Sivrisinekler nasıl miracın delili olur?

"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle, misal vermekten çekinmez."

(Bakara sûresi, 26)

Hepimizin tecrübe ettiği birşey. Sorti atıp canımızı sıkan sivrisineği yakalamanın güçlüğü. Tam köşeye sıkıştırdığınızı sandığınız anlarda bile kaçmanın bir yolunu bulur keratalar. Bediüzzaman Hazretleri bu husustaki hayretini şöyle ifade ediyor:

"Evet, Fâtır-ı Hakîm, Kitab-ı Mübînin düsturlarını gayet güzel bir surette ve muhtasar bir tarzda ve has bir lezzette ve mahsus bir ihtiyaçla icmâl edip derc eder. Herşey, öyle has bir lezzet ve mahsus bir ihtiyaçla amel etse, o Kitab-ı Mübînin düsturlarını bilmeyerek imtisal eder. Meselâ, hortumlu sivrisinek, dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar, durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta erkân-ı harp gibi maharet gösterir. Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahlûka bu san'atı ve bu fenn-i harbi ve su çıkarmak san'atını kim öğretmiş? Ve nerede öğrenmiş? Ben, yani bu biçare Said, itiraf ediyorum ki, eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım, bu san'atı, bu kerrüfer harbini ve su çıkarmak hizmetini, çok uzun dersler ve çok müteaddit tecrübelerle ancak öğrenebilirdim."

Günümüz savaşlarının merkezine yerleşen İHA'ların, SİHA'ların, dıronların vs. ne çok muhtaç olduğu bir yetenektir şu: "Hava savunma sistemlerinin atışlarından kolayca kurtulabilmek!" Tam sizi avladıklarını sandıkları anlarda, heyhat, hiçbirşey olmamış gibi göreve devam etmek. Âdemoğlunun binlerce yıllık tecrübesinin yekünü olan bilim dahi henüz böylesini yapamadı. (İleride muvaffak olup-olamayacağını da Allah bilir.) Eh, evet, dünyadaki canlıların en zekisi olmakla övünen bizlerin birçok teknolojide hayvanlardan geride kaldığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Mübareklerde böyle teknolojileri geliştirebilecek, hem de tutup kendi bedenlerinde yerleştirebilecek, bir zekavet de görünmüyor. (Bu bir çeşit tekno-genetiktir.) Çok şükür seküler değiliz. Yükümüzü 'evrim' gibi mevhum bir 'tasarımcıya' atmadan da yolumuzu bulabiliriz. Fâtır Teala'nın nihayetsiz ilmi, iradesi, kudreti bunlardan yoksun canlılarda görünen mucizeleri açıklamaya yeter. Ressamı illa resmin içinde aramaya lüzum yok yani. Bu metodolojik bir hatadır. Ressam resminin içinde olamaz. Ressam olabilmenin ilk şartı resim cinsinden olmamaktır.

Ed Yong, Muazzam Dünya isimli eserinde, sineklerin bu manevra başarısını şöyle açıklıyor:

"Sinek görüşünü daha hızlı günceller. Kırpışan bir ışığa baktığımızı düşünün. Kırpışma hızlandıkça, bir noktadan sonra, parlama anları birleşip sabit bir ışık gibi görünür. Buna 'kritik titreşim kaynaşma frekansı (CFF)' denir. Bu değer, beynin, görsel enformasyonu ne kadar çabuk işleyebildiğinin bir ölçüsüdür. Bunu, bir hayvanın kafasında oynayan filmin resim karesi hızı, statik görüntülerin birleşerek sürekli bir devinim yanılsaması yarattığı nokta, olarak düşünün. İnsanlarda, iyi bir ışıkta, CFF saniyede 60 kare (ya da 60 hertz) civarındadır. Sineklerin çoğunda bu değer 350'ye kadar çıkar. Katil sineklerde muhtemelen daha da yüksektir. İnsanların izlediği bir film katil sineğe bir slayt gösterisi gibi gelir. En hızlı hareketlerimiz bile ona yavaştır. Kendisini öldürme niyetiyle kalkan elden kolayca kaçar. Boks katil sineğe tai-chi gibidir."

Metnin devamında mevzu daha ilginç bir noktaya akıyor:

"Bu görme hızlarının herbirinde zaman akışının farklı algılanıyor olması mümkün. Deri sırtlı deniz kaplumbağasının gözüne, dünya, 'zaman aralıklı çekimde hareket ediyormuş' ve insanlar 'bir sineğin çılgın temposuyla koşturuyormuş gibi' gelebilir. Bir sineğin gözündense dünya 'yavaş çekimde hareket ediyormuş gibi' görünebilir. Diğer sineklerin algılanmayacak kadar hızlı hareketleri 'algılanabilir aheste hareketlere' dönüşürken, yavaş hayvanlar 'hiç hareket etmiyormuş gibi' gözükebilir. 'Herkes katil sinekleri nasıl yakaladığımızı soruyor' diyor Gonzalez-Bellido. 'Elinizde küçük bir şişeyle yavaşça ilerleyin. Yeterince yavaş hareket ederseniz arkaplanın bir parçası haline gelirsiniz.'"

Yani zaman sizin 'farkındalığınızın şiddetinden' de etkileniyor. Çok hızlı farkediyorsanız dünya yavaşlıyor. Yavaş farkediyorsanız dünya hızlanıyor. Ömrünün kısalığa üzüldüğümüz çoğu canlının, belki de, bu 'farkındalık farklılığı' üzerinden, yaşadıkları zaman diliminin genişliği bizden de uzun. Sadece birkaç ay yaşayan bir sineğin o ömürde farkettiği detayların sayısı, Allahu a'lem, altmış-yetmiş yıl yaşayan insanınkine yaklaşabilir. Yani 'bizim zamanımıza göre' belirttiğimiz yargılar da adalet içermiyor. Halık-ı Zülkemal olan Rabbimizin, bize zâhiren adaletsizlikmiş gibi görünen yaratışlarını, bu ferasetle de bir tefekkür etmeliyiz. Algımızın ölçüsü, "Bir kilo demir mi, yoksa bir kilo pamuk mu daha ağır?" sorusundaki gibi, yanıltıcı olabilir.

Buradan da yolumuz Bediüzzaman Hazretlerinin, mirac mucizesini anlayabilmemiz için verdiği o misale çıkar:

"(...) Hem on dakika yatsan, bazı olur ki, bir sene kadar hâlâta maruz olursun. Hattâ bir dakikada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa, uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki, bir zaman-ı vahid, iki şahsa nisbeten, birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer. Şu mânâya bir temsil ile bak ki:

İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür eden sür'at-i harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki: O saatte on iğne var. Birisi saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi altmış defa daha geniş bir daire içinde saniyeleri, diğeri yine altmış defa daha geniş bir dairede sâliseleri, ve hâkezâ râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam, azîm bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Faraza, saati sayan ibrenin dairesi küçük saatimiz kadar olsa, herhalde âşireleri sayan ibrenin dairesi arzın medar-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.

Şimdi iki şahıs farz ediyoruz. Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi, o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vahidde müşahede ettikleri eşya, saatimizle arzın medar-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhudatça pek çok farkları vardır. İşte zaman, çünkü harekâtın bir rengi, bir levni, yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta câri olan bir hüküm, zamanda dahi câridir.

İşte, bir saatte meşhudatımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuur şahsın meşhudatı kadar olduğu ve hakikat-i ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda, o muayyen saatte, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, burak-ı tevfik-i İlâhîye biner, berk gibi bütün daire-i mümkinatı kat' edip, acaib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rüyet-i cemâl-i İlâhîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir."

O halde burağı da artık 'mübarek binicisini farklı zaman dilimine geçirebilen bir canlı' olarak düşüneceğiz. Neden düşünemeyelim? Bugünün bilimi, bilimkurgusu, hatta salt hayalgücü neleri neleri düşünmektedir. Sinema dünyası neleri neleri takipçilerine tahayyül ettirmektedir. Maddeciler için bile şunca genişlemiş 'imkânât/olabilirlikler dairesine' yalnız o Zât-ı Nuranî'nin miracı mı sığmamaktadır? Peh! Sığdıramayan ya ahmaktır yahut da hasımdır. İkisinden de mü'minane teberri ederiz. Aleyhissalatuvesselam Efendimizin miracı elbette haktır. Hem ruhuyla hem bedeniyle haktır. O miracı hafsalasına sığdıramayanın ya aklı dardır yahut hayali kısadır. Onların kusurlu hendeselerine bakılarak doğru inkâr edilmez, vesselam.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum