İlim Işığı Altında Sevr ve Hut Hadisi-1

Sevr, Arapça bir kelime olup boğa, erkek sığır, öküz manasına gelir. Hût ise, Arapça’da, büyük balık, balina manasına gelir. Bir hadiste bu iki canlının ismi geçer. Bir kişi gelir ve Allah'ın Resulüne (SAV) sorar:

-“Dünya ne üstünde duruyor?” O (ASM) cevap verir:

Ale'l-hût" (Büyük balığın, balinanın sırtında...) İki ay sonra aynı şahıs veya başka biri gelir ve aynı soruyu sorar. Resulullah (ASM) şu cevabı verir:

Ale's-sevr[1] (Boğanın, öküzün sırtında…)

Bu çok yönlü hadis-i şerifin medeniyete, iktisada, sosyolojiye, astronomiye bakan taraflarının izâhını Üstad Bediüzzamanın 14. Lem’ası’na havale edip bu hadisin insanın enaniyet teşhisi ve terbiyesine bakan cephesini ele alacağız. Bu noktada rehberimiz başta Kuran kıssaları ve diğer hadislerdir. Bunları hakkıyla anlamamızı sağlayan kaynak ve tefsir Risale-i Nur Külliyatı’dır.

Kur’an Kıssalarında Hût Bahsi

İnsan fıtratları “âfâkî meşreb” ve “enfüsî meşreb” olmak üzere iki ana gruba ayrılmıştır. Her insanda bu iki yön beraber bulunsa da bir tanesi daha baskındır. Bütün insanlar, peygamberler dahil bu iki gruptan birine dahildirler. Kur’an-ı Hakîm’in hikmetle bildirdiği üzere karakteri “âfâkî meşreb” yani dışa dönük, öfkeli, aceleci şahsiyetlerden birisi Hz. Musa’dır (AS), diğeri ise Hz. Yunus’dur (AS). Dikkat edilirse her ikisinin kıssalarında bir “hût” bahsi geçer. Hz. Musa (AS), kendisini irşad etmesi için Hz. Hızır’la (AS) buluşmaya giderken hizmetkârı, talebesi ve yeğeni olan Hz. Yûşa'ya (AS) bir “hût” (büyük balık) verir ve “Bu, bizim sabah kahvaltımız olan gıdadır[2] der. Hz. Hızır’la (AS) buluşma yerinin alâmeti, Hz. Hızır’ın (AS) bulunduğu mevkie gelince ölü balığın dirilip denize açılması ve yüzerek gözden kaybolmasıdır. Hz. Yunus'un (AS) kıssasında ise büyük bir balık, Hz. Yunus'u (AS) yutar. Kuran Hz. Yunus (AS) için: “Sâhibül-hût[3] (Balık sahibi, balığın arkadaşı) der. Üstad Bediüzzaman 1. Lem’ada bu kıssayı ele alıp öfkeli yapılar için bir sır istihraç eder; enâniyet (benlik, ego) terbiyesi için bir yol açar:

1. LEM’A

Hazret-i Yunus ibni Mettâ Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâmın münâcâtı (gizli yakarış ve duası), en azîm bir münâcattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır (duaların cevap görmesi içi bir vesiledir).

[Risale-i Nur’da “Aleyhi’s-salâtu vesselam” tabiri sadece Hz. Muhammed Mustafa (SAV) için kullanılır. (Mektubat, 23. Mektub, 2. Sual) Diğer peygamberler için sadece “Aleyhi’s-selam” denilir. Üstad Bediüzzaman burada kasıtlı olarak bu kullanışı yapıyor. Hz. Peygamber’in (SAV) kendi asrının bir Hz. Yunus’u (AS) olduğunu ifade ediyor. Onun “hût” u Taif olmuştu. Tâif’te yutulması akabinde Mi’rac-ı Ekber-i Muhammedî (ASM) gerçekleşti, denilebilir. Mi’raç bir “bast-ı zaman” ve bir “bast-ı ruh” tur. Bu bast-ı zaman ve inbisat-ı rûhî ise elbette öncesinde muazzam bir kabz-ı ruhânî olmasını ister. Ki Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre kendisi bir gün Peygamber aleyhisselâm’a:

-“Uhud Gazvesi’nin yapıldığı günden daha zor bir gün yaşadın mı?” diye sormuş, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle cevap vermiştir:

- “Evet, senin kavminden çok kötülük gördüm. Bu kötülüklerin en fenası, onların bana Akabe günü yaptığıdır. Tâif’li Abdükülâl’in oğlu İbni Abdüyâlîl’e sığınmak istemiştim de beni kabul etmemişti. Ben de geri dönmüş derin kederler içinde yürüyüp gidiyordum. Karnüsseâlib’e varıncaya kadar kendime gelemedim.[4]

Bu sahih rivayet gösteriyor ki, Hz. Risalet (SAV), Taif yolculuğunda ömründeki en büyük kabz-ı ruhânîyi yaşamış, akabinde de Mi’raç lütfu ile ebedî teselliye kavuşmuştur.]

Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın kıssa-i meşhûresinin hülâsası (meşhur hikâyesinin özü ve özeti):

Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı (sıkıntılı) ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette,

[5] münâcâtı, ona sür'aten vasıta-i necat (kurtuluş aracı) olmuştur.

Şu münâcâtın sırr-ı azîmi şudur ki:

O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti (sebeplerin tamamen etkisizliği göründü). Çünkü o halde ona necat (kurtuluş) verecek öyle bir Zat lâzım ki, hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semâya (atmosferin en yakın tabakasına) geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hut (balina) ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden (boyun eğdiren) bir Zat onu sahil-i selâmete (selamet kıyısına) çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsaydılar, yine beş para faydaları olmazdı. Demek esbabın (sebeplerin) tesiri yok. Müsebbibü'l-Esbabdan (sebepleri yaratandan) başka bir melce (sığınak) olamadığını aynelyakin (gözüyle kesinkes) gördüğünden, sırr-ı ehadiyet (Allah’ın teklik sırrıyla her şeyi aynı anda kontrol edişi), nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği (açılıp göründüğü) için, şu münâcat birdenbire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir (boyun eğdirmiştir). O nur-u tevhid ile hûtun karnını bir tahtelbahir (denizaltı) gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvac (sarsıntılı dağ gibi dalgaların) dehşeti içinde, denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahrâ (çöl), bir meydan-ı cevelân ve tenezzühgâhı (dolaşma ve gezinti meydanı) olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn (kabak gibi geniş yapraklı bir ağaç) altında o lûtf-u Rabbânîyi müşahede etti.

İşte, Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan (başıboş) küre-i zeminimizdir (gezegenimizdir). Bu denizin her mevcinde (dalgasında) binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ-yı nefsimiz (nefsimizin güçlü arzuları), hûtumuzdur (balinamızdır); hayat-ı ebediyemizi (sonsuz âhiret hayatımızı) sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.

Madem hakikî vaziyetimiz budur. Biz de, Hazret-i Yunus Aleyhisselâma iktidaen (uyarak), umum esbabdan (sebeplerden) yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya, Müsebbibü'l-Esbab olan Rabbimize iltica edip

el yazısı, yazı tipi, hat sanatı, kaligrafi, beyaz içeren bir resim Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

demeliyiz ve aynelyakin anlamalıyız ki, gaflet (manevi uyuşukluğumuz) ve dalâletimiz (hakikatten sapkınlığımız) sebebiyle aleyhimize ittifak eden (güç birliği yapan) istikbal, dünya ve hevâ-yı nefsin zararlarını defedecek yalnız o Zat olabilir ki, istikbal taht-ı emrinde (emri altında), dünya taht-ı hükmünde (hâkimiyeti altında), nefsimiz taht-ı idaresindedir (idaresi altındadır). Acaba Hâlık-ı Semâvat ve Arzdan (Gökleri ve Yeri Yaratandan) başka hangi sebep var ki, en ince ve en gizli hâtırât-ı kalbimizi (kalbimize gelen istekleri) bilecek?

Ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından (dalgalarından) kurtaracak -hâşâ- Zât-ı Vâcibü'l-Vücuddan (Varlığı gerçek ve zorunlu Zât) başka hiçbir şey, hiçbir cihette, Onun izin ve iradesi olmadan imdad edemez ve halâskâr (kurtarıcı) olamaz.

