Mustafa ORAL

Mustafa ORAL

Dünya yarası: Ateş yanığı

A+A-

Bir yangının değil yağmurun içinden geçiyoruz

Nar (ateş) nuru yakmaz. Ateşin Rabbi Nur, Hz. İbrahim’i zindandan sonra bir de ateşle imtihan eder. İbrahim, Rabbine gönülden teslim olunca ateşe emreder.

“Ey ateş, İbrahim üzerine serin ve selametli ol.”

Emri alan ateş perde perde dört bir yana çekilir. Ateş dağı gülistana çevrilir. Topraktan hayatlar bahşeden pınar fışkırır. İbrahim pınar başına iner. 

Sarayının balkonunda İbrahim’in ateşler içinde kıvrıla kıvrıla ölüp gitmesinin, arkasından İbrahim gibilerinin sonunun feci olacağını belirten bir konuşma yapmanın hayaliyle yanıp tutuşan Nemrut gördükleri karşısında çılgına döner. Evet, İbrahim güller, çiçekler içinde, pınar başında cennet bahçelerinde gibidir.

“Ey İbrahim” der. “Bu ateşi senin için kim böyle yaptı!”

İbrahim, Rabbinden ve kendinden emindir. “Ateşi yaratan Rabbim” der. Ayağa kalkar. Ateşin üzerine yürür. Teninin dokunduğu her yer yeşillenir.

Nemrut hatasının farkına varır. İbrahim’in Rabbi için binlerce kurban kestirir. Fakat artık her şey için çok geçtir. Değil mi ki o İbrahim’in sırça saraylara değişilmez kalbini kırmıştır. İbrahim’e kalsa ihtimal ki Nemrut’u affedecektir ama Rabbi affetmemiş, kurbanlarını kabul etmemiştir.

Ah ki Nemrut, dünya ateşle oynamaktır. Ateşle oynama, sonunda ellerin, dillerin yanar. Allah dilemezse gönüllere giremezsin. Ateşi zapt edemezsin. Masum bir yüreği yakmaya yeltenirsen gün gelir o ateş seni yakar. Hangi ateş sonsuza kadar yanar… Biraz tütersin, vakti gelince sönersin. Güneş değilsin, ne kadar yanarsan yan bir gün kül olacaksın. Güneş ol, Rabbinin aşkıyla yan. O zaman ne kadar yanarsan o kadar insansın.

Gönlünü dağlayan, gün gelir kendi gözlerinin dağlanmasını ister

Nemrut utancından İbrahim’in yüzüne bakamaz. O da bal gibi bilmektedir ki İbrahim masumdur ve yolu haktır. Sarayına kapanır, günlerce çıkmaz. Halkın kendisine yüz çevirmesinden, İbrahim’e tabi olmasından korkunca her zalim sultanın kullandığı taktiğe başvurur. Halkı kendi çevresinde toplayacak çareler arar. Çareyi bulur. İbrahim’in Rabb’i yerine bu sefer Gök Tanrı’ya savaş açar. Yüz bin kişilik ordu kurar.

Kul plan yapar, melekler güler. Kader Nemrut için hükmü vermiştir. Melek dile gelir.

“Ey Nemrut, yüce Allah en küçük kuluna emrederse seni de, askerini de yok eder” diyerek yüzünü gökyüzüne çevirir. “Ya Rabbi bunun helâkini sana havale ediyorum.” 

Allah duayı işitir. Sinekleri Nemrut’un ordusunun üzerine sürer. Zaten sinekler İbrahim’i düşman bellediği günden beri Nemrut’a diş bilemektedir. Fırsat bu fırsattır. Karıncanın yarım bıraktığı işi tamamlama zamanıdır. Ebrehe’nin ordusuna çullanan ebabil kuşları gibi dört bir koldan Nemrut’un ordusuna saldırırlar. Koca orduyu kısa sürede darmadağın ederler.

Yapayalnız kalan Nemrut korkudan saraya kaçar. Tam “Kurtuldum” dediği anda Allah da baştan safını belli eden kör ve topal sineği sefere çağırır. Sinek kördür, sağırdır ama işinin ehlidir. Düşmanın ağzından girip burnundan çıkmasını bilir. Bu sefer burnundan girecek, Allah nereye kadar git derse gidecektir. “Sen misin İbrahim’i mağaralara, hapislere, ateşlere atan” diyerek çevik bir hareketle Nemrut’un burnuna dalar. Pis bir tünelden geçerek beynine ulaşır. Günlerce beynini kemirir. Nemrut acıdan çıldırır. Feryadı göklere varır. Başına vurulduğu anlarda kemirmenin durduğunu fark edince görevlilere başına vurdurur. Bu şekilde aldığı darbelerle ölür.

Asırlar sonra Habbab bin Erat, Hz. İbrahim’in yolunu tutarak, İbrahim’in torunu Hz. Muhammed’e (sav) tabi olur. Efendimizin (sav) gönlünde sultan olsa da, yokluk, darlık günlerinde başkasının kölesi olur. Sözde efendisi, Âlemlerin Efendisinin (sav) yolundan dönmesi için onu koyun gibi ateşin üzerine uzatarak işkence eder. Ateşin harıyla sırtından sızan et parçaları alevleri söndürecek raddeye gelse de imanından vazgeçmez. Gün gelir, devran döner. Efendisinin gözleri kör olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. İş Habbab’a düşer. Efendisi gözlerini dağlaması için Habbab’a yalvarır. Bilemezsin, bugün gönlünü dağlayanlar gün gelir senden gözlerinin dağlanmasını ister.

Çağ yangını

Ah bilemezsin bir sinek nelere kadirdir. Allah dilerse en güçlüleri en zayıflarla mağlup eder. 

Belki senin için de Nemrut ateşi gibi dağ gibi ateş hazırlamıştır. Hüzünlenme. İbrahim olursan ateş yakmaz. İsmail olursan bıçak kesmez. Musa olursan su boğmaz. Yusuf olursan Züleyha ayartmaz, zindan karartmaz. Hz. Muhammed (sav) olursan mağara sıkmaz. Her çağ kendi Nemrut’unu ve İbrahim’ini çıkarır. İş her daim İbrahim olmaktadır. İbrahim Ethem’in de söylediği gibi herkes kendi ateşini kendi götürür cehenneme. Herkes getirdiği odun kadar yanar ateşte. Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı cehennem ateşinin aslı oldun gittin işte.

Karşında müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdın yanıyor, imanın tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanını kurtarmaya koşacak yerde içindeki ateşle meşgul oluyorsun. O müthiş yangın karşısında içindeki bu küçük ateşcik bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!

İbrahim’i kendine dost edinen, onun şefkat ve tefekkür yolunu yol edinen, İbrahim’in ateşe düştüğü yerde toprağa düşen Bediüzzaman çağ yangınlarına kendini atar. Cemiyetin îmânını kurtarmak yolunda dünyasını da, âhiretini de fedâ eder. Seksen küsûr senelik hayatında dünya zevki nâmına birşey bilmez. Bütün ömrü harp meydanlarında, esâret zindanlarında yâhut memleket hapishânelerinde ve mahkemelerinde geçer. Çekmediği cefâ, görmediği ezâ kalmaz. Dîvân-ı harblerde bir câni gibi muamele görür. Bir serseri gibi memleket memleket sürülür. Memleket zindanlarında aylarca insanlarla konuşmaktan menedilir. Defalarca zehirlenir. Türlü türlü hakaretlere mâruz kalır. Gözünde ne Cennet sevdası vardır, ne de cehennem korkusu. “Cemiyetin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun” der. “Kur'ân'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”

Nur Üstadın talebesi Zübeyir Gündüzalp ölümle koyun koyuna yaşar. Bir gün ateşi hareketlendirmek için kolonya dökünce soba patlar. İşitenler koşarak odasına gelir. Etraf darmadağın olmuştur. Her tarafı duman almıştır. Fakat Zübeyir’de telaş yoktur. Yüzünde, bedeninde zerrece yanık yoktur.

Çağ ateşten gömlek olmuş, İbrahimleri, Habbabları, Bediüzzamanları, Zübeyirleri yakmaya kastediyor. Ah ki yangın var, tulumbanı al da gel. Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa… Sen tulumbanı almazsan kim söndürür bu çağ yangınlarını.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum