Dr. Bilal TANRIVERDİ
Adaletin Dağıtımında Adalet Olmalıdır
Risale-i Nur ve Modern Hukuk Perspektifinden Adaletin Tevzii
Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarat’ta kısa fakat hukuk düşüncesi bakımından son derece derin bir ölçü ortaya koyar:
“Adaletin tevziinde adalet olmazsa zulüm görünür. Bir hatır için bin hatır kırılmaz.”
Adaletin varlığı tek başına yeterli değildir.
Onun kime, nasıl, hangi usulle ve hangi ölçüyle ulaştırıldığı da adil olmalıdır.
Bir hukuk kuralı metin üzerinde doğru olabilir. Verilen hüküm hukuken savunulabilir. Kurumlar çalışıyor da olabilir. Fakat aynı adalete ulaşmak bir kişi için kolay, diğer kişi için neredeyse imkânsızsa; birinin sözü hemen duyulurken diğerinin hakkını anlatabilmesi için yıllarca mücadele etmesi gerekiyorsa; kurallar güçlüye başka, zayıfa başka hissediliyorsa ortada yalnız “adalet var mı?” sorusu değil, “adalet adil biçimde dağıtılıyor mu?” sorusu vardır.
Bediüzzaman’ın bir asır önce “adaletin tevzii” dediği mesele, modern hukukta bugün kanun önünde eşitlik, adalete erişim, tarafsızlık ve usul adaleti kavramlarıyla tartışılmaktadır.
Adalet Sadece Doğru Hüküm Vermek Değildir
Adalet çoğu zaman mahkemenin sonunda verilen kararla özdeşleştirilir.
Oysa adalet, mahkeme salonına gelmeden çok önce başlar.
Hakkını bilmekle başlar.
Bir makama ulaşabilmekle, derdini anlatabilmekle, iddiasını ileri sürebilmekle, savunmasını yapabilmekle ve aynı kuralların herkese uygulanacağına güvenebilmekle devam eder.
Anayasa’nın 10. maddesi herkesin kanun önünde eşit olduğunu belirtirken hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağını da açıkça hükme bağlar. 36. madde ise herkese iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı tanır. Böylece modern hukuk bakımından adaletin iki ayağı ortaya çıkar: eşit muamele ve hakka erişebilme imkânı.
Çünkü hakkın bulunması ile o hakka ulaşabilmek aynı şey değildir.
Bir hak kanunda yazıyor fakat kişi ekonomik imkânsızlık, bilgi eksikliği, uzaklık, karmaşık işlemler veya başka engeller sebebiyle o hakkı kullanamıyorsa hukukî eşitlik kâğıt üzerinde kalabilir.
OECD’nin “insan merkezli adalet” yaklaşımı da bu noktaya dikkat çekiyor. Adalet hizmetlerinin yalnız mevcut olması yeterli görülmüyor; insanların gerçekten ulaşabileceği, ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve özellikle dezavantajlı grupların önündeki engelleri kaldırabilecek şekilde tasarlanması gerektiği vurgulanıyor.
Demek ki modern hukuk diliyle de mesele şudur: Adaletin kapısı herkese açık görünmekle yetinmemeli; herkes o kapıya gerçekten ulaşabilmelidir.
“Bir Hatır İçin Bin Hatır Kırılmaz”
Bediüzzaman’ın sözünün ikinci kısmı adaletin en hassas düşmanlarından birini gösteriyor: Hatır.
Akrabalık hatırı… Makam hatırı… Dostluk hatırı… Mensubiyet hatırı… Güçlünün hatırı…
Bir insanın hakkını korumak adına başka insanların haklarının görmezden gelinmesi adalet değildir.
Kur’ân-ı Kerîm’in adalet emri de şahıslara göre değişen bir hukuk anlayışına izin vermez. Nisâ Sûresi’nin 58. âyetinde emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesi birlikte zikredilir. Hitabın yalnız belirli bir topluluğa değil “insanlar”a yönelik oluşu da adaletin muhatabının kimliğine göre değişmemesi gerektiğini gösteren önemli bir ölçüdür.
Burada “emaneti ehline vermek” ile “adaletle hükmetmek” arasındaki bağ özellikle önemlidir.
Çünkü adalet yalnız mahkemede başlamaz.
Görevin, yetkinin, imkânın ve sorumluluğun dağıtımında da başlar.
Bir vazifeyi hak edene değil yakına vermek, ehliyet yerine mensubiyeti tercih etmek veya insanların hukukunu şahsî yakınlıklara göre değerlendirmek, henüz bir mahkeme kararı ortaya çıkmadan adalet duygusunu yaralar.
Bu sebeple “bir hatır için bin hatır kırılmaz” sözü yalnız ahlâkî bir nasihat değildir.
Aynı zamanda güçlü bir kamu ahlâkı ve hukuk ilkesidir.
Hakkı Savunmanın da Bir Adaleti Vardır
Münâzarat’taki aynı haşiyede bir başka dikkat çekici cümle vardır:
“Bir hodpesend hakkı iltizam etse, çokları haksızlığa sevk eder, belki mecbur eder.”
Burada son derece ince bir ayrım yapılmaktadır.
Bir insan haklı olabilir, fakat hakkını savunma biçimi adaletsiz olabilir.
Kendi hakkını mutlaklaştırmak… Karşısındakinin hakkını hiç görmemek… Haklı olduğu bir meselede üslubu, gücü veya imkânı sebebiyle başkasını ezmek…
Bunlar hakkın kendisini ortadan kaldırmasa da hakkın temsilini bozar.
Kendi hakkımızı da başkasının hakkının üzerine taşımamalıyız.
Haklı olmak sınırsız yetki vermez.
Adalet, yalnız “Benim hakkım nedir?” sorusuyla kurulamaz.
Bir de “Ben hakkımı kullanırken başkasının hakkına ne oluyor?” sorusunu sormak gerekir.
İşte adaletin dağıtımındaki adalet tam burada başlar.
Herkese Aynısını Vermek mi, Herkese Hakkını Vermek mi?
Adalet ile eşitlik arasındaki fark da bu noktada belirginleşir.
Adalet her durumda herkese aynı şeyi vermek değildir.
Adalet, herkese hakkı olanı ve ihtiyacı olan ölçüyü vermektir.
Risale-i Nur’daki “mizan” kavramı bu açıdan dikkate değerdir. Bediüzzaman kâinattaki düzeni anlatırken her şeye “hassas mizanlarla” ve “mahsus ölçülerle” vücut verilmesini, eşyanın yerli yerine konulmasını adaletin delillerinden biri olarak gösterir.
Bu düşüncede adaletin karşılığı tek biçimlilik değil, ölçüdür.
Her şeye aynı miktarı vermek değil, her şeyi yerli yerine koymaktır.
Risale-i Nur üzerine yapılan çalışmalarda da adalet; ölçü, denge ve hakkın sahibine verilmesi üzerinden ele alınmakta, “kanun-u adl”in en küçüğünden en büyüğüne kadar varlığı kuşatan bir mizan olduğu vurgulanmaktadır.
Modern hukuk da giderek biçimsel eşitlik ile gerçek eşitlik arasındaki bu fark üzerinde durmaktadır.
Örneğin adalete erişimde herkes için aynı kapıyı açmak yeterli değildir. O kapıya ulaşmakta daha büyük engelle karşılaşan kişinin önündeki engeli kaldırmak gerekebilir.
Engelli bir kişinin fiziksel erişimi… Maddi imkânı bulunmayan kişinin hukukî yardıma ulaşabilmesi… Uzak bir bölgede yaşayan kişinin hizmete erişimi… Karmaşık hukuk dilini anlayamayan kişinin anlaşılır bilgiye ulaşabilmesi…
Bunların sağlanması birilerine “fazladan hak” vermek değildir.
Mevcut hakkı gerçekten kullanılabilir hâle getirmektir.
Adaletin Sosyal Boyutu
Adaletin dağıtımı yalnız yargı alanıyla sınırlı değildir.
Toplum içerisinde imkânların, yüklerin ve sorumlulukların dağılımı da adalet duygusunu doğrudan etkiler.
Risale-i Nur’daki sosyal adalet okumalarında mesele yalnız ekonomik eşitlikle sınırlandırılmaz; zengin ile fakir, yöneten ile yönetilen ve toplumun farklı kesimleri arasında denge, yardımlaşma ve karşılıklı sorumluluk üzerinde durulur. Zekât ve sosyal dayanışma da toplum tabakaları arasındaki kopuşu azaltan araçlar olarak ele alınır.
Buradaki esas düşünce oldukça günceldir:
Toplumun bir kesimi sürekli yük taşırken başka bir kesim sürekli imkânlardan yararlanıyorsa, yalnız servet dağılımı değil, adalet duygusu da bozulur.
Adalet, nimetlerin paylaşımında olduğu kadar külfetlerin paylaşımında da ölçü ister.
Hak dağıtılırken adalet gerektiği gibi, görev dağıtılırken de adalet gerekir.
İmkân dağıtılırken de… Sorumluluk yüklenirken de… Ceza uygulanırken de… Ödül verilirken de…
Adaletin Tevzii Güven Üretir
Bir toplumda insanlar her kararın kendi lehlerine çıkmasını beklemezler.
Fakat kararın adil bir usulle verildiğine inanmak isterler.
Kendileriyle başkalarının aynı ölçüye tâbi olduğunu görmek isterler.
Dinlenmek isterler.
Haklarını arayabileceklerini bilmek isterler.
Ve haklı çıktıklarında hakkın yalnız teoride değil, fiilen kendilerine ulaşacağını görmek isterler.
Modern insan merkezli adalet çalışmalarının, adalete eşit erişim ile kurumlara duyulan güven arasında bağ kurmasının sebebi de budur. Adalet sisteminden dışlandığını düşünen insanın yalnız tek bir karara değil, zamanla sistemin kendisine duyduğu güven de zedelenebilir.
Bediüzzaman’ın adalet anlayışında ise bu mesele daha geniş bir zemine oturur. Kendisini “müsavat-ı hukuk” anlayışını kabul edenlerden sayar ve “adalet-i tâmme” lehinde olduğunu açıkça ifade eder.
Adaletin tamam olması, yalnız doğru ilkeyi bilmekle gerçekleşmez.
O ilkenin dosta da yabancıya da, güçlüye de zayıfa da, yakına da uzağa da aynı hukuk ciddiyetiyle uygulanması gerekir.
Çünkü adaletsizliğin en tehlikeli biçimlerinden biri, adalet adına yapılan adaletsizliktir.
Doğru bir hükmü yanlış ölçüyle dağıtmak… Bir kişinin hakkını korurken başkasının hakkını yok saymak… Kuralı kişiye göre esnetmek… Herkese açık görünen bir hakkı yalnız bazı insanların ulaşabileceği hâle getirmek…
Bunların her biri adalet görüntüsü altında yeni bir haksızlık üretebilir.
Bu sebeple Bediüzzaman’ın bir asır öncesinden gelen cümlesi bugün de hukuk için son derece güncel bir ölçü taşımaktadır:
“Adaletin tevziinde adalet olmazsa zulüm görünür.”
Adalet yalnız verilmemelidir.
Adil biçimde verilmelidir.
Herkes için… Aynı hukuk ciddiyetiyle… Aynı insanlık haysiyetini koruyarak…
Çünkü adaletin gerçek sınavı, yalnız ne kadar adalet ürettiğimizde değil; ürettiğimiz adaletin kime ve nasıl ulaştığında ortaya çıkar.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.