Muhammed Numan ÖZEL
Âlem-i Gayb Hakkında
İnsan, yalnız gördüğü âlemi hakikat zannedip, mâzî ve istikbali ademle mahkûm ettiği vakit; hem kaderi inkâr eden bir vehme, hem de hayatı mânâsızlaştıran bir zulmete düşer. Hâlbuki Risale-i Nur’un nuranî dersleri, bu karanlığı dağıtan bir şems-i hakikattir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Onuncu Söz’ün Zeylinin İkinci Parçası’nda, Âlem-i Gayb’ın mahiyetine dair öyle bir pencere açar ki, geçmiş ve gelecek dahi birden dirilir, konuşur, mânâ kazanır. Şöyle buyurur:
“Âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi manen hayatdar bir vücud-u manevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki; Levh-i Kaza ve Kader vasıtasıyla o manevî hayatın eseri, mukadderat namıyla görünür, tezahür eder.” [1]
İşte bu cümle, tek başına bir iman manifestosudur.
Çünkü bu beyan ile anlaşılıyor ki: Âlem-i Gayb, yalnız meleklerin, ruhların ve berzahın bulunduğu uzak bir diyar değildir. Belki geçmiş ve gelecek dahi, bu âlemin dâhilindedir. Hatta ben bu kelimeyi yazarken bir kelime sonrası ile bu alemden akıp geliyor. Lâkin onların vücudu, bizim maddî ölçülerimizle değil; vücud-u manevî ve sübut-u ilmî iledir.
Geçmiş zannedildiği gibi yok olmuş bir hiçlik değildir. Bilâkis, Levh-i Mahfuz’un bir cilvesi hükmünde, İlâhî ilimde sabit, kader defterinde muhafaza edilen manevî bir hayattır. Gelecek dahi henüz yaratılmamış bir boşluk değil; Levh-i Kaza ve Kader’de tayin edilmiş, vakti gelince sahife-i şuhûda çıkacak bir hakikattir.
Sübut-u ilmî, bir şeyin hariçte vücut giymeden evvel, Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsinde sabit, muayyen, taayyün etmiş bir hakikat olarak bulunmasıdır. Yani adem değil; fakat ilmî bir varlık, ilmî bir vücud, kaderî bir mevcudiyettir.
Mahlûkat: “Ruhlu birer sübut-u ilmî”dir. Yani kuru, cansız bir bilgi değil; ilim-i İlâhî manen hayattar, hikmetli ve mânâ yüklü bir surette mevcutturlar.
“Vücud-u manevî” sahibidirler. Maddî vücutları henüz gelmemiş yahut zahiren geçmiş olabilir; fakat kader ve ilim dairesinde hakikî bir sebatları vardır.
Demek ki sübut-u ilmî, “Yokluk/adem” değil; “henüz şehadet âlemine çıkmamış veya şehadetten çekilmiş bir kaderî mevcudiyet”tir.
Levh-i Kaza ve Kader, işte bu sübut-u ilmînin mahallidir. Vakti geldiğinde, o ilmî ve kaderî hakikatler mukadderat namıyla görünür, tezahür eder; yani haricî vücut giyerler.
Hülâsa olarak:
Sübut-u ilmî: İlâhî ilimde sabit olan hakikat
Vücud-u manevî: Maddeden mücerred, kaderî varlık
Tezahür: Vakti gelince şehadet âleminde yaratılmak
İnsan, “geçti, bitti” dediği vakit; aslında yalnız şehadet perdesinin arkasına çekilen bir manevî hayatı görememektedir. Ve “henüz yok” zannettiği istikbal ise, kaderin ilmî haritasında çoktan yazılmış, çizilmiş ve takdir edilmiştir.
İşte Âlem-i Gayb budur: Zamanın üç parçasını —mâzî, hâl ve istikbal— birden ihata edip kuşatan, Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i muhîtinin sahasıdır. Bu âlemde yokluk yoktur; yalnız bizim idrakimize kapalı olmak vardır.
Bu hakikat anlaşıldığı vakit, insanın kaderle kavgası biter. İfrat ve tefrit itikadlardan kurtulup Ehl-i Sünnet'in istikametli yolunu bulur.
Tevekkül, kuru bir teselli olmaktan çıkar; ilmî ve imanî bir teslimiyet hâline gelir. Musibetler kör bir tesadüf değil, kader defterinden çıkan mânâlı mektuplar olur.
Ölüm, ebedî bir firak değil; gayb âlemine açılan bir kapı olur.
Kısacası, Âlem-i Gayb’ı inkâr eden; yalnız görünmeyeni değil, mânâyı inkâr eder. Kabul eden ise, kâinatı baştan başa canlı, mânâlı ve hikmetli görür.
İlm-i Ezelî ise, Risale-i Nur’da kader, kazâ, Levh-i Mahfuz ve Âlem-i Gayb bahislerinin esası ve mihveridir. Bu tabir, sırf felsefî bir ıstılah değil; bilâkis Rubûbiyet-i İlâhiyenin nihayetsiz ihatasını ifade eden kudsî bir hakikattir.
İlm-i Ezelî, Cenâb-ı Hakk’ın zamanla mukayyed olmayan, evvel–âhir, mâzî–istikbal ayırmaksızın her şeyi bir anda ihata eden ilmidir. O ilimde “önce” ve “sonra” yoktur; “olacak” ve “olmuş” birdir. Çünkü ezel, mâzînin bir ucu değil; zaman üstü bir makamdır. Her şey, ilm-i ezelî cihetinde olmuş bitmiştir; yoksa şehadet âleminde eşya ihtiyar, teklif ve imtihan dairesinde cereyan eder.
İlm-i Ezelî, eşyaya tâbi değildir; belki eşya ona tâbidir. “Eşya, Allah’ın bilmesiyle değil; Allah, eşyanın nasıl vuku bulacağını ezelî ilminde ihata ettiği için bilir.”
Yani: Hadise bilindiği için olmuyor; hadise olacağı için biliniyor. Ancak bu “olacağı için biliniyor” ifadesi de zamanî bir öncelik mânâsında değildir. Çünkü İlm-i Ezelîde zaman yoktur.
“Kader, ilmin bir nev’idir" cebrin bir nev’i değildir.
“Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsi, kulun ihtiyarî fiilini bütün keyfiyetiyle ihata ettiği için, o fiil ilm-i ezelîde sabittir.”
Yani: Allah, kulun hangi tercihi yapacağını bilir. Kul, Allah bildiği için tercih etmez. Allah, kul öyle tercih edeceği için bilir.
“İlim, malûma tâbidir.” [2] Bu cümle Ehl-i Sünnetin kilit cümlesidir.
İlm-i Ezelîde:
Geçmiş, geçmiş olduğu için değil;
Gelecek, gelecek olduğu için değil;
Her şey, olduğu gibi malûmdur.
İşte bu sırra binaendir ki, Üstad Hazretleri geçmiş ve geleceğin “sübut-u ilmî” ile kaim olduğunu beyan eder. Yani henüz yaratılmamış veya zahiren geçmiş olan şeyler, İlm-i Ezelîde sabit ve muayyendir. Bu sabitlik, bir mecburiyet değil; ihata-i ilmin zarurî neticesidir. Her şey vücud-u ilmîden çıkıp, âlem-i şehadete gelip tekrar âlem-i gaybın bir nevi olan vücud-u ilmîye akmaktadır. Bu akış, yaratmaya illet olmak mânâsında değil; ilm-i ezelînin ihatasının zaman içindeki tecellisidir.
Cenâb-ı Hakk’ın ilmi, bir müneccimin ilmi gibi değildir ki, tahmin ve emarelere dayansın. Belki olmuş, olmakta olan ve olacak olan her şey, bir anda, bir aynada görülür gibi ilm-i muhîtinde mevcuttur.
Bu noktada mühim bir incelik vardır: İlm-i Ezelî, kulun ihtiyarını iptal etmez. Çünkü o ilim, kulun neyi seçeceğini bilir; fakat kul, bildiği için seçmez. Bilâkis seçeceği için bilinir. Bu sır, kader ile ihtiyar arasındaki tenakuzu izale eden anahtardır.
Hülâsa:
İlm-i Ezelî: Zaman üstü, kuşatıcı İlâhî ilim
Ezel: Mâzînin başı değil, zamanın fevkinde bir makam
Kader: İlm-i Ezelînin Levh-i Mahfuz’daki mikyası
Sübut-u ilmî: Eşyanın ilm-i ezelîde sabit olması
Bu hakikat fehm olunduğu vakit, insan kaderden korkmaz; kaderine sığınır. Tevekkül, tembellik değil; ilim ve hikmete teslimiyet olur.
- İlm-i Ezelî → ihata eder
- Kader → yazar
- Kulun ihtiyarı → kesb eder
- Allah → halk eder
- İlim → cebretmez
- Kader meselesi, imanın en ince ve en derin ve ilim nevinden bir meselesidir.
Cenâb-ı Hak bizleri: Cebriyeye düşmeden, İhtiyarı ilahlaştırmadan, Kaderi inkâr etmeden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mizanında sabit kadem eylesin. Âmin.
Cenâb-ı Hak bizleri, Âlem-i Gayb’ın bu derin ve nurlu hakikatlerini hakkalyakîn derecesinde idrak edenlerden eylesin; kaderine itiraz eden değil, kaderine imanla teslim olan kullarından eylesin. Âmin.
Cenâb-ı Hak bizleri, eşyaya yalnız gözle değil; kader, ilim ve iman nazarıyla bakanlardan eylesin.
Bu derin hakikatleri fehmedip, kaderine rıza ile teslim olan kullarından eylesin. Âmin.
Selâm ve Duâ ile..
[1] Sözler 111
[2] Sözler 466
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.