Elif GÜNEŞTEKİN
İn'ikâs
Yansımanın Fizikî, Zihnî ve Kevnî Mertebeleri Üzerine Bir Tahlil
İn'ikâs (انعكاس), Arapça "ne-ka-se" kökünden gelir; "geri dönmek, ters çevrilmek" demektir. Türkçedeki karşılığı yansımadır. İn’ikas, değişik alanlarında vazifelerıne bakılırsa;
Fizikte in'ikâs, ışığın bir yüzeye çarpıp geri dönmesi olarak ifade edilir. Aynadaki sûret, sudaki gölge gibi.
Mantıkta in'ikâs (akis), bir önermenin mevzu ile mahmulünü yer değiştirerek doğruluğunu koruyan yeni bir önerme elde etme ile ifade edilir.
Kelâm ilminde ise in'ikâs, esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyenin mahlûkat aynasında tecellî etmesidir.
İn'ikâs, "ihata etmeden taşımak" usulüdür. Bu, bir yağmur damlasında güneşin görünmesini de bir insanın okuduğu satırı zihninde canlandırmasını, bir zerrenin kudret-i ezeliyeye ma'kes olmasını da izah edebilir bir kavramdır
Ilkin Fenni olarak; Aynada olup bitene misaller vererek anlamaya çalışacaz.
Misal; Pencereden giren güneş ışığı, yerde duran bir aynaya düşerek, tavanında parlak bir leke belirir. Görünüşte: ışık aynaya çarpmış, oradan tavana sekmiştir. Işık bir top değildir; aynada da bir sekme olmaz. Hakikatte olan şey daha incedir.
Işık bir dalgadır. Başka bir misal; durgun bir havuza taş attığımızda halkalar yayılır. Su olduğu yerde aşağı yukarı iner çıkar; ilerleyen ise suyun kendisi değil, o dalga hareketidir. Işık da Görünmez bir elektrik ve manyetik alan gerginliğinde ilerleyen bir dalgadır.
Gelen dalga elektronları titretir. Bu dalga aynaya ulaştığında, aynanın yüzeyindeki elektronları sallamaya başlar. Rüzgârın bir sazlığı esnetip titretmesi gibi, gelen ışık da elektronları çeker, iter ve harekete geçirir.
Titreyen elektron yeni ışık yayar. Sallanan her elektrik yükü kendi ışığını saçar. Dolayısıyla aynadaki elektronlar gelen ışıkla titredikçe, her biri kendiliğinden minik ışıklar yaymaya başlar.
Burada akla şu soru gelir: Milyarlarca elektron her yöne ışık saçıyorsa, neden etrafta karmakarışık bir ışık bulutu değil de tek ve net bir yansıma ışını görürüz?
Cevab dalgaların karşılaşmasında saklıdır. Misal Bir koro düşünelim: Binlerce ses her yönde birbirini bastırıp yok ederken, sadece tek bir yönde hepsi aynı anda yükselip birbirini katlar. Elektronların yaydığı minik ışıklar da böyledir: Hemen her yönde birbirini söndürür; yalnız tek bir açıda birbirini destekleyip güçlendirir. Bizim "yansıyan ışın" dediğimiz şey, işte hepsi birleşen o tek yöndür. Öyleyse gelen ışık aynadan sekmemiştir. Gelen ışık aynada sönmüş; ayna onun tesiriyle uyanarak kendisi yeni bir ışık yaymıştır.
Daha iyi kavramak adına;
Bir Vadide seslendiğimiz de de aynısına şahit oluruz. Sesimiz kayaya çarpıp geri dönmez; kayayı titretir, titreyen kaya da havaya yeni bir ses salar. Duyduğumuz yankı, sesimizin iadesi değil, kayanın çıkardığı yeni bir sestir.
Bu mantıkla;
Aynaya giren ışık orada söner; geri dönen ışık, aynanın kendi yaydığı yeni ışıktır.
Bu cihetle İn'ikâsta aslın cirminden ma'kese hiçbir şey göçmez. Ma'kes, kendisine ulaşan tesirle, sûreti kendisi üretir.
Güneşten aynaya ya da sizden kayaya maddi bir parça, bir kütle geçip gitmez. Yansıtan yüzey, kendisine ulaşan ziyanın temasıyla o nuru kendi kabiliyetince yeniden tecellî ettirir. Yani ayna hazır bir resmi fırlatmaz; gelen ışık dalgasıyla uyanarak o nuranî sûreti kendi yüzeyinde yeniden temaşa ettirir.
Elektronların ışığı yeniden yayması kaidesi duvar gibi pürüzlü yüzeyler için de geçerlidir. Karşılaştırma için siyah bir cisim yerine beyaz bir duvarın misal verelim. Siyah bir yüzey ışığı emer, yansıtmaz. Beyaz duvar ise ışığı emmez; tıpkı bir ayna gibi üzerine düşen ziyanın neredeyse tamamını geri saçar, hatta kimi zaman bir aynadan daha fazla ışık yayar.
Lakin beyaz duvarda sadece aydınlık belirirken aynada sûretin teşekkül etmesi, gelen ışığın miktarından ziyade yüzeyin mikro düzeydeki pürüzlülük derecesiyle alakalıdır. Buradaki temel ölçü, ışığın dalga boyudur. Yüzeydeki pürüzler ışığın görünmez dalga boyundan bile küçükse, o yüzeydeki elektronlar bir askerî saf gibi tam bir intizamla titreşir.
Eğer Pürüzler dalga boyundan büyük olduğunda, elektronlar düzensiz bir kalabalık gibi davranır ve her bir elektron ayrı bir yöne ışık saçar. Duvar, kâğıt ve kumaş böyledir. Dalgalar her yöne dağıldığı için sûret kurulmaz.
Aynı hakikati bir gölde müşahede edebilirsiniz. Rüzgârsız bir vakitte pürüzsüz duran göl yüzeyi, aksine çevirdiği koca dağların sûretini gösterir. Rüzgâr çıkıp yüzey kırıştığında ise su yine parlaktır fakat sûretsiz bir levhaya döner. Su aynı sudur; değişen tek şey yüzeydeki moleküler nizamın bozulmasıdır.
Görüldüğü üzere bir yüzeyin ma'kes olup sûret aksettirebilmesi, sadece ışığı yansıtmasına bağlı değildir. Işığı nizamını bozmadan, intizamla geri saçacak bir pürüzsüzlük ve istikamet şarttır.
Demek ki ma'kes olabilmek bir keyfiyettir, her yüzeyde bulunmaz. Ayna olmak, düzlük ve saflık ister.
Şunu fark etmişsinizdir: gündüz pencereden dışarısını görürsünüz, gece ise aynı pencerede kendi aksinizi. Hâlbuki cam değişmemiştir
Camın gece ve gündüz vakitlerindeki davranışı, nur ile zulmet arasındaki nispeti anlamak için görülen hakikatlerdir.
Üstad Hazretleri ifadesindeki “Gecede nurun daha ziyade parlamasına nazaran, gece zulmetinin elektrik lambalarını göstermeye mükemmel bir âyine olduğu gibi insan dahi böyle nâkıs sıfatlarıyla kemalât-ı İlahiyeye âyinedarlık eder.” (Risale-i nur-Lem'alar)
Bu hakikat, pencere camında yaşanan optik kanuna dayanır.
Gündüz vakti pencereden bakıldığında dışarısı görünürken, gece aynı camda kişinin kendi aksinin belirmesi camın yapısının değişmesinden kaynaklanmaz. Cam, üzerine düşen ışığın küçük bir kısmını yansıtır, büyük kısmını ise diğer tarafa geçirir.
Gündüz Vakti; Dışarıdaki ışık miktarı içeridekinden çok daha fazla olduğu için dışarıdan içeriye geçen kuvvetli ışık, camın içeriden yansıttığı zayıf ışığı bastırır. Zihin sadece geçen güçlü ışığı algılar ve dışarısı görünür.
Gece Vakti ise Dışarısı karardığında, dışarıdan içeri geçen ışık kesilir. Geride yalnız camın yansıttığı o küçük ziya payı kalır. Dışarıdaki karanlık, zayıf ışığın önüne engel çıkarmadığı ve onu bastırmadığı için o küçük yansıma görünür hâle gelir ve cam bir aynaya dönüşür.
Lem'adaki hakikat ile fizikteki bu kaide tam burada birleşir: Karanlık (zulmet) ışığı var eden bir unsur değildir; fakat ışığın görünmesine ve tecellî etmesine zemin hazırlayan ayine olur. İnsanın aczi, fakrı ve noksanlığı da tıpkı gecenin karanlığı gibidir; kendi başına bir kemalât değildir ancak İlâhî nuruna, kudretine ve kemalâtına insanın ayine olmasını sağlar.
Mesnevî-i Nuriye nın Habbe Risalesinde;
İ'lem eyyühe'l-aziz! Bir zerre, kocaman şemsi tecelli ile yani in'ikas itibarıyla istiab eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzat ani hacimleri itibarıyla içine alamaz. Binaenaleyh yağmurun şemsin timsaline ma'kes olan katreleri gibi kâinatın zerrat ve mürekkebatı, ilim ve iradeye müstenid kudret-i nuraniye-i ezeliyenin –tecelli ve in'ikas itibarıyla– lem'alarına mazhar olabilirler. Fakat gözün içindeki bir hüceyre zerresi "âsab, evride, şerayin"de tesirleri görünen bir kudret, şuur ve iradeye menba olamaz. Bu acib sanat, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre kâinatın her bir zerresi, her bir mürekkebatı, uluhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menba ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlar ile muttasıf Şems-i Ezelî'nin tecelliyat lem'alarına ma'kes olmaları lâzımdır. (Mesnevi-i Nuriye)
Meselemizin in’ikas cihetinden bir damlaya güneşin nasıl sığdığını tetkik edelım.
Fen Güneşin çapını yaklaşık bir milyon üç yüz doksan iki bin kilometre olduğunu; dünyaya uzaklığı nın ise yaklaşık yüz elli milyon kilometre olduğunu belirtir. Bir yağmur damlasının çapı ise birkaç milimetredir. Aradaki büyüklük farkını rakamlarla görebilmekteyiz.
Bu rakamlara rağmen o damlada güneşin sûreti teşekkül eder. Yuvarlaklığı, parlaklığı, rengi, gökyüzündeki yeri oradadır. Üstelik damla küçüldükçe sûret küçülmez; yalnızca daha az ışık toplar, yani daha sönük olur. Aynı şeyi her gün gözümüzde de yaşarız: koca bir dağ, birkaç milimetrelik göz bebeğimizden geçip içeri girer.
Bu durum gösterir ki in'ikâsta taşınan şey hacim veya kütle değil, nispettir. Bir sûret; enin boya oranı, açıların dengesi ve ışık-gölgelerin uyumundan ibarettir. Bu nispetlerin taşınması için taşıyıcı yüzeyin büyük olması şart değildir. Bir mimari planın binanın kendisinden küçük olması onun eksik olduğunu göstermediği gibi; in’ikâs sırrı sayesinde de tek bir zerre, koca bir güneşi aksettirebilir.
Ve yağmur damlasında güneşin kütlesi yoktur. Çekim kuvveti yoktur, nükleer reaksiyonu yoktur ve maddî cirmi yoktur. Damla, Güneş’in maddesini değil, yalnızca sûretini almıştır. Nitekim o damlayı avucunuza alsanız, elinizde Güneş değil, sadece su kalır.
Fende gördüğümüz bu "sûret geçer, kütle geçmez" kanunu, tam bu noktada zihnin çalışma mekanizmasına kapı aralar. Çünkü bir yağmur damlasının koca Güneş'i içine alması ile insan zihninin hakikatleri kavraması arasında hiçbir fark yoktur.
Nitekim bir yazı okurken yaşadığımız tecrübe, işte bu fiziki kanunun zihindeki karşılığı olsa gerek...
Misal Bir yazı okuduğumda hayal ile kafamda canlandırdığımda o yazıyı daha iyi kavrayabiliyorum. Zannedersem okurken hayal ile görüntüleyen zihin olsa gerek; akıl onu okumakla meşgul, lâkin onun temsilî bir görüntüsü zihinde olur. O vakit okuduğunu görmek şuuru oluşturur.
Bu müşahede ile üç keyfiyet verebiliriz.
Kavrayışın Yükselmesi ile Zihinde bir temsilî görüntü canlandırmak, okunan metnin anlaşılma derecesini ve kavrayış derinliğini doğrudan artırır.
Kuvvelerin İş Bölümü ile Okumayı yapan alet ile canlandırmayı üreten merci aynı değildir. "Akıl okumakla meşgulken", zihnin başka bir kuvvesi (hayal) aynı anda o okunanın resmini inşa eder.
Ve Şuur ile bu süreç okuyucuya "okuduğunu görmek" şeklinde tanımlanabilecek müstakil ve yüksek bir idrak seviyesi doğurur.
Bu cihetle akıl ile hayal sırayla çalışmaz; ikisi tam aynı anda, birbirinin aksatmadan paralel olarak iş görür. Ve bu hakikat, çalışma belleği araştırmalarının laboratuvar ortamında ulaştığı neticelerle örtüşmektedir.
Zihnî in'ikâsın nöro-bilimde şu esaslarını bakabiliriz.
Okuma-anlama araştırmaları, metnin zihinde üç seviyede temsil edildiğini gösterir: sathî nazar, önermeler ve durum modeli yani metnin anlattığı hâlin zihinde kurulmuş temsili. Bu temsil Derin kavrayış sistemidir.
Bu cihetle hayal, akıl ile paralel bir hatta çalışır.
"Akıl onu okumakla meşgul, lâkin onun temsilî bir görüntüsü zihinde olur". Müşahedemin "hem okuyorum hem görüyorum" şeklindeki tarifi, şuurdaki in’ikası olur.
Beyin görüntüleme çalışmalarında; bir hareketi anlatan cümleyi okumak, o hareketi yapan uzva ait motor sahaları kısmen faal hâle getirir; görsel bir sahneyi okumak görme korteksini çalıştırır. Yapılan bir deney de: "kartal gökyüzündeydi" cümlesini okuyanlar kanatları açık bir kartal resmini, "kartal yuvadaydı" cümlesini okuyanlar kanatları kapalı bir kartal resmini belirgin şekilde tanıyor. Metin de ise kanat vaziyetinden bahsetmemiştir; o sûreti okuyucu kurmuştur.
Nöron-görüntüleme teknikleriyle keşfedilen bu "akıl okurken hayalin sûret çizmesi" hakikatini İbn-i Sînâ, asırlar öncesinden havass-ı bâtına nazariyesiyle zihnin bu çok katmanlı çalışma mimarisini ortaya koymuştur.
Ona göre insan zihni, kâğıttaki bir harfi alıp derin bir kavrayışa dönüştürmesini sistematik bir şekilde çalıştırır. Şöyle ki;
Hiss-i Müşterek yani Dışarıdan gelen farklı verileri; ses, renk, biçim gibi tek bir merkezde toplar.
Hayal ise Bu verilerden doğan görüntüleri, muhafaza eden sûret deposudur.
Mütehayyile de bu sûretleri birleştirip ayıran, okurken metindeki sahneleri zihinde inşa eden "kurgu" kuvvesidir.
Vâhime ve Hâfıza da Sûretlerin arkasındaki gizli mânayı sezer ve kalıcı depoya aktarır.
Nitekim Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de soyut hakikatlerin akıl tarafından kavranabilmesi için hayal aynasında bir temsilî sûret teşekkül etmesinin ehemmiyetini ifade eder. Risale-i Nur’un 'temsilî hikâyeler ve görseller' üzerine bina edilmesi, zihnin bu çalışma kanununa dayanır. Bu cihetle hayal, aklın hizmetinde bir dürbün ve bir âyinedir; akıl mânayı okurken hayal o mânaya temsilî bir libas giydirir. Böylece okunan hakikat, 'okuduğunu görme ve bizzat müşahede etme şuuruna erişir.
Fenni mertebede gördüğümüz ölçü nispetsizliği, burada da aynen mevcuttur.
Bir insan zihni; bir tarihin, bir kâinat tasavvurunun, bir kitabın manasını ihata edecek hacimde değildir. Buna rağmen o manayı taşır. Aynı usulle: zâtını değil sûretini alarak.
Lakin zihin pasif ayna değildir.
Ayna ise pasiftir. Üstüne düşeni ne eksiltir ne artırır; iradesi yoktur, seçmez, katmaz. Zihin ise inşa eder.
"Deniz kenarında bir ev" satırını okuduğumuzda, metinde yansıyacak hazır bir sûret yoktur. Ortada mürekkep şekilleri vardır; onlar lafza, lafız manaya, mana ancak sonra sûrete dönüşür. Ve o evin rengini, ışığını, mevsimini, kokusunu okuyucu kendi hafızasındaki evlerden oluşturur. Aynı satırı okuyan iki kişi iki ayrı ev kurması gibi.
Mesnevî-i Nûriye'de
İ'lem eyyühe'l-aziz! Bir zerre, kocaman şemsi tecelli ile yani in'ikas itibarıyla istiab eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzat yani hacimleri itibarıyla içine alamaz. Binaenaleyh yağmurun şemsin timsaline ma'kes olan katreleri gibi kâinatın zerrat ve mürekkebatı, ilim ve iradeye müstenid kudret-i nuraniye-i ezeliyenin –tecelli ve in'ikas itibarıyla– lem'alarına mazhar olabilirler. Fakat gözün içindeki bir hüceyre zerresi "âsab, evride, şerayin"de tesirleri görünen bir kudret, şuur ve iradeye menba olamaz.
Bu acib sanat, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre kâinatın her bir zerresi, her bir mürekkebatı, uluhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menba ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlar ile muttasıf Şems-i Ezelî'nin tecelliyat lem'alarına ma'kes olmaları lâzımdır.
Birinci şıkta kâinatın zerratı adedince muhalat vardır. Binaenaleyh her bir zerre o büyük yükün tahammülünden âciz olduğunu ikrar ile "Mûcid, Hâlık, Rab, Mâlik, Kayyum ancak Allah'tır." diye şehadetini ilan eder.
Bir zerre, kendinden küçük iki zerreyi dahi alamaz. Bu tarzda taşıma kabiliyeti, taşıyıcının büyüklüğüyle mukayyettir.
İn'ikâsî ile Ölçüden hürdür. Aynı zerre, kocaman güneşi alır.
Gözün içindeki bir hüceyre zerresi, âsab, evride ve şerayinde tesirleri görünen bir kudret, şuur ve iradeye menba olamaz.
Menba olmak ile ma'kes olmak.
Menba, bir şeyin kaynağı ve sudûr yeridir; o şey ondan çıkar, ona aittir, onunla kaimdir. Ma'kes ise yalnızca yansıtandır; taşıdığı şey ondan çıkmaz, ona ait değildir, onunla kaim değildir.
Göz hüceyresi misali bu farkı görünür kılar. Bir hüceyre; sinir ağını, damar sistemini ve atardamarları birden hesaba katan, hepsinde tesiri görünen bir kudretin, şuurun ve iradenin kaynağı olamaz. Zira o kudret hüceyreden büyüktür; parçanın, bütünü ihata eden bir tanzimin menbaı olması, parçanın kendinden büyük olması demektir ki muhaldir.
Lakin aynı hüceyre, böyle bir kudretin ma'kesi olabilir. Çünkü ma'kes olmak büyüklük gerektirmez; nitekim yağmur damlası güneşe ma'kestir.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Bir şeyin sâni'i, o şeyin içinde olursa aralarında tam bir münasebet lâzımdır. Ve masnuatın adedince sâni'lerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhaldir. Öyle ise sâni', masnû içinde olamaz.
Mesela, matbaa ile teksir edilen bir kitap, yine bir adamın kalemiyle yazılıyor. O kitabın nakışları, harfleri; kendisinden sümbüllenmez. Kâtip de o kitabet sanatı içinde değildir. Ve illâ intizamdan çıkar. Öyle ise masnuun nakışları kendisinden değildir. Ancak kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.
(Mesnevî-i Nûriye)
Burada iki ayrı muhal gösterilmektedir:
Münasebet muhali: Sâni' eserin içinde olursa, ikisi arasında tam bir münasebet yani cins müşterekliği lâzım gelir. Halbuki yapan ile yapılan arasındaki cins müşterekliği, yapanın da yapılmışlığını iktiza eder; bu ise sâni' olmakla bağdaşmaz.
Teaddüd muhali: Her esere bir sâni' düşerse, haşa sanatı yapan eserler adedince çoğalır. O hâlde kâinatta görülen tek elden çıkma intizam imkânsızlaşır; "ve illâ intizamdan çıkar."
Matbaa, bir kitabı binlerce nüsha ile çoğaltır. Görünüşte kitaplar makineden çıkmaktadır. Fakat matbaa teksirin vasıtasıdır, kitabetin faili değildir. Makinenin ürettiği her nüshadaki her harf, çok önce bir kalemin yazdığı metne racidir.
Ve tabiat matbaadır, kâtip değil. Kanunlar, sebepler, mekanizmalar hepsi birer teksir vasıtasıdır. Bir kanunun bir hâdiseyi tarif etmesi, o hâdiseyi yapması demek değildir.
“Masnuun nakışları kendisinden değildir. Ancak kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor." Kader takdir eder, plan; kudret yazar, icra eder. Kitap, kendi harflerinin menbaı değil, ma'kesidir.
İki mehaz böylece tek bir bütün teşkil eder:
Birinci İ'lem: Zerre menba olamaz; fakat ma'kes olabilir. İmkân cihetinden.
İkinci İ'lem: Sâni' zaten masnûun içinde olamaz. İmtinâ cihetinden.
Birincisi ma'kes şıkkını açar, ikincisi menba şıkkını kapatır.
Üstadım Hazretlerinin bu "Kâtip de o kitabet sanatı içinde değildir" hükmü, okuma tecrübemiz için de geçerlidir.
Müellif metnin içinde değildir. Okurken zihninde bir sûret kurarsın lakin o sûret ne metnin içindedir ne de müellifin zihnindekinin aynıdır. Metin bir ma'kestir; mana müelliftendir, sûret ise okuyanın mütehayyilenin inşasıdır.
Bir aynanın taşıdığı güneş, hangi manada güneştir? Çukur aynanın kâğıdı tutuşturması ile güneşin fotoğrafının tutuşturmaması arasındaki fark nereden gelir? Üçüncü bir "İ'lem" bu suale cevap verirken, timsalin iki ayrı cinsi olduğunu ortaya koyar.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman vesaire gibi tecelli, timsal, akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem münfasıl hem ölü hükmündedirler. Çünkü asıllarına gayr oldukları gibi asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nuranilerin timsalleri ise asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir.
Binaenaleyh Cenab-ı Hak şemsin hararetini hayat, ziyasını şuur, ziyadaki renkleri duygu gibi yapmış olsa idi, senin elindeki âyinede temessül eden şemsin timsali seninle konuşacaktı. Çünkü o, timsalinde oldukça harareti, ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat bulurdu. Ziyasıyla şuurlu olurdu. Renkleri ile de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi.
Bu sırra binaendir ki Resul-i Ekrem (asm) kendisine okunan bütün salavat-ı şerifeye bir anda vâkıf olur.
(Mesnevî-i Nûriye)
Mehaz, timsalleri iki sınıfa ayırır ve her sınıf için üç vasıf sayar:

Tasnifin ölçüsü, asıldır: mesele aynanın camdan olması değil, aksedenin kesif mi nûrânî mi olduğudur.
Misal Fotoğraf münfasıldır ve ölü hükmündedir. Güneş batsa da fotoğraf durur; bir kâğıt üzerinde donmuş kayıttır ve asıl ile arasında hiçbir fiilî irtibat kalmamıştır. Hâsiyetten de mahrumdur: güneşin fotoğrafını ne kadar büyütürseniz büyütün, onunla bir kâğıt tutuşturamazsınız.
Aynadaki akis ise muttasıldır ve hâsiyete mâliktir. Güneş bir an sönse, aksi de söner. Yani akis, canlı bir aktarımdır. Ve taşıdığı hâsiyet gerçektir: çukur bir ayna ile toplanan güneş aksi kâğıdı tutuşturur, suyu kaynatır.
Aynı in'ikâsta güneşin kesif ciheti kütlesi, cazibesi, füzyonu geçmez; nûrânî ciheti ziyası ve onunla beraber harareti geçer.
Güneşin timsali, güneşin nûrânî hâsiyetlerini fiilen taşır.
Farzedelim ki o hâsiyetler hararet yerine hayat, ziya yerine şuur, renkler yerine duygu olsun.
O hâlde timsal de hayata, şuura ve duyguya sahip olur; zira hâsiyetin timsale geçtiği sabittir.
Öyleyse timsal seninle konuşur.
Farazîde insan aynanın karşısında duruyor; İ'lem'in ilk cümlesinde ise ruhu, aklı, hayali bizzat ma'kesler arasında sayılıyor. Demek insan her iki mevkide birden duruyor. Üzerine düşen ise tecellîyi hem taşımak, hem seyretmek...
Nûrânî timsalin en mühim hassası, çoğalması, aslını bölmemesidir.
Bir mumun ışığı bin aynaya düşse, mum bine bölünmez; her aynada tam olarak bulunur. Kesif bir cisim ise bin parçaya ayrılmadan bin yerde bulunamaz. Kesifte çoğalma ise bölünmedir.
Mehazdaki son cümle bu esasa dayanır: "Bu sırra binaendir ki Resul-i Ekrem (asm) kendisine okunan bütün salavat-ı şerifeye bir anda vâkıf olur."
Ruh nûrânîdir; nûrânînin timsali muttasıl ve hâsiyete mâliktir, muttasıl ve hâsiyetli bir timsal bir anda pek çok mahalde bulunabilir ve bu bulunuş aslı bölmez. Dolayısıyla taaddüd, tecezzî netice vermez.
Burada dikkat edilecek nokta, bu hükmün umumî kaidenin fıtri bir neticesi olarak takdim edilmesidir. Üstad hazretleri; bir kaide kurup neticesini gösteriyor.
Zihnin pasif bir ayna olmayışı sûreti almak yerine kurması in'ikâs benzetmesini zayıflatan bir tereddüt gösterir. Bu "İ'lem" o tereddüdü çözer ve cevabı, mehazın ilk cümlesi verir.
Üstad hazretleri tecelli ve akislere mahal olan şeyleri söyler; "Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman vesaire…" Yani akıl ve hayal, ma'kesler listesinde sarahaten zikredilmiştir.
Zihin, kesif değil nûrânî bir ma'kestir. Onun için oradaki timsal ölü bir kopya değildir; canlıdır, çevrilebilir, uzatılabilir, üzerinde tasarruf edilebilir. Camdaki akse müdahale edemeyiz; hayaldeki sûrete ise müdahale edilebilir. Camdaki akis baktığımız müddetçe vardır; hayaldeki sûret ise istediğimiz müddetçe.
Öyleyse zihnin "inşa ediyor" olması, ma'kesin cinsinin alâmetidir. Cam kesif bir ma'kestir, pasiftir. Zihin nûrânî bir ma'kestir, faaldir. İkisi de ma'kestir; fakat farklı cinsten.
Öyleyse zihnî in'ikâs, daha yüksek cinsindendir. Ve o vakit "okuduğunu görmek şuuru" ifadesindeki şuur kelimesi, tesadüfî bir kelime seçimi olmaktan çıkar. Zira nûrânî timsalin hâsiyeti taşıması demek, tam olarak budur.
"Cam, su, hava, diğer âlemler olan âlem-i misal, ruh, akıl, hayal için bir ayna olarak düşünsem meselâ ruh suda in'ikâs etse, ruh nûrânî olduğu için asıl ve hayattar olur. Lâkin cam, kesif maddenin yansımasında aynada yansıyan asıl olmaz; çünkü nûrânî değil kesiftir. O vakit zihnin de temsilleri hakikat bulursa, onlar asıl ile in'ikâs eder."
Su kesiftir, cam kesiftir. Buna rağmen suda in'ikâs eden nûrânî bir şey ise timsal nûrânî sınıfa girer; camda in'ikâs eden kesif bir cisim ise, dünyanın en saf aynası dahi ölü bir sûret verir. Ayna ne kadar iyi olursa olsun taşın aksi taş olmaz, ısınmaz, konuşmaz. Buna mukabil sıradan bir su birikintisine düşen güneş aksi hakiki ziyayı taşır.
Demek ölçü, mahalin cinsi değil aslın cinsidir. Mahal yalnız kabiliyeti tayin eder pürüzsüzlük, saflık, berraklık; yani ne kadar iyi aksettireceğini. Aksedenin hangi cinsten olacağını ise asıl tayin eder.
Mehaz da su ve hava ile birlikte ruh, akıl ve hayali aynı cümlede sayar. Hepsi mahaldir; mahal olmak bakımından müşterektirler. Verdikleri timsalin cinsi ise akseden şeye göre değişir.
"Ruh suda in'ikâs etse asıl olur" ifadesi ile şu anlaşılır.
Nûrânîlerin timsalleri "asıllarına gayr değillerdir." Dikkat edilirse "asıllarının aynıdır" denmemiştir.
Eğer timsal aslın ayn'ı olsaydı, birinci "İ'lem"de reddedilen şıkka dönmüş olurduk: ma'kes menba olurdu, haşa zerre uluhiyet sıfatlarına masdar olurdu. Hâlbuki oradaki bütün istidlâl, bunun muhal olduğunu göstermek içindi.
Nûrânî timsal kopuk değildir, ölü değildir, gayr değildir. Lakin aslın zâtı da değildir. Aynadaki güneş hakiki ziya taşır; buna rağmen güneş değildir. İki ayna, iki güneş etmez.
Lâ hüve velâ gayruhû ne odur ne de ondan başkadır...
"Zihnin temsilleri hakikat bulursa, onlar asıl ile in'ikâs eder." İfade ile zihin bir mahaldir, timsalin cinsini ise asıl tayin eder. O hâlde:
Zihindeki sûretin bir aslı varsa yani bir hakikate mukabil geliyorsa timsal nûrânî sınıftandır: muttasıl, hayattar, hâsiyete mâlik.
Zihindeki sûretin aslı yoksa muttasıl olacağı bir asıl da yoktur. Bağlanacak öbür uç bulunmadığı için timsal zorunlu olarak münfasıldır; "ölü hükmünde"dir.
