Katre-Reşha-Zühre Bahsinin Şerhi-11

ESMAÜ’L-HÜSNA VE İNSANIN KEMAL YOLCULUĞU

Kuşatıcılık, Akıl ve İlim Sistematiği

Bediüzzaman aklın vahyin güneşiyle elde ettiği kemal seviyesini, sebep-sonuç bağının bütün zaman ve mekanı içine alan yapısını şöyle ifade eder: “Esbab-ı zâhiriyeyi (zahiri sebepleri) perestiş edenleri (tapar derecede sevenleri) aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “iktiran” tabir edilir, birbirine illet (etkin unsur) zannetmeleridir. Hem bir şeyin ademi (yokluğu), bir nimetin mâdum olmasına (yok olmasına) illet olduğundan, tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddemâtına (öncüllerine, alt yapısına) ve şerâitine (şartlarına) terettüp eder. Halbuki o nimetin ademi (yokluğu), bir tek şartın ademiyle oluyor. Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin (şartların) vücuduna tevakkufla (bağlı olmakla) beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlâtanın (yanılgının) ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin (sebeplere tapanların) de ne kadar hata ettiklerini bil!

[Nihayetinde katre-i akıl, bilebilen yapısı ve bilmek için yaratılan fıtratı gereği sınırlı âlemden çıkamaz. Çünkü hakiki manada bilmek, ihata etmekledir. İhata ise, kuşatılabilen şeyleri kuşatmakla olur. Kuşatmak ise

*Bir şeyin evvel ve âhirini, yani nereden geldiğini ve nereye gittiğini ve vardığını görmek,

*Zâhir ve bâtınını, yani dış yapısını ve iç dinamiklerini anlayarak varlık âleminde ne vazife gördüğünü çözmeye dayandığından aklın fıtratı “muhat” tan (kuşatılan) kendini çekip alamaz. Akıl, Muhît-i Mutlak (mutlak kuşatıcı) ile doğrudan muhatap olamaz. Bu ise onu Hakikat-i Mutlaka’ya karşı perdeler. Ancak Varlık Kameri üzerindeki nurları ve cilvelerinden Onu temaşa edebilir. Fakat Onun hararet-i zatiyesini algılayamaz, Ona gerçek manada muhatap olamaz. Eğer “Ben bilmem” ve “Bildiğim bir şey varsa o da bir şey bilmediğimdir” şeklinde kendini sıfırlayacak, algıladıklarını eleştirecek bir terbiyeye girerse, “bilme” çabasının kurbiyetini terk edip “bilinirliği” nin farkındalığındaki akrebiyete ererse, bu durumda “ulema-i billah” seviyesine yükselebilir. Aksi takdirde hakikat arayışında ömrünü tüketir.

Bediüzzaman’ın ifade ettiği üzere akıl, kendi başına hakikati bulma, bilme konusunda yetersizdir. Vahyin ışığı ve gölgesi altında Hakikat ve Hakka yürüyebilecek ve erişebilecek bir mahiyettedir. Vahye tabi bir akıl Hakikate dair yakînî bir kanaat elde edip bürhan ve hüccetler içinde hakikate vasıl olursa Kur’an ona “lübb” adını verir. İnsanı maddi ve manevi tehlikelere karşı temkin ve dikkate çağırıcılık yönü sabitleştiğinde ise ona “nühâ” adını verir. Aklın fonksiyoner hallerinden olan tefekkür, zahirden Hakikate geçme yolculuğudur. Tedebbür, aklın işin geçmiş köklerini ve akışını okuyarak işin sonrasında neler doğurabileceğini ve işin arkasından neler gelebileceğini görmesidir. Hakikat ve hakkı, manevi zevkine erişerek derinliğine inceleme ve tahlil etme ise tezekkür olarak Kur’anda isimlendirilir. Tefekkür, işin zahir ve batın; tedebbür ise evvel ve ahir boyutlarını ele alır. Bu çerçevede tefekkür ve tedebbür ile akıl nesne, kişi ve olayları ihata eder, adını koyar, ona sahip olup ona hükmetmeye başlar ve bu süreçle insanın yaratılış sırrı olan “hilafet” meselesinin keyfiyetini varlık âlemine gösterir.]

İnsan Aklı İle Hakikat Arasındaki Perdeler

Bediüzzaman’ın Katre’nin yolculuğu bahsinde aklın perdeleri meselesini şöyle ifade eder: “Sen dahi, öteki arkadaşın gibi, güneşi safi göremezsin. Belki senin aklın ve felsefen ünsiyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicapların halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin.”

[Bu cümlelerdeki şifreleri şöyle açabiliriz:

Aklın ve felsefenin ünsiyet ve ülfet ettiği perdeler” e misal olarak sebep-sonuç bağı ile daima olaylara bakmak, maddi âlemin kanunları ile manevi âlemin kanunlarını bir birine karıştırmak, maddiyatta geçerli kanunlar her âlemde geçerlidir, zehabına kapılmak gibi haller gösterilebilir. Oysaki madde bölüşüldükçe ve paylaşıldıkça azalırken ve bu bir kanunken maneviyat ve ilim ise paylaşıldıkça çoğalır ve bu da maneviyata dair kanundur. İnsan gibi hür iradeli mahluklar yıkım ve kötülük işlerinde sebep ve illetken, yaratıcılık ise sayısız şartların varlığı, birleştirilmesi ve organize edilmesiyle mümkün olabildiğinden insan gibi hür iradeli mahluklar yıkıcılıkta etkin unsur olmalarına rağmen yapıcılık ve yaratıcılıkta etkin unsur değil, pasif unsur veya cüz’i bir araçtırlar.

“İlim ve hikmetin nescettiği hicaplar” konusuna en çarpıcı misal sünnetullah kanunlarının düz bir mantıkla algılanması, küçükte küçük, büyükte büyük ve daha baskın olarak görüneceği şeklinde anlaşılmasıdır. Yer çekimi kanununun dağa dağ kadar, çiçeğe çiçek kadar, kuşa kuş kadar etkisi olmasından yola çıkarak yeryüzündeki sanat, estetik ve hareket kanunlarının da aynı şekilde küçükte küçük, büyükte büyük ve daha baskın tecelli edeceği kanaatine varmaktır. Oysaki çiçekteki sanat yıldızlardan aşağı değil daha ileridir; kelebekteki estetik kayalık bir dağdan daha kapsamlı ve göz alıcıdır; bir arıkuşundaki hareket esnekliği bir fil ve balinadan daha muhteşem ve daha geniş yelpazelidir.

“Kabiliyetin verdiği bir renk” meselesine dair çarpıcı örnekler çoktur:

*Bazı fıtratlar tefekkür yolculuğunda kuvvet ve kudrette saplanır kalır, zâhirden Hakikate geçemezler. Lenin gibi “Her şey atomların hareketinden ibarettir” algısında boğulurlar. Oysaki insanın uyanıkken gözle gördüğü nesneler atomların hareketinden meydana gelen sabit ve değişken görüntüler iken ve sebepler dünyasının kanunlarına tabiyken, insanın rüyada gördüğü görüntüler de bir varlıktır ve çoğu zaman da sebepler dünyasındaki kanunlara ve atomların hareketlerine muhalif mahiyettedirler. Hakikatte onlar da varlıktır, bunlar da varlıktır.

*Bazı kabiliyetler sebep-sonuç bağında takılıp kalır, determinist ve tabiatperest olur. “Sebepler sonuçların annesidir” der. Oysaki yaratılışta önce sonuç hesap edilir, sonra o sonucu meyve verecek şekilde sebepler zemini hazırlanır. Binanın projesini çizip sonra ona uygun zemin ve zamanı bularak o bina inşa edilir. Hatta bu işin arka planında binaya duyulan ihtiyaç yatması, binanın projesine göre malzemelerin dahi belirlenmesi gösterir ki, sonuçlar sebepleri doğurur. Bir sonuç bir işte elde edilemeyecekse o işe teşebbüs edilmemesi de gösterir ki, sonuçlar akıl ve hakikatte sebepten daha mukaddemdir. Bu noktada determinist algı ve tabiatperestlik net bir yanılgı olarak görünmektedir. Dış ve iç dünyadaki varlık, yaratılış ve kanunlar derinlerde Külli ve Hür İrade’nin varlığına delildir. Külli ve Hür İrade’nin düzenli icraatına din “sünnetullah”, bilim “tabiat kanunları” adını verir. Fakat Külli ve Hür İrade’nin kendi bağımsızlığını ve hiçbir kayda girmediğini, dilediği zaman dilediği şeyi yapabilirliğini göstermek amaçlı olarak, yeryüzünde zaman zaman görüldüğü üzere bilinen düzenin dışında olan ve akılları şaşırtan çeşitli icraatları da gerçekleşmektedir. Bu durum “tabiat kanunları” ile izah edilememektedir. Fakat varlık âleminin düzenli ve düzen dışı, kanunî ve kanunlar üstü bu varlık ve eserlerden meydana gelmesi, akılların kabiliyetlerinin kişiyi sınırladığı, gözüne verdiği renkli bir gözlük olduğunu ifade eder.

*Bazen de aklî kabiliyetleri kişideki fıtrattan gelen dışa dönüklük ve içe dönüklük yönlendirir. Dışa dönük meşrepler “âfâkî tefekkür” de alabildiğine yol alırken içe dönük karakterler “enfüsî tefekkür” de yol alırlar. Dışa dönükler “her şeyi bilmeye ve her şey arasındaki bağları kurmaya ve görmeye” çalışırken, içe dönük karakterler “insan veya herhangi bir nesne” yi incelemeye, “her şeyi ondan görmeye” ömrünü verir, bütün derinliğiyle onun içine dalar. Dışa dönükler, “insan” konusunda cahil veya sathî kalırlarken, içe dönükler de “dış dünya” konusunda cahil veya sathî kalırlar. Doğu ve Batı tefekkürünü derinliğiyle inceleyen Cemil Meriç bu konuyu şöyle özetler: “Batı düşüncesi, dünyayı biliyor fakat insanı bilmiyor. Doğu düşüncesi ise insanı biliyor fakat dünyayı bilmiyor.”]

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.