Niçin yarattı? Her şeyi nasıl terbiye diyor? Her şey ile birebir münasebeti var mı?” gibi sorularla sora sora nebilerin işi başlattıkları noktaya yani “tevhid” noktasına gelecektir. Sonra Allah’ı arama tarzında değil, Allah’ın nuruyla Onun yarattığı her şeye bakarak külli İlahi icraatları kâinatta okuyarak kâinat kadar bir huzur içinde kendini hissetme seviyesine doğru ilerleyebilecektir.
Bu 2. Yolda, akıl tıkanır kalır. Çünkü akıl, “görünenler” üzerinden yürür. Görünenler ise, “sınırlı ve sonlu” olmak zorundadırlar. Allah ise, sınırsız ve sonsuzdur. Sınırlı ve sonlu nesneler Sınırsız ve Sonsuz’u anlatamaz, ifade edemez, temsil edemezler. Bu açıdan aklın marifeti ve Allah’ı hakkıyla bulması mümkün değildir. Akıl, en gelişmiş haliyle “Dolunay” olur. Ruh, akla bakınca, tabiat dolunayını görür, “Hakikat güneşi” ni göremez. Ruh akıl yolunda daima kendini “tabiat gecesi” içinde görür. Tabiat gecesi ise, karanlığıyla ruha evhamlar ve korkular verir. Bu açıdan akıl, ruha emniyet ve huzur, sükunet ve ferah veremez. Akıl en fazla şunu diyebilir: “Şu tabiat denilen dolunay, nurunu Ezel-Ebed Güneşi’nden alıyor ve bize gösteriyor. Kendi başına bir varlığı yoktur.” Bu seviye aklın son noktasıdır. Akıl, Hakikat Güneşine karşı ispat ile gidemez ve Onu gösteremez. Sadece Onun varlığını keşfedebilir. “O, yarattıklarına benzemez” diyebilir. Muhalefetün li’l-havadis sırrıyla… Bu yolla gidenlerin güneş hakkındaki sözleri, akıl gözünün bir hükmü ve nazarî olup ispata dayalı değildir. Bundan dolayı kişiden kişiye değişebilir ve taklidî iman tarzındadır.
Oysa 1. Yolda gidenler, aşağıdan yukarı bakmıyor; yukarıdan aşağıya bakıyorlar. Yani Allah’ın nuru ve nazarı ile Onun yarattıklarına bakıyorlar. Bunu da Onun nuru olan Kur’an ve vahiy ile yapıyorlar. Bunu yaparken de sebeplere, perdelere, madde ve zamana takılmadan doğrudan doğruya her şeyi Allah’tan görüyorlar. Bu görüşü sağlamaya dinde “ihlas” denilir. Yani işin zahir ve dışından işin özüne ve hakikatine geçme… Akla, aczini göstererek Hakikatin büyüklüğünü tevhid içinde ilan ediyorlar, ispat ediyorlar. Kur’an hep bunu yaptığı gibi Üstad da Kur’andan aldığı ders-i hikmet ile bunu yapar. O vakit kendine dayanıp dolunay olan o akıl dahi Hakikat Güneşi’nin ışıl ışıl parladığı bir “Hüviyet aynası” haline gelir.
[1] Kuduri, “Yenabiu’l-Mevedde”.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.