Yani aynı kuvve, aynı canlılıkta iki sûret fakat iki bambaşka hüküm.
Bu, tefekkür ile hayalperestliği ayıran hattır. İkisi de mütehayyileyi çalıştırır, ikisi de zihinde canlı sûretler kurar. Biri muttasıldır; diğeri boşluğa bağlıdır.
İlginçtir ki eğitim araştırmaları bu ayrımı dolaylı olarak tasdik eder. Metne alâkalı görsellerin ve canlandırmaların öğrenmeyi artırdığı, buna mukabil ilgi çekici fakat alâkasız olanların öğrenmeyi ölçülebilir biçimde düşürdüğü gösterilmiştir. Yani zihinde sûret kurmak tek başına faydalı değildir; sûretin bir asla bağlı olması şarttır. Bağsız sûret yalnız faydasız değil, zararlıdır.
"okuduğunu görmek şuuru", ile muttasıl canlandırmada doğar. Hayal kurarak okumak ile okuduğunu görmek aynı şey değildir; ilkinde sûret vardır, ikincisinde ittisal.
Bu ölçü, timsalin ne olduğunu tayin eder; nasıl bilineceğini değil. Zihnindeki sûretin bir asla bağlı olup olmadığını, sûrete bakarak anlayamayız. Yanlış bir sûret de en az doğrusu kadar canlı, parlak ve ikna edici olabilir. Vehimler zaten buradan gelir.
"‘Yapmış olsa idi’ demek, yapmaya muktedir olduğuna da işaret ediyor. Elimizde temessül etmesi için bir aynamız olması lâzım acaba o nedir? İhtiyarımız mı, istidadımız mı, zihnimiz mi? Çünkü ‘seninle konuşurdu’ demesi, sen onunla konuşma kabiliyetindesin demektir; ama onun seninle konuşacak şuuru, hayatı, harareti yok. Bu zıtlıkla bizim aynamızı belirtebilir. Bence aynamız hem hararetli hem hayatlı hem şuurlu olmalı ruh da olabilir, zihin de olabilir….
"Yapmış olsa idi" ne söyler?
Kelâm ıstılahında bir şey hakkında üç hüküm verilebilir: vâcib, mümteni ve mümkin. "Şöyle yapmış olsa idi" tarzındaki farazî cümle, mevzuunu doğrudan mümkinât sınıfına yerleştirir; zira muhal olan bir şey hakkında bu kalıb kurulamaz. Kudret ise, yine aynı ıstılahta, bütün mümkinâta taalluk eder.
Zincir öyleyse şöyledir: farazî cümle imkânı gösterir, imkân ise kudretin sahasıdır. "Yapmaya muktedir olduğuna da işaret ediyor" tespiti bu iki adımla temellenir. Gizli ifade, kudretin bütün mümkinâta taalluk etmesi kaidesidir.
"Senin elindeki âyine" hangi aynadır?
Burada bir kayıt gerekir.
Farazînin kendi çerçevesinde "elindeki âyine" harfî manasındadır: elde tutulan cam bir ayna. Elinde ayna vardır, güneş orada temessül etmiştir ve o timsal seninle konuşmaktadır.
Dikkat edilirse timsalin hayatı, şuuru ve duygusu aynadan değil güneşten gelmektedir. Hâsiyet asıldan gelir; ayna yalnız mahaldir. Bu sebeple farazî, aynanın hayatlı olmasını gerektirmez cam ayna kâfidir.
Öyleyse "bizim aynamız hangisidir" suali, bu cümleden değil, "İ'lem"in ilk cümlesinden cevabını alır. Orada tecellî ve akislere mahal olanlar sayılırken, insana ait olarak ruh, akıl ve hayal zikredilmiştir. Mehazın verdiği cevap bu olsa gerek; ihtiyar ve istidat o listede geçmiyor.
Şu kadar var ki istidadın da bir yeri vardır fakat ma'kesin kendisi olarak değil, ma'kesin cilâsı olarak. Ayna olmak düzlük ve saflık ister; pürüzlü yüzey ışığı yine alır, fakat sûret kuramaz. İstidat bu tarafa düşer: aynanın cinsini değil, berraklığını tayin eder.
"Seninle konuşacaktı" farazînin sessiz tarafı
Cümle boyunca timsal hakkında hep olumsuz hüküm verilir: hayatı yoktur, şuuru yoktur, duygusu yoktur; bu sebeple konuşmaz. Fakat cümlenin öbür ucunda sessizce olumlu bir hüküm durur: sen konuşabilirsin. Farazî, ancak muhatabın diri, şuurlu ve duygulu olması hâlinde kurulabilir.
Yani cümlede iki taraf vardır ve ikisi zıt vasıflarla anılır. Timsal ma'kestir, fakat aksettirdiğinden habersizdir. Muhatap ise dinleyebilir, anlayabilir, cevap verebilir.
Bu cihetle Hayat ve şuur, in'ikâsın şartı değildir. Su da güneşi aksettirir, hâlbuki ölüdür. Hayat ve şuur, in'ikâsın bilinmesinin şartıdır.
Fark tam buradadır. Cam, su ve hava da ma'kestir; fakat hiçbiri ma'kes olduğunu bilmez. Göl dağı aksettirir, dağdan haberi yoktur. Ayna güneşi taşır, güneşi tanımaz. İnsanın ruhu, aklı ve hayali ise "İ'lem"in ilk cümlesinde onlarla aynı listeye konulmuş olmakla beraber bir cihetten onlardan ayrılır:
İnsan, ma'kes olduğunu bilen bir ma'kestir.
Mehazın listesi bu yüzden düz bir liste değildir. Cam, su, hava; sonra âlem-i misal; sonra ruh, akıl, hayal sıralama, mahallerin kesiften nûrânîye doğru bir tertibi gibi durur. Ve son üçünde, aksedenin yanında bir de akseden’i gören biri bulunmaktadır.
Nihayet şunu da fark etmek gerekir: farazîde insan aynanın karşısındadır, aynanın kendisi değildir. "İ'lem"in ilk cümlesinde ise insanın ruhu, aklı ve hayali bizzat ma'kesler arasında sayılmıştır. Demek insan her iki mevkide birden durur: hem ma'kestir hem ma'kesin karşısındaki muhataptır. Kendi üzerine düşen tecellîyi hem taşır hem seyreder.
Ve zaman. Cam, su ve hava ile, ruh, akıl ve hayal ile aynı cümlede zikredilmiş, fakat zamanın ayna olduğu. Beşinci bir "İ'lem" de ifade edilir.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Dünya hayatını güzelleştiren esbabdan biri, dünya âyinesinde temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsalleridir.
Evet, müstakbel mazinin âyinesidir. Mazi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılab ettiğinde suretini ve şeklini, dünyasını istikbal âyinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedia ediyor. Onlara olan manevî ve hayalî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur.
(Mesnevî-i Nûriye)
Müstakbel mazinin âyinesidir.
Güneş aynada değildir; güneş başka yerdedir, aynada yalnız sûreti belirir. Mazi de öyledir. Berzaha intikal etmiştir, burada değildir. Burada olan, ondan sonra gelende beliren timsalidir. Öyleyse ma'kes mazi değil, istikbaldir.
"…istikbal âyinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedia ediyor."
Yani "istikbal âyinesi" havada duran mücerret bir şey değildir; arkasından gelen iki kelime onu tefsir eder. İstikbal aynası, fiilen tarih ve insan zihinleridir.
Böylece zihin, muayyen bir vazife alır. Zihin, mazinin emanetçisidir.
Ölçü hâsiyeti ise nûrânî timsal aslın hâsiyetini taşır, kesif timsal taşımaz. Bu ölçüyle;
"Onlara olan manevî ve hayalî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur." Yani zihinlerdeki timsalleri hakiki muhabbet hâsıl etmektedir. Ölü bir kopya bunu yapamaz; tanımadığınız birinin fotoğrafı bizde şey uyandırmaz. Nitekim ilk cümle de "hidayet nurları" der ve "temessül ile parlayan" tabirini kullanır. Parlamak, nûrâniliğin alâmeti olsa gerek.
Muttasıl olmak, bağlanılacak bir ucun bulunmasını gerektirir. Mazi yok olup gitmiş olsaydı, zihindeki timsal bağlanacak uç bulamaz ve "ölü hükmünde" kalırdı
"Mazi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılab ettiğinde." Mazinin yok olmadığını, yalnız yer değiştirdiğini ifade eder...
"Vedia" kelimesi de aynı şeyi taşır. Vedia emanet demektir. Emanetin sahibi vardır; sahibi olmayan şeye emanet denmez. Yani kelimenin kendisi, öbür ucun dolu olduğunu ifade etmektedir.
Zihindeki timsal kişinin, elinde emanettir. Tarihi tahrif etmek yahut büyüklerin timsaline hürmet etmemek, o cihetten emanete hıyanet olur.
Zihindeki sûretin canlı sayılabilmesi için öbür ucunda bir asıl bulunması gerekir. Yani bir büyük insanın eserini okurken zihinde beliren timsalin aslı berzahtadır.
Muhabbetin hakiki olmasının sebebi budur. İnsan, hiç görmediği birine sahiden muhabbet duyabiliyorsa, bu duygunun bir vehim olmadığı, bağlandığı ucun dolu olmasındandır.
"Ayna görüntüyü ters düşürür ya zamanda da böyle mi? Yani maziyi yüklersin, istikbal ters aynaya yansıyan kısmı olur mu?"
Bu sualden önce aynanın neyi tersine çevirdiğini tarif etmek gerekir.
Düz bir ayna tek bir ekseni tersine çevirir: kendi yüzeyine dik olan ekseni yani derinliği, ön ile arkayı.
Bunun basit bir ispatı vardır. Bir yazıyı aynaya tutarken kâğıdı dikey eksen etrafında çevirirseniz; yazı sağ-sol ters görünür. Aynı yazıyı bu defa yatay eksen etrafında, yani alttan üste çevirerek tutarsak: bu sefer baş aşağı görünür, sağ-sol değil. Ayna aynı aynadır. Değişen, kâğıdı hangi eksende çevirdiğimizdir.
Yani terslik aynada değil, aynaya yaptığımız dönüştedir. Aynanın kendi yaptığı tek iş, öne-arkayı değiştirmektir.
Zira aynanın hakikaten tersine çevirdiği şey öne-arka ise:
Mazi arkamızdadır. Fakat onu önümüzde görürüz
Tarihte, istikbalde, gelecek nesillerin zihninde.
Aynanın yaptığı tam budur: arkanızda duran duvar, aynada önümüzde görünür. Geçmiş de arkada bırakılmış olduğu hâlde, istikbal aynasında karşımıza çıkar.
Mazi yaşanırken eskiden yeniye doğru akar. Hatırlanırken ise ekseriyetle yeniden eskiye doğru gidilir; insan geriye doğru izler. Yaşanan tertip ile hatırlanan tertip birbirinin aksidir.
Zaman cihetinden en uzak olan, muhabbet cihetinden en yakın olabilir. Asırlar öncesindeki bir büyük insan, dün görüştüğünüz komşunuzdan kalbe daha yakın durur. Zaman mesafesi ile manevî mesafe ters işler.
Ve bu ikinci terslik, aynanın derinlik aksiyle tam örtüşür: aynada da uzaktaki yakın, yakındaki uzak görünür.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu ekber — bu üç mukaddes cümlenin faydalarını ve mahall-i istimallerini dinle:
1- Kalbinde hayat bulunan bir insan kâinata, âleme bakarken idrakinden âciz bilhassa şu boşlukta yapılan İlahî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet-engiz vaziyetleri ancak Sübhanallah cümlesinden nebean eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner.
2- Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle "Hamd" unvanı altında in'amı nimette ve mün'imi in'amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde bulunarak Elhamdülillah cümlesiyle nimetler definesini bulan adam gibi nefes alıyor.
3- Aynı o insan, mahlukat-ı acibe ve harekât-ı garibeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman Allahu ekber demekle rahat bulur. Yani Hâlık'ı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir.
(Mesnevî-i Nûriye)
Sübhanallah, hayret makamında. İdrakinin yetişemediği nizamı, gören insan hayrete düşer.
Elhamdülillah, nimet makamında. Burada, bir muvaffakiyet vardır: nimetin içinde in'amı, in'amın içinde mün'imi görmek.
Allahu ekber, ölçü tutmadığı makamda. Aklın tartamadığı, zihnin içine alamadığı şeyler karşısında söylenir ve neticesi "rahat bulmak"tır.
"İn'amı nimette ve mün'imi in'amda görmek" ifadesi, bir in'ikâs zinciridir. Nimet, in'amın ma'kesidir; in'am da mün'imin ma'kesi. Elindeki meyve, bir ikram fiiline delâlet eder; ikram fiili, ikram edene.
Dikkat edersek burada istikamet terstir. Buraya kadar hep asıldan ma'kese baktık; güneş damlada nasıl görünür, hakikat zihinde nasıl temessül eder, Şems-i Ezelî zerrede nasıl tecellî eder. Bu cümlede ise ma'kesten asla doğru yürünmektedir. Aynı zincir, aksi istikamette okunmaktadır ve okuyan, ma'kes olduğunu bilen o tek ma'kestir.
Tartmak için mîzan lâzımdır, ölçü birimi lâzımdır, mukayese edilecek bir şey lâzımdır. Aklın işi budur: hüküm vermek, nispet kurmak, bir şeyi bilinen bir ölçüye vurmak.
İçine almak ise bir kapasite keyfiyetidir. Burada mukayese değil, hacim vardır;
Yani mehaz iki ayrı aczimizi gösterir, ölçemiyorsun ve sığdıramıyorsun.
"Bir zerre, kocaman şemsi tecelli ile yani in'ikas itibarıyla istiab eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzat yani hacimleri itibarıyla içine alamaz."
Aynı fiil, aynı manada. Orada zerre için söylenen, burada zihin için söylenmektedir.
Zerre, iki zerreyi hacmen alamıyor; fakat güneşi in'ikâsen alıyor. Demek "içine alamamak", ancak bizzat ihata yolunda bir aczdir. Aynı şey tecellî yolunda alınabilir.
Zihin de öyledir. İhata ile alamadığını, in'ikâs ile alır. Kavrayamadığı bir azameti, o azametin kendisinde bıraktığı tesir ile taşır.
"Allahu ekber" tam bu geçişin ifadesidir: ihata teşebbüsünden vazgeçip nispetsizliği ikrar etmek... Yani abdin kalbîne gelen mana; "Hâlık' daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir.".
Zerre menba olamaz, öyleyse ma'kestir ve bunu ikrar ile şehadet eder.
Öyleyse Hâlık daha büyüktür ve bunu söylemekle rahat bulursun.
Her ikisinin neticesi de bir ikrardır. Zerre "âciz olduğunu ikrar ile" şehadet ediyor; insan da aczini ikrar ile rahat buluyor.
"‘Aklının tartamadığı’ ve ‘zihninin içine alamadığı’ diyor. Şöyle düşünülebilir: akıl ölçmek için, zihin ise ölçtüklerini görsel sahneye koyan."
Görselleştirmeyi yapan kuvvemiz, zihin değil hayaldir.
Mehazlarda mahaller sayılırken "ruh, akıl, hayal" denir; zihin zikredilmez. Zihin, bu kuvvelerin içinde işlediği saha yani, bir zarfdır.
Zira "içine alamamak" bir saha taşmasıdır: sığmama gibi.
Üstad Hazretleri neden bu kadar çok temsil, bu kadar çok "temsilî hikâyecik" kullanır? Buraya kadar takip edilen esas, bu suali mizide cevaplandırır.
Mektubat'ta geçen ifade, metodu tek cümlede hulâsa eder:
"…sırr-ı temsil dürbünüyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi."
(Mektubat)
Kelime seçimi dikkat çekicidir: "anlatıldı" değil, "gösterildi." Temsilin işi göstermektir. İbn Sînâ'nın kaidesini hatırlayalım: akıl küllîyi ancak mütehayyile ona cüz'î bir sûret takdim ettiğinde kavrar. Temsil, tam da o sûreti imal eden alettir. Temsiller okuyucunun hayaline iş vermeyi tesadüfe bırakmaz; sûreti kendisi kurar ve önüne koyar.
Ve Üstad hazretleri okuyucuyu temsilin içinde bırakmaz. Hikâye biter, hemen ardından "İşte şu temsil dürbünüyle…" gelir ve tatbik yapılır; hangi unsurun neye mukabil geldiği tek tek söylenir.
Merdiven kurulur, çıkılır, sonra merdivenden inilir. Temsil bir menzil değil, bir geçit olur.
Bu hassasiyet, Muhakemat'ta sarih bir ikaza dönüşür:
"Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılap eder, hurafata kapı açar."
(Muhakemat)
Yani temsil, kendisini hakikat zannettiği anda zehire dönüşür.
Sûreti zât zannetmek. Bu hata, üç mertebede üç ayrı sûret alır:
Fizikî mertebede bu hata, sudaki güneşi güneş sanmaktır.
Zihnî mertebede bu hata, hayalin kurduğu sûreti hakikatin kendisi sanmaktır.
Kevnî mertebede bu hata, zerreyi kudretin menbaı sanmaktır: zerreye uluhiyet sıfatı vermek, matbaayı kâtip zannetmek.
Ve Muhakemat'ın cümlesi, bu üç hatanın tek formülüdür: mecazın hakikat sanılması.
Hayal iyi bir hizmetkâr, kötü bir efendidir. Ayna iyi bir ma'kes, kötü bir menbadır. Nitekim nûrânî ma'kes, ma'kes olmakla beraber aslın hâsiyetini fiilen taşır.
Yani marifet, taşıyabildiğini iddia etmekle değil, taşıyamadığını ikrar etmekle başlıyor. Katre güneşi gösterir; fakat güneş olmadığını bildiği için gösterebilir.
Bir metni okurken hayalde kurulan sûretin kavrayışı artırdığını fark eden bir müşahede, kendisini kat kat aşan bir hakikatin kâinatın zerre zerre nasıl bir ma'kes olduğunun dürbünü hâline gelmiştir. Zihin, kendi işleyişinde in'ikâsın ne demek olduğunu tattığı için, zerrenin şehadetini anlayabilecek bir kapı bulmuştur. Küçük olan, büyük olanı yine ancak in'ikâs ile gösterir.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.