Madem hakikat-i hal böyledir. Nasıl ki Hazret-i Yunus Aleyhisselâma o münâcâtın neticesinde hûtu ona bir merkûb (binek), bir tahtelbahir (denizaltı) ve denizi bir güzel sahrâ (çöl) ve gece mehtaplı bir lâtif suret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırrıyla

el yazısı, yazı tipi, hat sanatı, kaligrafi, beyaz içeren bir resim Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

demeliyiz. [6]yazı tipi, beyaz içeren bir resim Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir. cümlesiyle istikbalimize, [7]diyagram içeren bir resim Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir. kelimesiyle dünyamıza,

[8]yazı tipi, el yazısı, beyaz, hat sanatı, kaligrafi içeren bir resim Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir. fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celb etmeliyiz (merhamet bakışını çekmeliyiz).Tâ ki, nur-u iman ile ve Kur'ân'ın mehtabıyla istikbalimiz tenevvür etsin (aydınlansın) ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet (cana yakın ve sıcak bir hale) ve tenezzühe (iç ferahlatıcı bir gezintiye) inkılâp etsin. Ve mütemadiyen mevt (ölüm) ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvâcı (asırlar dalgaları) üstünde hadsiz cenazeler binip ademe (yokluğa) atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur'ân-ı Hakîmin tezgâhında yapılan bir sefine-i mâneviye (manevi gemi) hükmüne geçen hakikat-i İslâmiyet (İslamiyet realitesi) içine girip, selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün (gezintinin) manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur'ân'la (iç bütünlüğü sağlatıcı sır), o terbiye-i Furkaniye (hak ve batılı ayırıcı terbiye) ile, nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz (bineğimiz) olup, bizi ona bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun.

[Üstad Bediüzzaman “Lâ ilahe illa ente Sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” cümlesini zaman hakikati eşliğinde şöyle taksim eder: “İnnî küntü mine’z-zâlimîn” (Hakikaten ben zâlimlerden oldum) cümlesini “mâzi” sayfası olarak okur. “Sübhâneke” (Sen kusursuz ve noksansız icraatta bulunan Zât-ı Muhteşem’sin!) sözünü “şimdiki zaman” sayfası olarak ele alır. “Lâ ilâhe illa ente” (Sen’den başka İlah yoktur) cümlesini “müstakbel” (gelecek zaman) aynası olarak görür. Hz. Yunus’un (AS), vazife yerini terk kararından sonra balığın karnına düşmesi olduğu ve bu münâcâtı balığın karnında yaptığından “İnnî küntü mine’z-zâlimîn” cümlesi mâzi olarak okundu. Geçmişteki o karar şu anki balığın karnına hapse sebebiyet vermiştir. Kararın yanlışlığının ceremesi olduğu, hatanın karanlıklarını temizlediği ve giderdiği için “Sübhâneke” cümlesi şimdiki zamana tekabül etmektedir. Uluhiyet ve İlâhlık hakikati, celal ve Sübhaniyet ile cemal ve Rahmaniyetin cem’i olan kemal bir vasıf olduğundan, yarının nasıl tahakkuk edeceği de belirsiz olduğundan “Lâ ilahe illa ente” cümlesi gelecek zamana ma’tuf olmaktadır. Mevcut anda yaşananlar eğer “nimet” ise cemal-i Rahmaniyet, eğer “musibet” ise celal-i Sübhaniyet olduğu ve Hz. Yunus’un (AS) hûtun karnında hapsi bir musibet bulunduğundan “Sübhâneke” lafzı şimdiki zamana tekabül ettiğini Üstad Bediüzzaman âyetten istihraç etmiştir.]

Elhasıl: Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti (yapısının içerikliliği) itibarıyla, sıtmadan müteellim olduğu (acı çektiği) gibi, arzın zelzele ve ihtizâzâtından (sarsıntı ve titremelerinden) ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrâsından (büyük sarsıntısından) müteellim oluyor (acı çekiyor). Ve nasıl ki hurdebinî (mikroskobik) bir mikroptan korkar, ecrâm-ı ulviyeden zuhur eden (gök cisimlerinden ortaya çıkan) kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever; öyle de, hadsiz ebedî Cenneti dahi müştakane sever. Elbette, böyle bir insanın Mâbudu, Rabbi, Melcei (sığınağı), hHlâskârı (kurtarıcısı), Maksûdu (hedefi) öyle bir Zat olabilir ki, umum kâinat Onun kabza-i tasarrufunda (yönetim avucunda), zerrat ve seyyârat (atomlar ve gezegenler) dahi taht-ı emrindedir (emri altındadır). Elbette öyle bir insan daima Yunusvâri

el yazısı, yazı tipi, hat sanatı, kaligrafi, beyaz içeren bir resim Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

demeye muhtaçtır.

Üstad Bediüzzaman’ın tesbit ettiği üzere hût (balina), heva-yı nefsin manevi sembolü ve işaretidir. Heva, Kur’anda vurgulandığı üzere, ilahlaştırılan, tapılan, kişinin iç dünyasına ait bir puttur. İnsanları taşkınlaştırıp zulmettiren bir mahiyeti olmasıyla da hevâ, bir tâğûttur. Üstad Bediüzzaman tâğut hakkında “Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri ene'dir, diğeri tabiattır”[9] der.

Heva kelimesi, hava ve hüviyet ile aynı kökten gelmekle işaret eder ki heva, hava gibi, kişinin nefsinin varlığının devamı için olmazsa olmaz unsurların bağımlılık yapıcı cihetini ve kişinin nefsinin kimliğini gösteren boyutunu ifade eder. Bu olmazsa olmaz unsurları yapma noktasında kişi kendini son derece haklı, masum ve zararsız olarak görür. Dışa dönük bir fıtrat için öfkelenmek, onun en doğal hakkıdır; susmak ise, onun için yokluk gibi acı ve tahammül edilmez bir haldir. Konuyu derinleştirip temellerine inersek nasıl dıştaki, İlâhî düzenin yansıması olan kanunların sembolü “tabiat” sa ve her şey tabiat denilen “sünnetullah” a göre cereyan ediyorsa, ene de içteki düzendir. İnce bir nokta var ki, dıştaki düzen hep yapıcı, yararlı, hayırlı olarak sırat-ı müstakim üzere akar. Kur’an, dıştaki kalıba dayalı bu sabit yapıya “tabiat” derken bu kalıpların hayrı netice vererek mantar gibi açılması ve birbiriyle alakalı yönünü “fıtrat” diye anlatır. Fıtrat, sünnetullahın akışıdır. “Din, fıtrattır. Bu fıtrî düzenin adı İslam’dır.[10] Din, insanı hayırlı bu fıtri düzene bağlayan ve onunla barıştıran unsurdur. Hz. Hud (AS) bu İlâhî âfâkî ve enfüsî fıtri düzeni şöyle anlatır: “İnne Rabbi alâ sırâtın müstakîm” (Hak bu ki Rabbim sırat-i müstakim üzeredir; Onun icraatında ifrat ateşi, tefrit karanlığı yoktur.) Ümmet-i Muhammed (SAV) ise günde 40 defa bu fıtri, dengeli, hayırlı düzene erme ve bu düzene ömür boyu uyarak yaşama duası yapar, namazıyla... Derler ki: “İhdina’s-sırâta’l- müstakîm” (Bizi sırat-i müstakime, o dengeli, hayırlı ve ifrat-tefrite kapalı, yükselerek giden o mukaddes yola eriştir ve o yolda, bizi daimî eyle...) Kılınan namazın makbullüğünü bir âyet şöyle anlatır: “İnne’s-salâte tenha ani’l-fahşâi ve’l-münker[11] (Hak namaz odur ki sahibini aşırılıklardan, aşırı şehvetlerden ve iğrenç kılınmış nahoş şeylerden alıkoyar; insandaki bu ifrat-tefrit hallerine son verir.) Yani hakiki namaz, Fatiha’daki sırat-i müstakim duasının kabul olduğu hissedilen ve görülen namazdır. Namaz bu manada mükemmel bir terbiye aracıdır; kişiyi frenleyen bir sabır reçetesidir. Bu çerçevede namaz, içteki tâğut olan heva-yı enâniyeti ıslah ederek daima hayır üzere işleyen adaletli sünnetullah ile onu barışık hale getirir. Kişideki aşırı öfkeyi budar, haklı ve hakka tabi bir öfke yönünde ta’dil eder. Bu şekilde insan ruhu, sünnetullah denilen ruh-u a’zam ile birleşir ve inbisat eder.

Hz. Peygamber (ASM) müşriklerin yersiz inatlarına, körlüklerine, dalâlette ısrarlarına, hatta çirkince sözlü saldırılarına bir yandan onlar adına üzülürken, diğer yandan öfkelenir. Her vicdan sahibi kişi, hatada bile bile ısrar karşısında sinirlenir. Bu noktada Kalem sûresinde 48. âyette Allah Azze ve Celle buyurur ki: “Fasbir li hükmi Rabbike ve lâ tekün ke-sâhibi’l-hûti, iz nâdâ ve hüve mekzûm” (Öyleyse Rabbinin hükmüne sabret. Onların bu hali, seni terbiye edici olan Rabbi’nin bir hükmü ve genel kararıdır. Onlar değişmezler. Sen öfkelenerek, balığın sâhibi ve arkadaşı olan Yunus gibi olma, böyle bir oluşuma girme, balık seni de yutar. O vakit sen de Yunus gibi öfkeden dolayı kendini kınayarak, Rabbin tarafından kınanan bir hal içinde dua etmek durumunda kalırsın.) Bu noktada öfkeli kişilerin ene terbiyesi, “sabır” dır. Hakikatte Hz. Peygamber (SAV) enfüsî meşreb fıtratıyla kolay sabredebilecek bir yapıda iken Mekke müşriklerinin onu çileden çıkardıkları veya kendilerini kilitledikleri âyetlerden görünüyor. Bundan dolayı Allah Resulü (SAV), kendi hûtu olacak Tâif’e yöneliyor. İnsan için en büyük ve daimî sabır telkincisi namazdır. Bakara sûresi 155. âyet sabır-salat ilişkisini şöyle açar: “Yâ eyyühellezîne amenustaînu bi’s-sabri ve’s-salah! İnnallâhe mea’s-sâbirîn” (Ey imanla kendilerini inşa edenler, sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Hak bu ki Allah sabredenlerle beraberdir, onların yanındadır.) Sonraki âyet ise, cihaddan bahseder. Ki, cihad konusu içe dönük fıtratların enâniyet terbiyesidir. Dışa dönük fıtratlar, öfkelerinden kendilerini frenlemekte zorlanırlarken iç dönük fıtratlar endişe ve evhamlarından adım atmakta zorlanırlar ve cihad edemezler.

Heva, kulun iradesinin öfke, şehvet gibi fıtraten birer ihtiyaç gibi görünen işlerine karşı kanunî bir tarzda görünür halidir. Her kulda hevâ, mevcuddur. Yöneldiği boyut farklılık arz eder. Bu manada heva için, düşkünlük, zaaf, meyyallik de denilir. Kul iradesinin anlık, gelip geçici, güzelliklere karşı yönelişine ise, heves adı verilir. İçe dönük fıtratlarda şehvete sürekli yöneliş ve şehvet-perestlik hüviyeti hevânın görünme penceresidir. Dışa dönük fıtratlarda ise, öfkeye sürekli yöneliş, hiddet-perestlik hüviyeti hevânın diğer görünüşüdür. Bu iki hale İslam Ahlak Felsefesi âlimlerince “fücur” ve “tehevvür” isimleri verilir.

Tefekkür ve araştırmalar ile elde edilen hakikatli bir ilim ile bu yönlere boyun eğdirilebilir. Eğer ilim kudsiyetiyle, öfke ve şehvete tesir etmezse o vakit heva, o ilmi kendine hizmet ettirmeye başlar. Kur’an Kalem sûresinin başında “Nûn” der. Sonra da “Ve’l-kalemi ve mâ yasturûn” (Kaleme ve belirli bir ilimle yazdıklarına yemin olsun ki!) diye devam eder. Üstad Bediüzzaman “Nûn” dan kasıt, nûr-u ezelî ve ilm-i ezelîdir” der.[12] Yani ilim, ruha yazılırsa, nur olur. Kur’an Kalem suresinde Hz. Yunus'u (AS) “sâhibü’l-hût" diye anarken Enbiya suresi 87. âyette “Zünnûn” (nûn sahibi) diye isimlendirir. Yani nura ermiş, ilm-i ezelîye kavuşmuş kişi... Bu âyet bildiriyor ki Hz. Yunus'u (AS) çileden çıkaran şey, halkın sapıklıkta bile bile saplanıp kalması, inad edip diretmeleridir. O da, öfkeleniyor ve akabinde vazife yerini terk ediyor. Bu öfkesi ve akabinde aldığı karar, bir hissî içtihaddır. İçtihadında Allah rızası olduğu için, Allah onun öfkesini şahsî bir mi’raca, aynı zamanda kavminin de hidayetine vesile kılmıştır, diyebiliriz. Hz. Pîr Mevlana Celâleddin-i Rûmi (KS) Mesnevi-i Şerif kitabında İbn-i Kuteybe’nin aktardığı Resulullah’a (SAV) nispet edilen “Beni Yunus b. Metta’ya üstün tutmayın[13] hadisini şöyle şerh eder: “Peygamber dedi ki benim mi’racım, Yunus’un mi’racından üstün değildir.[14]

