Elif GÜNEŞTEKİN

Elif GÜNEŞTEKİN

Muhatap

Dün söylediğim bir sözü geri almak isterdim. Ama boyumu, gözümün rengini, doğduğum evi geri almak hiç aklıma gelmedi.

Pişmanlık nereye ilişeceğini bilir. Yalnız elimizde olana dokunur, gerisini teğet geçer. Kimse gözünün renginden hesaba çekilmez.

Öyleyse pişmanlığın izini sürersek, elimizde olanın haritasını çıkarmış oluruz.

Denir ki sen bir parçacıklar topluluğusun. Bu parçacıkların ne niyeti var ne tercihi. Bir atom hiçbir zaman “keşke” demedi. Milyarlarcası bir araya gelince nereden gelsin bu söz?

Karar veriyor olmamız, o kararın altındaki işleyişe hükmettiğimizi göstermez. Elimi kaldırmak istemem de elimin kalkmasının bende olduğunu göstermez; istemem ile kalkması yan yana durur, yan yana durmak ise sebep olmak değildir. Ne kadar tekrarlansa da bu birliktelik, birini diğerinin faili yapmaz.

Öyleyse elimizde ne kaldı?

Kesilecek Gövdesi Olmayan Şey Elbette

Kudret adına insana ne verirsek verelim, aynı bıçak onu da keser. “Gücü var” desek, o güç de verilmiştir. “Sebebi var” desek, sebep de. Elini, aklını, meylinin altındaki bütün cihazı sayıp döksen, her birinin ucunda aynı cevap bekler: bunu da sen yapmadın. Çünkü bıçak gövdesi olan her şeyi keser; yaratılmış olanın ise mutlaka bir gövdesi vardır.

Öyleyse mesuliyet, kesilecek bir gövdeye yaslanamaz.

Geriye tek bir şey kalır: meyil. Bir tarafa dönmüş olmak. Meyil bir kuvvet değildir. Hiçbir şeyi kaldırmaz, yürütmez; işi gören yine kudrettir. Meyil, o kudretin hangi yöne sarf edildiğidir. Terazinin kefesini de kefeye konan ağırlığı da bizler koymayız; lakin terazinin bir tarafa eğilmesi, kefeye eklenmiş üçüncü bir ağırlık değildir. Ağırlıklar arasındaki nispettir. Nispetin maddesi olmaz; hâriçte müstakil bir vücudu bulunmayan şey ise yaratmanın konusu olmaz. Bıçak burada boşa iner, kesecek gövde bulamaz.

İşte cüz’î ihtiyar dediğimiz şey budur: elinde bir kudret bulunması değil, bir tarafa dönmüş olmamızdır. Mesuliyet oradan doğar.

Fakat dönüşün bize ait olması, dönüşün ucunda vücuda gelenin de bizim olması demek değildir. Hayır vücudîdir; olması için yaratılmayı ister, insan ise hiçbir şeyi yoktan vücuda çıkaramaz. Meyletttik, kapı açıldı, giren bizim değil. Bu yüzden hayırda insanın payı; iftihar değil şükür payıdır, sevap bir ücret değil, bir ihsandır.

Şer ise ademîdir. Olması için değil, olmaması için bir dönüş yeter. Yıkmak yapmak gibi değildir: bir kibrit koca gemiyi yakar, ama gemiyi kibrit yapmamıştır. İnsanın o küçücük meyli hayrı meydana getirmeye yetmez, fakat şerrin kapısını aralamaya yeter. Adalet burada tecellisini gösterir; yetmeyen şeyin hesabı sorulmaz, yeten şeyin sorulur.

Bu cihetle kader bilir, ölçer, takdir eder; ilim tarafıdır. Yapan ise kudrettir. Kaderin işi neyin ne zaman ve hangi ölçüde olacağını tayin etmek, kudretin işi onu vücuda çıkarmaktır. Bu ayrım konulduğunda “kader beni mecbur etti” itirazının kapısı da kapanır: bilmek zorlamak değildir. Sabahın güneşin doğacağını bilmesi, güneşi doğurmaz.

Bize “şu kuvvet sendeydi” denmez, “şu tarafa döndün” denir. Muhatap oluşumuzun sebebi elimizdeki güç değil, yüzümüzün yönüdür.

Sorumluluğun bütün ağırlığı, işte bu ağırlıksız şeyin üstüne binmiştir. Fakat bir ayrım yapmak gerekir.

Misal bir odada sıradan geçen bir olayı kayda alalım.

Kol kalktı. Parmaklar kapandı. Hava titreşti. Karşıdaki kişinin yüzü değişti. Yirmi dakika sonra kalp atışı hızlandı. Bunların hepsi ölçülebilir şeylerdir. Sayarsın, tartarsın, kaydedersin. İtiraz edilecek yeri yoktur. Ya olmuştur ya olmamıştır.

Şimdi aynı olay hakkında başka cümleler söyleyelim. Kırıcıydı. Yapmamalıydım. Keşke istemeseydim.

Bu ikinci grup, birincinin devamı değildir; cinsi başkadır. Kaydın hiçbir satırında “yapmamalıydım” diye bir kalem yoktur. Aleti ne kadar hassaslaştırırsan hassaslaştır, olanı daha ince ölçersin ama “olmamalıydı”yı ölçemezsin. Çünkü o, olanın bir parçası değildir; olanın üstüne konmuş bir tartıdır. Birincisine ölçüm, ikincisine hüküm diyelim.

Madem hükümlerin ölçümde karşılığı yok. Gerçekte olan yalnız ilk listedir; ikincisi sonradan yapıştırılmış bir etikettir. Pişmanlık bir vakıayı bildirmez, bir vakıayı süsler. Misal: taş cama çarptı, cam kırıldı, bunlar ölçümdür. “Taş kırmamalıydı” cümlesi ise taş hakkında hiçbir şey ölçmez, çünkü taşta böyle bir vasıf yoktur. İnsanın “istemeseydim”i de böyledir; taştan farkı yoktur, sadece kendisi hakkında konuşabildiği için farklı sanır.

Fakat bu itirazın kendisi de bir hükümdür.

“Hükümler gerçeğin tarafında değildir” demek, hiçbir cihazın ölçemeyeceği bir şey söylemektir. Öyleyse itiraz da kendi ölçütüne göre ikinci listeye düşer. Ve burası çöküş noktasıdır: eğer hükümler yalnızca bir işleyişin ürünüyse, bu itiraz da doğru olduğu için değil, öyle denk geldiği için söylenmiştir. Nehir taşı nereye bıraktıysa oraya bırakmıştır; taşın durduğu yer doğru ya da yanlış olmaz, sadece odur.

Fark şuradadır: bir söze sebeple varmakla delille varmak aynı şey değildir. Sebep sözü meydana getirir, delil sözü haklı kılar. Bir zehir bana “iki kere iki beş” dedirtebilir; bu, sözün sebebidir ama doğruluğuna hiçbir katkısı yoktur. Bütün sözleri sebebe indirgeyen, kendi sözünü de delilden mahrum bırakır. İtiraz, haklı çıkmak isterken haklı olma imkânını beraberinde götürüyor.

Hükümlerin ölçüme sığmaması, onların yok olduğunu göstermez. Tersine, ölçülemeyen bir şeyin bizde bu kadar sağlam durması manidardır. Evet Meyil de ölçülemiyordu. Tartılacak yeri, tuttuğu mekânı yoktu. Pişmanlık da ölçülemiyor. İkisinin aynı yerde buluşması tesadüf değildir; pişmanlık, ölçülemeyen o tek şeye dokunan histir.

Bunun içindir ki pişmanlık “keşke kolum kalkmasaydı” demez. “Keşke istemeseydim” der.

Bir de şu var: bütün bunları söyleyip masadan kalkarız. Kalktığımız andan itibaren hiçbirimiz “parçacıkların işleyişi” diye yaşamayız. Sözümüzü tutarız, tutamayınca utanırız; birine haksızlık ettiysek içimiz sızlar. Reddettiğimiz şeyin üstünde duruyoruz.

Sorumluluk, hayatın üstüne sonradan konmuş bir yük değildir. Asıl hayatı ayakta tutan direğin kendisidir. Kaldırırsak yük hafiflemez, çatı çöker.

Bir ağacın kökleri, toprağın altında mantar ağlarıyla örülmüştür. O ağlar üzerinden besin taşınır, bir tarafta eksilen öbür tarafta tamamlanır. Ormanda ayrı ayrı durur gibi görünen ağaçlar, aslında tek bir bağın düğümleridir.

Dikkat edilirse: ağaç mantarın dilini bilmez, mantar ağacın ihtiyacını bilmez. Yine de haber yerine ulaşır. Bilmeyenler arasında kurulmuş bir yazışma, kendi kendini kurmuş olamaz.

Ve eğer her şey böyle bağlıysa, hiçbir fiil kendi içinde kapalı kalmaz. Elimizdeki tek şey bir noktacık kadar meyildi; ama o noktadan çıkan şey ağın tamamında dolaşır. Küçük olması, sonuçsuz olması demek değildir.

Belki de daha iyi seçimler için önce bunu kavramak gerekiyor. Bağını görmeyen, dokunduğu yeri de göremez. Kavrayış iradenin yerine geçmez, lâkin önünü aydınlatır.

Yaptığımız her hareket de kararla olmuyor. Konuşurken ellerimiz kendiliğinden kalkar, karşımızdaki gerilince omuzlarımız kasılır, birinin esnemesi bize geçer. Hiçbirini seçmedik; ama hepsi bir yere doğru konuşuyor.

Bunlar seçim değildir. Seçimin izleridir. Yıllarca neye meylettiysek, o meyil sonunda kendini soru sormadan gösterir hale gelir. İrade bir noktacıkta durur, fakat oradan yayılan şey bütün bir duruşu biçimlendirir.

Demek ki bağlarımıza yalnız sözümüzle değil, farkında olmadığımız hâllerimizle de dokunuyoruz.

Kaygı da böyledir. Çağrılmadan gelir; gitmesi istendiğinde gitmez. Kimse sabah kalkıp endişelenmeyi seçmez. Bu ise: kendi içimizde bile bize sorulmadan olan şeylerin varlığını gösterir. Zihnimiz bizim kurduğumuz bir ev değil, içine yerleştirildiğimiz bir yerdir.

Ve sorumluluk buraya kadar uzanmaz. Kaygının gelmesi elimizde değildir; hesaba çekildiğimiz yer, o geldikten sonra nereye döndüğümüzdür. Yük, hâlin kendisine değil, hâl karşısındaki yönelişe asılmıştır.

Şöyle düşünebilirim: parçacık dediğimiz şeyi parçacık yapan, onu öyle görebilen bir bakıştır. Kâinat kendini bölmedi, adlandırmadı, açıklamadı. Bunları yapan bilinçtir.

Öyleyse bilinci parçacığa indirgeyen, farkında olmadan tuhaf bir iş yapıyor: açıklayanı kendi açıklamasının içine gömüyor. Haritayı çizen eli, haritanın bir çizgisi sayıyor.

Hakikat bizim yapımız değildir; ama gösterilmesi bize bırakılmıştır. Bir eser kendi kendine “bakın” demez. Onun konuştuğu yer, onu okuyabilen bir bilincin önüdür.

Bilinç tek bir düzey de değildir. Aynı insan, aynı şeye yıllar sonra baktığında başka bir şey görür. Değişen bakılan değil, bakandır. Kimi göz yalnız yüzeyi okur, kimi göz altındaki nizamı, kimi göz nizamın sahibini.

Ve seviye kendi kendine yükselmez. Dikkat ister tekrar ister bakmakta ısrar ister. Demek ki ne kadar gördüğümüz de bize bırakılmıştır; sorumluluk yalnız yaptığımıza değil, görmeyi göze aldığımıza da uzanıyor.

Bunun izi uzaktan bile görünür. Yıllar geçtikçe yüz hatları değişir. Uzun süre neye baktıysak, yüzümüz onu taşımaya başlar. Bir yüzde sertlik birikir, bir başkasında yumuşaklık. Kimse bunu tek bir günde seçmez; ama binlerce günün seçimi orada toplanır. Kâinatı okuyan bilinç, böylece kendisi de okunacak bir sayfaya dönüşür.

Başa dönelim. Dün söylediğim sözü geri alamıyorum; söz artık bende değil, olmuş bitmiştir. Geri alabileceğim tek şey, onu söylerken dönmüş olduğum taraftır. Pişmanlık da zaten oraya dokunuyor: fiile değil, yönelişe. Nereye ilişeceğini baştan biliyormuş.

Öyleyse “senden bir şey bekleniyor” cümlesinin karşılığı da bellidir. Bizden bir kudret beklenmiyor; onu zaten veremeyiz. Bir netice de beklenmiyor; onu vücuda çıkaran biz değiliz. Beklenen tek şey yüzümüzün yönüdür. Elimizdeki en küçük şey, istenen tek şey oluyor.

Ve madem dönmek elimizdedir boyumuzdan ve gözümüzün renginden hesap sorulmayışının sebebi de anlaşılır: hesap ancak dönebilenden sorulur. Muhatap sayılmak bir yükün altına konmak değil, dönebilecek kadar hür sayılmaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum