Elif GÜNEŞTEKİN
İki Taşıyıcı, Bir Varış
Akıl, Zekâ ve Şuur
Her sabah gibi bu sabah yeniden uyandınız güne hazırlandınız... Aynı saatlerde dünyada milyarlarca insan aynısını yaptı. Aynı güneş doğdu, aynı gün başladı. Ve bu milyarlarca günün her biri kendi içinde başka bir aleme dönüştü...
Aynı günün her insanda farklı şekilde tecrübe edilmesi bir cihetle aklın ve zekanın keyfiyetlerinden kaynaklanır.
Hakikat, tek bir kavramla değil, ikili kavramların birbirini tamamlayan dengesiyle kavranır.
İkili kavramlar, hakikati göstermek için birbirini tamamlar. Akıl ile zekâ da böyledir. Günlük dilde sıkça birbirinin yerine kullanılır, aynı şey sanılırlar. Oysa yan yana geldiklerinde hakikatin iki ayrı yüzünü aydınlatır, ayrıldıklarında ise her biri bambaşka bir sır açar.
Bir yerde şöyle bir söz işitmiştim: "Donanım, deneyimle yazılıma dönüşür." İnsanın içindeki donanım nedir, onu işleten nedir, sonunda ortaya çıkan nedir? İşte bu arayış, o soruların peşinde bir hayret yolculuğudur.
Akıl ile zekâ iki taşıyıcı gibidir; bizi götürdükleri yer, doğru ilişki kurabilen bir şuurdur.
Buradaki yolculuk veya Zihindeki bu yolculuk bir yerden bir yere gitmek değil, hâlden hâle geçmektir. Hâlihazıra bakıldığında bu akış durmaz: Her an bir hâl biter, bir yenisi başlar. Akıl bu geçişlerde yönü tutar, zekâ değişeni fark ettirir, şuur da her anın farkına varır.
Önce bir hesap yapalım. Başınızın içinde yürüyen işleri sayabilir misiniz? Görmek, duymak, hatırlamak, konuşmak, sevmek, korkmak, plan yapmak, kalabalıkta bir yüzü tanımak... Liste bitmez. Risale-i Nurun Mesnevî-i Nûriyesinde bu listenin büyüklüğünü bir hesapla gösterir:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Görüyoruz ki Sâni'-i Hakîm, kemal-i hikmetiyle pek âdi şeylerden pek hârika mu'cize-i mensucat yapıyor. Ve keza abesiyet ve israfa mahal bırakılmamak üzere bir ferdi envaen vazifeler ile tavzif ediyor. Hattâ insanın başında, insanın muvazzaf olduğu vazifeleri görmek için her vazifeye göre birer tırnak kadar maddî bir şeyin bulunması icab etseydi, bir başın Cebel-i Tûr büyüklüğünde olması lâzım gelirdi ki ashab-ı vezaife yer olsun." (Mesnevî-i Nûriye – Onuncu Risale)
Her vazife için tırnak kadar bir yer gerekseydi, başımız bir dağ olurdu. Oysa avuç içine sığacak kadar küçüktür. Bugünün bilgisi bu hayreti daha da derinleştirir: Beyin vücut ağırlığının yaklaşık yüzde ikisi kadardır, ama bedenin harcadığı enerjinin yaklaşık beşte birini tek başına kullanır.
İşte bu küçük dağın içinde, sayısız işi muazzam bir nizamla sevk ve idare eden bir merkez vardır: Akıl.
Kelimenin kökünde "bağlamak" fikri yatar. Akıl da ip gibi düşünceyi bağlar, zihnin dağınık vadilerde kaybolmasına izin vermez.
Dış dünyanın karmaşasını sıralayan, dağınık verileri tek bir anlama ve hakikate doğru toplayan bu bağlama yetisidir.
Akıl, donmuş bir kurallar listesi değildir. Tartar, ayırt eder, delilden sonuca yürür, gerektiğinde kendi çizdiği çerçeveyi düzeltir. Beyinde de benzer bir işleyiş görülür: Alnın gerisindeki prefrontal korteks, hedefi akılda tutmak ve anlık dürtüyü durdurmak gibi işlerde rol oynar. Akıl bir latîfedir, beyindeki bir bölgeye indirgenemez; ama bu işleyiş, onun bağlayıcı vazifesinin bedendeki bir yansıması gibidir.
Nörobilim aklı tek bir bölgeye sığdırmaz; onu geniş beyin ağlarının birlikte çalışması olarak görür. Bilimsel çalışmalarda keşfedilen bir bulgu da ; duygu merkezleriyle bağlantısı zarar görmüş kişilerin mantık testlerinde başarılı oldukları hâlde günlük hayatta doğru karar veremediklerini gösterir. Demek ki akıl yalnız soğuk bir hesap değildir; doğru bağı kurabilmek için duyguyla da el ele yürür.
Aklın kurulduğu saha herkeste ortaktır: Herkes aynı günü yaşar; yer, giyinir, uyur. Çerçeve aynıdır. Ama bu çerçevenin içi herkeste başka dokunur. Kiminin sofrası bir şükre, kiminin uykusu bir tefekküre dönüşür; kiminde aynı işler alışkanlıktan öteye geçmez. Malzeme herkes için sıradandır; ondan dokunan kumaş ise her insanda ayrı bir nakıştır.
Bu ortak çerçeve bize bir şey daha verir: birbirimizi anlayabilmeyi. Hepimiz sebebi sonuçla, doğruyu çelişkiyle mantıkla ayırırız. Akıl, konuştuğumuz dilin grameri gibidir. Akıl, bağın kanununu bilir.
Zekâ, ateşin tutuşup parlaması gibidir. Zekâ, anlayışın hızı ve keskinliğidir. Bir anda çakan, karanlığı yaran bir kıvılcım gibidir.
Akıl kuralı bilirse zekâ o kuralın başkalarının göremediği ucunu görür. Çoğu zaman kuralın içinde çalışır ve bir meseleyi herkesten önce çözer. Bazen de çerçevenin kenarına kadar gider, kuralın dışına taşar ve yeni bir veri yakalar.
Aynı çerçevenin içini herkeste başka dolduran da büyük ölçüde zekânın keskinliği ve insanın yöneldiği yerdir. Akıl sayesinde anlaşırız; zekâ sayesinde birbirimize yeni bir şey katarız. Herkes aynı olsaydı konuşacak bir şey kalmazdı; ortak zemin olmasaydı hiç konuşamazdık.
Ama ateşin bir keyfiyeti vardır. Ocakta yanarsa yemek pişirir, evi ısıtır. Ocaktan taşarsa evi yakar. Halk arasındaki "zeki ama akılsız" sözü bu taşmayı anlatır. Zekâ, bağın ötesini gören kıvılcımdır; akıl ise onun ocağı gibidir.
Öyleyse zekâ bir istidattır: keşfetmeye hazır bir kabiliyet, toprağa düşmeyi bekleyen bir tohum. Akıl ise o istidadı yola koyan ve yürütendir. Doktor olma istidadı milyonlarca insanda bulunabilir. Ama o istidadı yıllar süren bir emekle yola koyan, hangi bilginin nerede kullanılacağını tartan ve onu hastanın iyiliğine yönelten akıldır. Aynı bilgiyi zarar için kullanan birinde istidat vardır, akıl yoktur.
Nörobilimsel araştırmalara göre zekâ, beyindeki alın ve tepe bölgeleri arasındaki iletişimin ne kadar seri ve pürüzsüz işlediğiyle ilgilidir.
Bazı çalışmalar, zeki beynin bir görevi çoğu zaman daha az enerjiyle çözdüğünü göstermiştir; parlaklık, telden çok verimden gelir. En şaşırtıcısı da beynin her yeni tecrübeyle bağlantılarını yeniden düzenlemesidir. Girişteki sözü hatırlayın: Donanım deneyimle yazılıma dönüşür. Beyinde ise deneyim, donanımın kendisini de yeniden şekillendirir.
Bu fikrin öncüsü, 1906'da Nobel Ödülü alan Santiago Ramón y Cajal'dır. Cajal, beynin kesintisiz bir yumağa değil, birbirine değen ama birleşmeyen sayısız ayrı hücreye dayandığını gösterdi; düşünce, bu hücrelerin temas noktalarından akan sinyallerle yürür.
Cajal, henüz gelişmiş görüntüleme cihazları yokken, zihinsel emekle bu bağlantıların güçlenebileceğini sezinlemişti. Genç araştırmacılara rehber olarak yazdığı eserinde şöyle der:
"Her insan, isterse kendi beyninin heykeltıraşı olabilir."
Nöronun bilgi toplayan dallı budaklı uzantılarına dendrit denir. Cajal'ın el çizimi nöronlarına bakıldığında da kökleri, gövdesi ve dallarıyla her birinin küçük birer ağaca benzediği görülür.
Üstadım Hazretleri ise hakikatleri anlatırken sık sık ağaç, dal, çekirdek ve meyve temsiline başvurur; çünkü soyut bir hakikat, herkesin tanıdığı bir temsille kolay anlaşılır.
Risale-i Nurun metinlerindeki ağaç temsilleri, aklın ve beynin biyolojik yapısına da uyar. Bu cihetle
İnsanın içinde, her tecrübeyle yeni dallar veren bir ağaç büyür.
Zekâ akıl değildir; fakat akıl da zekâsız iş göremez. Akıl sevk ve idare eder, zekâ hızla koşar. Süvarisiz at nereye koşacağını bilmez, atsız süvari ise mesafe alamaz. Asıl mesele yalnızca zeki olmak değil; zekâsını aklın rehberliğinde yürütebilen bir şuur kazanmaktır.
Risale-i Nur bu iki kavramın dengesini tarif eder. İşârâtü'l-İ'câz'da kuvve-i akliyenin üç mertebesi anlatılır:
Tefrit mertebesi gabâvettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz.
İfrat mertebesi "cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı"dır.
Vasat mertebesi ise "hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, içtinap eder."
Hiç parlamayan, yalnız bildiğini tekrarlayan bir akıl gabâvete yakındır. Dizginini kaybetmiş, her yöne saçılan bir zekâ ise cerbezeye düşer; parıltısıyla göz alır ama doğruyu eğriden ayırmak yerine ikisini birbirine karıştırır. Hikmet, iki taşıyıcının buluştuğu yerdir: Zekâ yeni olanı görür, akıl onu hakka bağlar.
Dıkkat-i nazar, beynin de her an benzer bir terazi kurmasıdır. Araştırmacılar buna keşfetmek ile kullanmak arasındaki denge der: Yeni bir şey mi aranmalı, yoksa bilinen mi kullanılmalı? bu dengenin beyindeki noradrenalin sistemiyle ayarlandığını söylenmektedir. Yalnız keşfe çıkan beyin hiçbir yere yerleşemez; yalnız bildiğini kullanan beyin ise yeni hiçbir şey öğrenemez.
Bir müzisyen düşünelim. Bir genç yıllarca kulaktan saz çalar. Parmakları hızlanır, duyduğu her ezgiyi çabucak yakalar; tecrübe zekâsını bilemiştir. Fakat makamı, usulü bilmediği için ezberindeki birkaç türkünün dışına çıkamaz. Yeni bir şey denediğinde çaldığı şey müzikten çok gürültüye döner. Eğitim araştırmaları da tek bir alanda kazanılan becerinin başka alanlara çoğu zaman kendiliğinden geçmediğini söyler. Geçişi sağlayan, ilkeleri kavramaktır; yani aklın işidir.
Usulü bilen usta ise kuralı bildiği için onu yerinde aşar, doğaçlama yapar ve dinleyeni hayrete düşürür. Onun elinde kuralı aşmak gürültü değil, güzelliktir. Hikmet tam da budur.
Bir de suyu düşünelim. Dağdan inen su güçlüdür. Bir yatağa girerse nehir olur, değirmen döndürür, bahçe sular. Yatağı olmazsa ya sel olup yıkar ya da yayılıp bataklığa döner. Zihin de böyledir. Akıl ile zekâ birlikte yürümediğinde zihin boş kalmaz; boşluğu safsatalar ve hayaller doldurur.
Akıl ile zekânın birlikte yürümediği bu savrulmanın en ileri hâlini Mesnevî-i Nûriye bir temsille anlatır:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Müslümanları lehviyat-ı nevmiye mesabesinde olan dünya hayatına davet etmekle, Cenab-ı Hakk'ın helâl ettiği tayyibat dairesinden haram ettiği habîsat mezbelesine teşvik eden adamın meseli öyle bir sarhoşa benzer ki: Parçalayıcı arslan ile ünsiyetli ehlî atı birbirinden tefrik edemiyor." (Mesnevî-i Nûriye)
Bir arslan ile bir atı karıştırmak... İnsan bunu nasıl yapabilir? Biri parçalar, öteki sırtında taşır. Ama aklı örtülmüş biri için ikisi de dört ayaklı, yeleli bir hayvandır. Sarhoşluk, aklın ayırt etme gücünün üstüne bir örtü çekilmesidir.
Temsil, pasajın içindeki ikilemelerle de örülüdür: temiz ile pis, düzenli bir daire ile çöplük, uyanıklık ile uykudaki oyun. Akıl bu çiftleri birbirinden ayıran güçtür. O örtülünce zekâ ne kadar parlak olursa olsun, ışığı yanlış yola düşer. İşârât'ın cerbeze için söylediği gibi, hak ile bâtıl yer değiştirir; dünya hayatının bir uyku oyunu olduğu unutulur.
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Hayat-ı insaniyenin vezaifinden biri de kendi cüz'î sıfatlarını, şuunatını, Hâlık'ın küllî sıfatlarını, şuunatını fehmetmek için bir mikyas yapmaktır. Amma âlem-i âhirette haşirdeki şuunat-ı azîmesini ve kıyamette emvatın ihyasıyla ahval-i umumiyesini fehmetmek için ancak güz mevsiminin kıyametiyle baharların haşri, haşir ve kıyamet-i kübrada Hâlık'ın şuunatına mikyas olabilir." (Mesnevî-i Nûriye)
Mikyas, ölçü aletidir. İnsan kendi küçük bilgisini, küçük sanatını, küçük merhametini bir cetvel gibi kullanır ve sonsuz olanı onunla anlamaya çalışır. Bir avuç büyüklüğündeki bir başla sonsuzluğa bakmak... Bundan daha hayret verici ne olabilir? Her güz yapraklar düşer, her bahar yeniden açar; her yıl gözümüzün önünde küçük bir kıyamet kopar ve küçük bir haşir yaşanır.
Ölçmek, aslında kıyaslamaktır. İstihracımıza göre zekâ, insanın kıyaslama mekanizmasıdır. Şunu bununla, olanı olabilecek olanla, dünü bugünle yan yana koyar ve aradaki farkı hâli hazırda yakalar. Mikyası kullanabilmemiz, bu kıyas sayesindedir.
Akıl ve zekâ, bu ölçüyü kullanan iki el gibidir. Güz ile kıyamet, bahar ile haşir arasındaki benzerliği gören zekâdır. Akıl ise ölçüyü doğru kullanır: Mikyas bir eşitlik değil, bir penceredir. Bahar haşrin kendisi değildir; insanın küçük bilgisi de sonsuz ilme benzemez. Bu farkı akıl korur. Korumazsa zekâ temsili aşırıya götürür ve insan kendi küçüklüğünü sonsuzun yerine koyar.
Demek ki cüz'î olan, küllî olanı anlamanın merdivenidir. Ama merdivenin değeri, neye dayandığına bağlıdır.
"Hem insanın bütün cihazatları ve hissiyatları, sırr-ı vahdetle gayet yüksek bir kıymet alırlar ve şirk ve küfür ile gayet derecede sukut ederler. Mesela, insanın en kıymettar cihazı akıldır. Eğer sırr-ı tevhid ile olsa o akıl hem İlahî kudsî defineleri hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtarı olur." (Risale-i Nur- Şuâlâr)
İnsanın içindeki cihazların değeri kendilerinden gelmez; neye bağlandıklarına göre ya yükselir ya düşer. Bu cihazların en değerlisi olan akıl, Bir'e bağlandığında hem kudsî hakikatlerin hem de Kâinatın sırlarının kilidini açan bir anahtara dönüşür. Akıl zaten bağlayan bir güçtür; ama ne açacağı, neye bağlandığına bağlıdır. Doğru kilide takılan anahtar hazine açar; yanlış yere takılan ya açmaz ya da kırılır.
Bu anahtar benzetmesinden bir adım daha atmak mümkündür. Kapı, marifetullahın kendisidir. Metnin söylediği gibi anahtar, tevhidle birleşen akıldır. İstihracımıza göre şuur, o anahtarı tutan ve çeviren eldir; anahtarın var olduğunu fark etmeyen el onu hiçbir kilide bırakamaz. Zekâ ise kıyas yaparak anahtarın hangi kilide uyduğunu bulan gözdür. Anahtar, el ve göz bir araya gelmedikçe kapı açılmaz.
Her şey O'nun belirlediği ölçüye ve verdiği izne göre yapılmalıdır. Öyleyse Vâhid-i Ehad, aklın ve zekânın kıblesidir. Akıl hangi kuralın doğru olduğunu, zekâ hangi ışığın peşinden gideceğini bu mihenkle sınar.
Akıl, bütün sistemin tek bir elden çıktığını görür; bu Cenab-ı Hakkın Vahidiyetinin tecellisidir. Zekâ ise tek bir şeyde parlayan nakşını yakalar; bu da Ehadiyetinin tecellisidir.
"Ve madem hayatın süzülmüş en safi hülâsası olan şuur ve akıl ve latîf ve sabit cevher olan ruh, küre-i arzda gayet kesretli bir surette halk olunuyorlar. Âdeta küre-i arz, hayat ve akıl ve şuur ve ervah ile ihya olup öyle şenlendirilmiş." (Sözler, Onuncu Söz)
Şuur, hayatın en saf hâli, özü ve meyvesidir... Akıl ile zekâ, insanı sadece bilgiye değil; hayatın bu en süzülmüş meyvesine, yani şuura ulaştırır.
Ve bu öz zihinde görünür hâle gelir. Zihin, akıl da zekâ da şuur da değildir; üçünün çalıştığı sahnedir. Hutbe-i Şâmiye de:
"Vicdanın anâsır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan 'irade, zihin, his, lâtife-i Rabbaniye' her birinin bir gayetü'l-gayâtı var: İradenin ibadetullahtır. Zihnin, mârifetullahtır. Hissin, muhabbetullahtır. Lâtifenin, müşahadetullahtır." (Hutbe-i Şâmiye)
Zihin, vicdanı oluşturan dört unsurdan biridir ve en yüksek gayesi Allah'ı tanımaktır. İstihracımıza göre zihin, doğru görmenin levhasıdır; hakikat üzerine yazılır, üzerinde okunur. Bir aynaya da benzer: Ayna kendisi görmez, ama görüntünün belirdiği yerdir. Parlatılırsa hakikati berrak gösterir; heva, heves ve safsatayla tozlanırsa bulanık gösterir.
Mesnevî'deki sarhoş temsili bu aynanın tozlandığı hâli gösterir. Parçalayıcı arslan ile evcil at, gözün önünde durduğu hâlde birbirinden ayırt edilemez. Göz görmektedir; ama görüntünün düştüğü levha bulanıktır. Zihnin gayesi tanımak olduğuna göre, en büyük kayıp da tanıyamamaktır: dostu düşmandan, güvenli olanı parçalayıcı olandan ayıramamak.
Buradan bir zincir çıkar: Veri önce zihne ulaşmalı, sonra şuur onu diğer bilgilerle ilişkilendirmeli, en sonunda da akıl onu tefrik etmelidir. Zihne ulaşmayan veri hiç bağlanamaz; bağlanamayan veri de ayırt edilemez. Zincirin bir halkası kırılınca tefrik bozulur. Sarhoşun gözü arslanı görür, ama o görüntü zihnin levhasına doğru ulaşmadığı için tehlikeyle ilişkisi kurulamaz.
Zihnin gayesi olan marifet, aklın anahtar olduğu kapıdır. İradenin gayesi olan ibadet, şuurlu tercihin varacağı yerdir. Hissin gayesi olan muhabbet, sevginin yönünü Bir'e çevirmektir. Lâtifenin gayesi olan müşahede ise hayretin en yüksek hâlidir.
Zihin bu levhanın adıysa, levhada okuyan göz şuurdur, yani bilinç. Şuurun işi ilişki kurmaktır; şeyleri birbirine bağlar, "şu, şunla ilgilidir" diye görür.
Akıl da bağlıyordu, şuur da bağlıyor ... Farkı; Akıl bağın kuralını bilir, neyin neye nasıl bağlanacağını ölçer. Şuur ise o bağı fark eder ve kurar. Akıl bağın kanunu, şuur o bağı kuran göz gibidir. Risale-i Nur'un lisanında bu ilişkinin adı nisbet ve münasebettir.
Karmaşık bir meseleyle karşılaştığımızda çözüme gitmek kolay değildir. Önce birbirine girmiş bir bütünü parçalara ayırmak, sonra parçaları yeniden birleştirmek gerekir. Burada yeni bir ikileme belirir: tahlil ve terkip, yani çözümlemek ve birleştirmek. Risale-i Nur'un lisanındaki icmal ve tafsil ikilemesi de buna yakındır.
Akıl tahlil eder; bütünü ayırır, her parçayı ayrı ayrı tanır. Zekâ parçalar arasındaki gizli bağları kıyasla yakalar. Şuur terkip eder; parçaları yeniden bir bütün hâlinde görür. Çözüm ancak bu bütünlükle ortaya çıkar.
Birkaç parçayı tek bir anlam altında toplamak. Böyle yapılınca şuurun yükü hafifler.
Risale-i Nur'daki mikyas mehazı bu yöntemin en güzel örneğidir. Kıyamet ve haşir, şuurun bir anda kavrayamayacağı kadar büyük bir hakikattir. Mehaz onu anlamanın yolunu gösterir: Önümüzdeki numuneleri toplamak. Her güz döken yaprak küçük bir kıyametin, her bahar açan çiçek küçük bir haşrin numunesidir. Tek bir numune az şey söyler; ama yıl yıl, mevsim mevsim toplanan numuneler yan yana konunca büyük resim görünmeye başlar.
Burada terkip, bir hayret dersine dönüşür. Zekâ her numunede aynı deseni fark eder, akıl bu numunelerin aynı kanuna bağlı olduğunu görür, şuur da hepsini bir araya toplayıp bütünü seyreder. Küçük parçaları toplayan göz, göremediği büyük hakikate böyle yaklaşır.
Numuneleri toplamak yalnız mevsimlerde değil, gündelik hayatta da mümkündür.
Şuurun bir vazifesi daha vardır. Bize o an tercih yapabilmemiz için bir irade verilmiştir. Şuurlu bir insanda bu tercih boşlukta doğmaz: Akıl geçmişten öğrendiği ölçüyü getirir, zekâ dünü yarınla kıyaslar, şuur da bunların hepsini şu anda bir araya toplar. İrade ancak bundan sonra seçer. Şuursuz karar da verilir, ama o karar alışkanlığın ya da anlık bir hevesin eseridir .ne geçmişten ders alır ne geleceği gözetir.
Beyin de bu işte geçmişle geleceği birbirine bağlar. Geleceği, geçmişin parçalarını yeniden birleştirerek düşünürüz. Mazi ile müstakbeli mütalaa etmek, beynin de kendi yolu gibidir.
Bir dostun yanında kendimizi rahat hissederiz. Nedeni; çoğu zaman aynı dili konuştuğumuz, aynı şeyleri fark ettiğimizden... Bilimsel çalışmalarda, aynı videoları izleyen kişilerin beyin tepkileri karşılaştırıldı. Dost olanların beyinleri birbirine daha çok benzeyen tepkiler veriyordu. Dostlar, dünyayı gerçekten benzer bir farkındalıkla algılıyordu.
Ama aynı dili konuşup birbirine yabancı kalan çok insan vardır. Akıl ve zekâ bağlantıyı mümkün kılar; onu yakınlığa çeviren ise güvendir. İman kelimesinin kökü de tam burada durur: emn, yani güven ve emniyet. İlişkilerimizi güven üzerine kurarız; bütün bağların en sağlamı da imandır. İman, insanı hem Rabbine hem de aynı hakikati görenlere bağlayan ortak bir lisandır.
Akıl ve zekâ bu lisanın yolunu hazırlar, kapısını açar; ama imanı kendileri üretmez. İman, kalbin tasdikiyle ve hidayetle tamamlanır. Öyleyse asıl mesele ilişki kurmak değil, doğru ilişki kurmaktır.
Doğru ilişki bir hayretle başlar. Hayret merakı uyandırır, merak habere götürür. Mesnevî-i Nûriye bu yolun nerede tıkandığını çarpıcı bir karşılaştırmayla gösterir:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Mesela, kamerin ahvaline veya istikbalin hakikatine dair i'ta-i malûmat eden adama, bütün mâmelekini ona feda etmeye hazırsın. Amma, daire-i mülkünde bir arı hükmünde bulunan kamerin, Hâlık'ından haber getiren ve ezel ebede, hayat-ı ebediyeye, hakaik-i esasiyeye, azîm meselelere dair malûmat i'ta eden ve seni manevî perişaniyetlerden, dalaletlerden kurtarıp kesretten vahdete doğru yol gösteren ve hayat-ı ebediyeye imanla mâü'l-hayatı sana içirtmekle firak ve ayrılmak ateşlerinden kurtaran ve Hâlık'ın marziyatını, metalibini tarif eden ve Sultan-ı ezel ebed'in muhaberesine tercümanlık yapan Resul-i Rahman'ı dinlemeye ve o Muhbir-i Sadık'a iman ile teslim olmaya mani olan nefsin heva ve hevesini terk etmiyorsun!.." (Mesnevî-i Nûriye)
Ne tuhaf bir tablo! Aydan haber verene servetini vermeye razı olan insan, ayın Yaratıcısından haber getiren elçiye kulak vermekte gecikir. Demek ki insanın merakı eksik değildir; eksik olan, merakın yönüdür. Aradaki perde, nefsin gelip geçici istekleridir.
Merak etmeyen haber alamaz. Merakın uyanması için de alışılmışın dışındaki bir şeyi fark etmek gerekir; bu, zekânın işidir. Zekâ sorar. Akıl, sorunun hangi habere yöneleceğini tartar: geçici bir bilgiye mi, başlangıcı ve sonu olmayan bir hakikate mi? Şuur da gelen haberle bağ kurar; bu bağın adı iman ve teslimdir.
Risale-i Nur, insanın dairesini genişleten şeyler arasında sormayı da sayar. Yapabildikleri yönünden insanın dairesi dardır; ama kabul eden, soran ve dua eden bir misafir olarak dairesi hayal kadar geniştir. Soru, insanı dar dairesinden çıkaran kapıdır.
Merak, kapıyı aradığımız haberle birlikte yakınındaki şeylere de açar. Neyi merak ettiğimiz, kim olacağımızı da belirler.
Mehazda bir ikileme daha vardır: heva ve heves. Hevanın kökünde hem bir yöne meyletmek hem de aşağı düşmek vardır. Hevesin kökünde ise zihnin hafiflemesi, bir şeye gelip geçici kapılmak vardır. İstihracımıza göre bu iki kelime, akıl ve zekânın yerinde kullanılmadığı iki hâli anlatır. Heva, yanlış bağlanmış akıldır: Kurallar hakka değil, arzuya hizmet eder. Heves ise dizginsiz zekâdır: Her parlayana koşar; ışık çoktur, yön yoktur.
Nörobilimdeki bir ayrım bu farkı güzelce aydınlatır. Beyinde istemek ile hoşlanmak için ayrı sistemler bulunduğunu gösterir. Dopamin daha çok istemekle ilgilidir; insan hoşlanmadığı bir şeyi de şiddetle isteyebilir. Doymayan, bir parıltıdan ötekine koşan heves, bu ayrılığın gündelik adı gibidir.
Heva da heves de insanı çoklukta bırakır; biri onu yanlış bir noktaya bağlar, öteki sayısız noktaya dağıtır. Akıl ve zekâ yerinde kullanıldığında ise birlikte birliğe yönelir. Mehazın haber getireni kesretten vahdete yol gösteren diye tanıtması bu yüzden anlamlıdır.
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Bu kadar elîm firak ve ayrılıklara maruz kalmakla çektiğin elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünkü o muhabbetleri gayr yerinde sarf ediyorsun. Eğer o muhabbetleri cem'edip Vâhid-i Ehad'e tevcih ve onun hesabıyla, izniyle sarf edersen bütün mahbubların ile bir anda birleşip sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın." (Mesnevî-i Nûriye)
Mehaz iki ayrı sevgi biçimini karşı karşıya koyar. İlkinde gönül parçalara dağılır; her sevdiğine ayrı bir iple tutunur ve o ipler zamanla birer birer kopar. Geriye ayrılığın acısı kalır. İkincisinde gönül, dağınık sevgilerini tek bir noktada toplar. Bağ sonsuz olana tutturulduğu için kopmaz; sevilenler de kaybolmaz, o bağın içinde yeniden bulunur.
Ne hayret verici bir tezat: Her sevdiğine ayrı ayrı sarılan hepsini kaybeder; hepsini Bir'e bağlayan hepsini bulur. Şuur bağı kurar, akıl bu bağın ölçüsünü ve sınırını gözetir, zekâ yeni bağlar keşfeder ve akla tutunduğu sürece hikmete varır.
"Evet, bir sultana intisap eden bir adam, o sultanın her şeyle alâkadar, her mekânda herkesle muhaberesi, alâkası zımnında, o adam da bir cihette, bir derece alâkadar olabilir." (Mesnevî-i Nûriye)
Bir insanın gücü kendi çevresiyle sınırlıdır; herkesle, her yerde bağ kuramaz. Fakat her şeyle bağı olan birine yakınlık kurduğunda, onun geniş bağlantılarından kendi payına düşeni alır. Tek bir yakınlık, sayısız yakınlığın kapısını aralar. Haber getiren tercüman ile bu temsil burada buluşur: Tercüman, o geniş iletişim ağının dilini insana ulaştırır.
"Ve keza insan hayat-ı dünyeviye cihetiyle bir çekirdek olup pek büyük semere ve sümbüller vermek için kendisine tevdi edilen cihazatı, bazı maddeleri elde etmek için tavuk gibi toprakları, gübreleri, necisleri eşmeye sarf eder, faydasız tefessüh eder. Ve hayat-ı maneviye cihetiyle emelleri ebede kadar uzanan bir şecere-i bâkiyedir.
Ve keza insan fiil ve sa'yi cihetiyle zayıf bir hayvan olup daire-i sa'yi pek dardır. İnfial, sual, dua cihetiyle Rahman-ı Rahîm'in aziz bir misafiridir. Dairesi hayal kadar geniştir.
Ve keza insanın hayat-ı hayvaniyeden aldığı lezzet, bir serçe kuşunun lezzeti kadar değildir. Çünkü insanda hüzün, keder, korku var, onda yoktur. Fakat cihazat, hissiyat, duygular, istidatlar itibarıyla hayvanların en a'lâsından fazla lezzet alır. İnsanın şu vaziyetine dikkat edilirse anlaşılır ki: Bu kadar cihazat, bu hayat için olmayıp ancak bir hayat-ı bâkiye için kendisine verilmiştir.
Ve keza insan, saltanat-ı rububiyetin mehasinine nâzır ve Esma-i kudsiyenin cilvelerine dellâl ve kalem-i kudretle yazılan mektubat-ı İlahiyeyi mütalaa ile mütefekkir olduğu cihetle, eşref-i mahlukat ve halife-i arz olmuştur." (Mesnevî-i Nûriye)
Aynı insan, aynı cihazlar; ama iki ayrı yön. Bir yönde insan bir çekirdektir. Kendisine emanet edilen o muazzam donanımı, küçük şeyler için harcarsa çürüyüp gider. Öteki yönde aynı çekirdek, dalları sonsuzluğa uzanan bir ağaçtır.
Akıl ve zekâ, bu cihazların en değerlileridir. Kudret kalemiyle yazılmış mektupları okumak, isimlerin güzelliklerini seyredip ilan etmek. İnsanı yeryüzünün halifesi yapan, bu okuma ve düşünme vazifesidir.
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Sen şecere-i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin. Cismin itibarıyla küçük, âciz, zayıf bir cüzsün. Lâkin Sâni'-i Hakîm lütfuyla, latîf sanatıyla seni 'cüz'lükten 'küll'üğe çıkartmıştır. Evet, cismine verilen hayat sayesinde, geniş duyguların ile âlem-i şehadet üzerinde cevelan etmekle filcümle cüz'iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve keza insaniyet i'tasıyla bi'l-kuvve 'küll' hükmündesin. Ve keza iman ve İslâmiyet ihsanıyla bi'l-kuvve 'küllî' olmuşsun. Ve keza marifet ve muhabbetin in'amıyla muhit bir nur olmuşsun." (Mesnevî-i Nûriye)
Bir ağacın meyvesi kadar küçük bir parça düşünün. Önce canlılık ve duyularla dar çerçevesinin dışına taşar. Sonra insan olmak, inanmak, tanımak ve sevmekle bütünü kucaklayan bir aydınlığa dönüşür. Dikkat çekicidir: Zirveye taşıyan zekâ değil, tanımak ve sevmektir. Zekâ tek başına bütünü kavrayamaz; akıl da tek başına yetmez. İkisi Bir'e yöneldiğinde hikmet doğar, şuur doğru bağı kurar ve küçük parça, her şeyi kuşatan bir ışığa dönüşür.
"İşte bu faaliyet-i hakîmiyeden anlaşılıyor ki zamanın seyliyle beraber gelip geçen eşya-yı seyyaleden ve geçen günlerden, senelerden, asırlardan, leyl ve neharın takallübü ile pek çok mensucat-ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. Evet, âlemin fihristesi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensucat o hakikati tenvir eder. Öyle ise bu fâni dünyada mevt, fena, devair-i gaybiyede safi bir bekaya intikal ederek bâki kalır." (Mesnevî-i Nûriye)
Akıp giden zaman, bu dokumanın ipliğidir. Günler, geceler, yıllar geçer; ama onlardan dokunan kumaş geçip gitmez, görünmeyen âlemlerde saklanır. İnsan bütün âlemin küçük bir fihristesidir ve bu dokumanın yapıldığı fabrika onun içindedir.
Takallüb, yani gece ile gündüzün dönüp durması. Bu kelime ile kalb aynı kökten gelir; kökünde dönmek, bir hâlden ötekine geçmek vardır. Zaman hâlden hâle döner, kalp de hâlden hâle. Demek ki kalbin adı bile yol almanın adıdır.
Bu fabrikanın iki temel parçası akıl ve zekâdır. Bir dokuma tezgâhını düşünelim. Tezgâhta boylamasına gerilmiş, sabit duran iplikler vardır; dokumacılar bunlara çözgü der. Bir de mekik vardır; bu ipliklerin arasında hızla gidip gelir ve enine ipliği geçirir. Çözgü olmadan mekik boşa gidip gelir; mekik olmadan da çözgü yalnız gergin iplikler olarak kalır. Akıl, sabit ve bağlayıcı çözgüdür. Zekâ, hızla gidip gelen mekiktir. Kumaş ancak ikisi birlikte çalışınca ortaya çıkar.
Bu faaliyet hakîmce bir faaliyettir. Tezgâh insanındır, iplik zamanındır; ama deseni bilen ve dokumayı asıl yürüten el, Hakîm olanın elidir. Akıl ve zekâ bu dokumada birer âlettir. İnsana düşen, âletlerini o desene uygun kullanmaktır.
Bir Tevafuk
Bu yazının üzerinde düşündüğüm günlerden birinde dışarı çıktım. Zihnim hâlâ bu hakikatlerle meşguldü. Karşıma dört küçük kız çıktı. Boy boydular ve tam da küçükten büyüğe, boy sırasına göre yürüyorlardı. "Ne güzel" derken arkalarından aynı yaşlarda, aynı boylarda dört erkek çocuk geldi. Ama onlar karmaşık bir sırayla yürüyordu. Bu ikinci grup içimde hiçbir mana uyandırmadı; karışıklıktan ötürü fark edilmeleri bile zordu.
Sonra şunu düşündüm: Akıl, zekâ ve zihin üzerine kafa yormasaydım, bu nazara sahip olmayacaktım ve bu tevafuku da fark etmeyecektim. Zekâm iki grubu yan yana koyup kıyasladı. Aklım sıralı yürüyenlerde bir düzen tanıdı; karışık yürüyenlerde tanınacak bir kanun olmadığı için gözüm üzerlerinden kayıp geçti. Şuurum da gördüğümü zihnimi meşgul eden hakikatle bağladı.
Asıl hayret verici olan şuydu: Nazar, ne düşündüğümüze göre şekilleniyor. Merak etmeseydim o çocuklar da sıradan bir kalabalık olarak kalacaktı. Merak, gözün neye takılacağını belirler.
İntizam konuşur, karışıklık susar. Düzen bir kastın, bir iradenin izini taşıdığı için zihne hemen bir şey söyler; dağınıklık ise dikkatten kaçar. Risale-i Nur'un kâinattaki nizamın bir Nâzım'ı gösterdiğini anlatan sayfalarının küçük bir numunesiydi bu. Bugünün bilgisi de beynin, o sırada meşgul olduğu konuyla ilgili şeyleri daha kolay fark ettiğini söyler. Bu, yaşananın anlamını küçültmez; tam tersine bu yazının söylediğini doğrular: Zihin neye hazırlanırsa hakikat orada görünür olur. Tevafuk, ancak onu görebilecek bir göze görünür.
Tevafuklar sayılamayacak kadar çoktur; ama ancak o cihetle meşgul olan bir nazara görünürler. Işık her yere düşer, ama yalnız bakan göz görür. Meşguliyet zihni hazırlar, levhayı o hakikate açar. Zekâ, bu hazırlıkla gelen sayısız veri arasından ilgili olanı yakalar. Akıl, yakalananın bir düzene bağlı olduğunu görür. Şuur da onu bir anlama, bir işarete dönüştürür.
Mesnevi-i Nuriye insanı, kudret kalemiyle yazılmış mektupları mütalaa eden bir okuyucu olarak tanıtıyordu. Mektup her yerde yazılıdır, okumaya niyet edene açılır. Okumaya niyet etmeyene harf bile görünmez. Meşguliyet, okumaya başlamanın kendisidir.
Şimdi girişteki sabaha dönelim. Uyandınız, giyindiniz, bir şeyler yediniz; milyarlarca insan da aynısını yaptı. Ama o sıradan saatlerin her birinde, göremediğiniz bir tezgâhta, yalnız size ait bir kumaş dokundu. Ve o kumaş, günler bittiğinde bitmeyecek. Bunu bilerek yaşanan bir güne artık sıradan denebilir mi?
Akıl bağlar, zekâ parlar, şuur ilişki kurar. Akıl ile zekâ birlikte çalıştığında zihin sahasında hakikat görünür hâle gelir; biri eksik kalırsa ya desen fark edilmez ya da fark edilen desen bir kanuna bağlanamaz. İnsanı cüzden külle taşıyan ise bu görüşün doğru yere bağlanmasıdır.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.