Üstad Bediüzzaman da Hz. Yunus’un (AS) kıssasını bir manevi mi’raç, hakikatin külliyetini müşahede ve keşif olarak okur ve şöyle söyler: “Şu münâcâtın sırr-ı azîmi şudur ki: O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir Zat lâzım ki, hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsaydılar, yine beş para faydaları olmazdı. Demek esbabın tesiri yok. Müsebbibü'l-Esbabdan başka bir melce olamadığını aynelyakin gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcât birdenbire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir.”

Evet miraç, nûr-u Tevhid içinde sırr-ı Ehadiyetin inkişafı ile, cansız ve canlı her şeyin, hidayet ve dalalet her bir halin Allah'ın kontrolünde olduğunu, her şeyi aynı anda bizzat idare ettiğini görecek bir külli ruha kavuşmak ve erişmektir. Tevhid hakikatini içteki hevâdan tut, kâinatın tamamına kadar bütün “mekân”da, daha ötede geçmiş ve gelecek zamanlarda ve her bir anda görmek ve hissetmektir.

Bu perspektiften bakılınca diyebiliriz ki, Hz. Yunus'u (AS) iki hût yuttu. Biri mâlûm fiziksel hûttu. Diğeri ise “muğâdiben[15] (o kavmine, kavmi ona gazaplandı) âyetinde vurgulandığı üzere hevâ hûtu idi. İçine düştüğü deniz, onun öfkeyle dalgalanan his dünyası; karanlıklı bulutlar ise, o an onun hakikat dolunayını görmesini engelleyen fikirleriydi. Âyet der: “Rabbin ona bir nimet olarak hatasını idrak ettirdi de, o her şeyin Rabbinin elinde olduğunu gördü.[16] Ve “Sübhâneke” (Sen kusursuzsun, çirkin iş yapmazsın) dedi. Sonra suçluyu tesbit etti. “İnnî küntü mine’z-zâlimîn” (Hak bu ki zâlim olan bendim. Sen de icraat-ı Sübhâniyen ile bu zulme ve zulmete son verdin.)

[1] Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve't-Terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid: 8:131; İbnü'l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172.

[2] Kehf sûresi, 62.

[3] Kalem sûresi, 48.

[4] Buhârî, Bed’ü’l-halk 7; Müslim, Cihâd 111.

[5] “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” (Enbiyâ Sûresi, 87.)

[6] Senden başka ilah yok.

[7] Sen bütün kusur ve noksanlardan münezzehsin; çirkin iş yapmazsın.

[8] Ben hakikaten zâlimlerden oldum.

[9] Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Habbe Risalesi.

[10] Rûm sûresi, 30.

[11] Ankebût sûresi, 45.

[12] Şualar, 14. Şua.

[13] İmam Suyutî bu rivayet ile ilgili olarak: “Bu lafız ile vakıf olamadım (bulamadım)” demiştir. [Menâhilü’s-Safâ fî Tahrîci Ehâdîsi’s-Şifâ, Müessesetü’l-Kutubi’s-Sekafiyye, s. 75.] Rivayetin “Beni Musa’ya üstün tutmayınız” şeklinde sahih bir şekli bulunmaktadır. [Buhari, Husumat, 1; Müslim Fedail, 160] Hz. Yunus (AS) hakkında sahih şekli ise: “Hiçbir peygamberin: ‘Ben Yunus b. Mettâ’dan hayırlıyım demesi uygun değildir.” (Ebû Davud, Sünen, No: 4670)

[14] Bkz. Mevlana Celaleddin-i Rûmi, Mesnevi-i Şerif, 3. Defter, Panama Yayıncılık, s. 297.

[15] Enbiya suresi, 81.

[16] Kalem sûresi, 49.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.