Elif GÜNEŞTEKİN
Görünmeyen Zemin Görünen Hayat
Bazı fiillerin ve tezahürlerin cereyanı, esîr gibi latif bir zemini gerektirir.
Hakikat, esîrin kendisinde değildir; esîr, hakikatin cereyanına hizmet eden bir vasıta hükmündedir. Zira hakikat, maddede hulûl eden bir şey değil; fiilleri ve tecellîleriyle kendini gösteren bir manadır.
Bu fiiller; elektromanyetik yayılım, ziya (ışık), elektrik alanları, manyetik tesirler ve dalga karakterli cereyanlardır. Bunlar cisim değildir; ancak başıboş, mesnetsiz ve ilişkisiz de değildirler. Aksine, muntazam bir işleyiş sergilerler. Bu sebeple bu fiillerin cereyanı, taşıyıcı ve elverişli bir zemini zarurî kılar.
İşte sema denizi hükmünde olan esîr içinde, ziyadar bir kabarcık gibi görünen bu cereyanlar; güneşin bizzat zâtı değil, güneşten gelen fiillerin tecellîleridir. Güneşin ziyasına ait tesirler, esîr üzerinde yayılır ve intikal eder. Cereyan eden şey güneşin kendisi değil, güneşle irtibatlı fiillerdir.
Bu noktada şu soru akla gelir:
Maddî olmayan fiillerin cereyanı için bir zemin gerektiği kabul edilirse, bu durum yalnızca görünmeyen âlemlere mi mahsustur; yoksa görünen âlemde de benzer bir işleyiş mevcut mudur?
Bu sorunun cevabını aramak için, kâinatın en berrak ve en sade unsurlarından biri olan suya nazar etmek kâfidir. Zira su, basit bir moleküler yapıdan ibaret olduğu hâlde, atomlarının aralarındaki bağların tertip ve sürekliliğiyle hayatı taşıyan bir işlev görür.
Böylece görünmeyen fiillerde aranan “zemin ve ilişki” şartının, görünen âlemde moleküler düzeyde nasıl tahakkuk ettiği, suyun yapısında açıkça müşahede edilir.
Suyun moleküler yapısı ilk bakışta basittir: İki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur. Ancak suyu işlevli kılan, bu atomların yalnızca maddî varlıkları değil; mana-yı harfi suretinde, birbirlerine nisbetle kazandıkları ilişkidir. Oksijen atomunun yüksek elektronegatifliği sebebiyle su molekülü kutuplanır ve bu kutuplanma, komşu moleküller arasında hidrojen bağlarının kurulmasına yol açar.
Bu bağlar tek tek ele alındığında zayıftır ve sürekli olarak kurulup çözülür. Ne var ki bu geçici ve zayıf bağların çokluğu, suda süreklilik arz eden bir ilişki ağı meydana getirir. İşte bu ağ sayesinde su; yalnızca akışkanlık kazanmaz, aynı zamanda ısıyı dengeleyen, maddeleri çözen ve hayatı muhafaza eden temel bir unsur hâline gelir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Suyun her bir molekülü, kendi başına bu işlevleri gerçekleştiremez. Bu işlev, moleküllerin aralarındaki tertipli ilişkinin devamlılığından doğar. Bu durum, gözle doğrudan görülmeyen bağların, gözle görülen ve ölçülebilen neticeler meydana getirdiğini açıkça gösterir.
Dolayısıyla suda “görme”, molekülleri veya bağları bizzat görmekle değil; bağların neticesi olan işlevleri müşahede etmekle mümkündür. Akış, çözücülük, ısıl denge ve canlılığı muhafaza eden özellikler; görünmeyen ilişkilerin, görünen âlemdeki delilleridir.
Bu noktada mesele yalnızca fenni bir izah olmaktan çıkar ve Risale-i Nurda Âyet-ül Kübranın işaret ettiği daha geniş bir hakikat dairesine açılır:
“İlim ile hayatın zarurî bir lâzımı ve ışıklı bir tezahürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihatalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan zâtta, ihatalı ve sermedî bir surette bulunur.” (Şualar, s. 124)
Bu ifadeden anlaşılır ki, bir hakikatte hayat ve ilim emareleri görünüyorsa, o hakikatte cereyan eden fiiller kör, tesadüfî ve sahipsiz değildir. Aksine bu fiiller, ilme dayalı bir düzenin ve hayata hizmet eden bir tertibin tezahürleridir. Cereyan, bizzat hakikat ile birlikte hakikatin konuşan yüzü olarak tezahür eder.
Bu çerçeve, esîr meselesini de daha derin bir zemine oturtur. Nitekim Risale-i Nur’da bu husus şöyle ifade edilir:
“Cenâb-ı Hakk’ın Arş’ı, su hükmünde olan şu esîr maddesi üzerinde imiş. Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâni’in ilk icadlarının tecellîsine merkez olmuştur. Yani esîri halkettikten sonra, cevâhir-i ferd’e kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesîf kılmıştır ve bu kesîf kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, s. 188)
Bu ifadede esîr, hakikatin kaynağı olarak değil; ilk tecellîlerin cereyanına merkez kılınmış bir zemin olarak takdim edilir. “Su hükmünde” oluşu, onun akışkan, kuşatıcı ve taşıyıcı mahiyetine işaret eder. Arş’ın esîr üzerinde olması ise, Arş’ın maddî bir mekâna muhtaç olduğu mânâsına değil; ilâhî fiillerin ihata ve intizamının, yaratılmış bir zemin üzerinde cereyan ettiğine delâlet eder.
Böylece görünen âlem, görünmeyen bir tertibin katman katman kesîfleştirilmiş tezahürü olarak vücut bulur. Esîrden cevâhir-i ferd’e, oradan kesîf maddeye ve nihayet meskûn kürelere uzanan bu silsile, kâinatta cereyan eden fiillerin zeminsiz olmadığını, fakat zeminin de hakikatin kendisi olmadığını açıkça gösterir.
Nasıl ki güneşin zâtı esîre girmez, fakat ziyasına ait fiiller esîrde cereyan eder; aynı şekilde hakikat de maddeye hulûl etmez, fiilleri ve tecellîleriyle görünür. Bu cihetle; Su moleküllerinin bağlarıyla hayatın taşınması, hakikatin görünen âlemdeki berrak bir misalidir.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.