Bediüzzaman talebesine neden vahşi dedi?

Bediüzzaman talebesine neden vahşi dedi?

Bediüzzaman Said Nursi'nin 'vahşi' lakabını verdiği talebesi Şaban Akdağ'ı, vefat yıldönümünde rahmetle anıyoruz

A+A-

Ömer Özcan'ın yazısı:

Vahşi Şaban ağabey Isparta’nın Bozanönü Köyünden… 1958 senesinde Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin yakın hizmetindeki talebelerinin tamamı Ankara’da hapishaneye girince, Şaban ağabey Isparta’da bulunan Üstadımıza bir müddet hizmet etmiş... O’na çok yakın olmuş… Daha evvel de Hüsrev ağabeyin hizmetinde bulunuyormuş... Şâban Akdağ hâtıralarını en çok dinlediğimiz ağabeylerin başlarında gelir. Bir hitabet ve belâgat ustası olan rahmetli ağabeyimizin kendine has nükteli, mizahî bir üslûbu vardır. Dinleyenleri güldürerek düşündürür. Onun hitabet gücünü elbette yazı ile aksettirmek, canlandırmak mümkün olmadı. O, şehir şehir dolaşarak Azîz Üstadımızla beraber yaşadıklarını binlerce insana anlattı... Bu şekilde, benim gibi O’nu dinleyen herkeste Üstadımıza karşı bağlılık ve hayranlık arttı. Hz. Üstad’ın O’na, “Vahşi” lakabını veriş hikâyesi de hatıralarının içinde geçecek…

İlk önce, Şaban Akdağ ağabeyin keskin zekâsını ve hazırcevaplılığını bir örnekle anlatmak istiyorum. Kendisi anlatıyor:

“Tâhirî ağabey namaz kılıyor, son rekât’a gelmiş... Ben geldim yanına, birinci rekât’a yeni durdum; yani o son rekâtta iken ben birinci rekâttayım... Ben namazı bitirdim selâm verdim, Tâhiri ağabey benden sonra selam verdi, bana; ‘Keçeli! Sen nasıl namaz kılıyorsun öyle? Ben son rekatta iken durdun, benden evvel selâm verdin!’ dedi. Ben dedim: ‘Ağabey biliyorsun ufak çarklar çabuk döner, büyükler ağır ağır döner…’ ‘Cevabı da hazırlamışsın keçeli!’ dedi. Tâhirî ağabey işte böyle kendini bilmeyen bir evliya idi.” Biz de diyoruz ki; Şaban ağabey de böyle zekâ küpü bir nur hadimiydi…

12 Mayıs 2005 tarihinde vefat eden ağabeyimize Allah’tan rahmet diliyor, bu vesile ile kaydımızda olan hatıralarından bir bölümünü Risale Haber okuyucuları ile paylaşmak istiyorum.

Üstad: Gel burada hizmet et

Sene 1958, Hüsrev ağabeyin hizmetlerini görüyorum... Bir gün yine hizmet için Üstad’ın yanına geldim. Üstad sordu “Şaban senin işin vardır?” “Ben Hüsrev ağabeyin işlerini yapıyorum Üstadım” dedim. “Git sen Hüsrev’e söyle, burada kimse kalmadı, gel sen burada hizmet et” dedi. “Olur, Üstadım” dedim, gittim Hüsrev ağabeye; “ağabey Üstad’ın yanında kimse kalmamış, gel sen burada hizmet et” diyor dedim. “Git git kimse kalmamış” dedi. Üstadın bir kendisi var, bir de şoförü Mahmut (Çalışkan) var yanında. Diğer bütün ağabeyler Ankara’da hapishanede. Sene 1958

Şaban, sen kulunç kırmasını bilir misin?

Geldim, şoförle beraber odasına beraber girdik. “Şaban, sen kulunç kırmasını bilir misin?” dedi. “Bilirim Üstadım” dedim. Ben de zannediyorum ki, şöyle odun gibi bir şey kırılacak. Kulunç nedir bilmiyorum, daha askerden yeni gelmişim, hani sert bir şeyse kuvvetliyim ya kırarım dedim. “Peki, Şaban kalsın sen git” dedi şoföre. “Kardeşim Şaban benim kulunçlarım ağrıyor, sen onları sık.” Dedi. Cenab-ı Hakk lûtuf ve ihsanı ile beni mahcup etmedi. Elimi bir soktum urgan gibi elime geliverdi. Herhâlde bunlardır galiba diye düşündüm. Bunlar mı diye de soramıyorum. Bir tarafı sıktım, “bu tarafı da sık” dedi, orayı da sıktım, “tamaam git!” dedi. Ertesi gün geldim, yine aynı vazife; iki gün, üç gün derken artık tapusunu aldık, öğrendik işi.

Üstad öyle dakikti ki... Sidre’den su doldurma hâdisesi

Bir kuşluk vakti zil çaldı vardım, “Şaban sen Sirde’yi biliyor musun?” dedi. “Biliyorum üstadım” dedim. “Bana su getiriverir misin oradan?”  dedi. “Getiriveririm Üstadım” dedim. Sidre, suyu meşhur bir dağ, Üstadın suyu oradan gelirdi. Bir tane kiloluk termosu, bir de testisi var, aldım onları yürüdüm. Orası yokuş olduğundan terledim tabi, dedim “gelmişken biraz su içeyim, şuraya uzanayım biraz”. Oraya oturdum, içtim, yattım... Bilmiyorum ki Bediüzzaman’a hizmet nasıl olur, ben köyden gelmişim. Yavaş yavaş toplandım yola koyuldum. Bir saat yirmi dakika olmuş, Bayram (Yüksel) kardeş bir saatte gelirmiş. Döndüm, geldim baktım Üstad merdivenin başına dinelmiş bekliyor. Kapıyı açtım “Nerde kaldın keçeli sen? Kimle konuştun orada? Çobanlarla mı konuştun, kadınlarla mı konuştun, Bayram bir saatte gider gelirdi, bir saat yirmi dakikayı geçiyor, anlaşıldı sen bu işi yapamayacaksın” dedi. Baktım dosya dolmuş, tam yanına vardım, “niye geç kaldın?” dedi. “Üstadım, terledim biraz orada oturdum ondan geç kaldım” dedim. “Anlaşılan sen bu işi yapamayacaksın” dedi. “Peki” dedim. Pek gönlüm de yok ya, o zaman bilmiyoruz ki hikmetini.

Ama o zaman “Abdurrahman Çelebiyiz” koyunun olmadığı yerde. Hiç kimse yok, bir şoförü var (Mahmut Çalışkan) “ıhıh!!” deyiversen uçacak, zayıf bir şey, nasıl direksiyonu çeviriyordu o taksinin bilmiyorum. Ali ağabeyle Ezener var ikisi de ihtiyar, biz varız bir tek genç, onlara su getiriver diyemeyecek.

Üstad “Şaban benim suyum bitmiş” dedi. “Doldurayım geleyim Üstadım” dedim. Artık fırçayı yedik ya, biraz da akıl fakirliği var, artık dere tepe düz gidiyoruz, virajlar dümdüz asfaltlar oldu... Neyse vardım geldim, beni görünce hemen saate baktı, “fesuphanallah daha on dakika var” dedi. Ben giderken yine saate bakmış, öyle dakikti ki, birinin yanında eğlenirsen zehir bile atabilir, azamî tedbir içinde diyor ya.  “Hiç eğlenmedim Üstadım” dedim. “Taamm!.. Şaban’ımdan başkasına doldurtmam gayrı” dedi. Adam kıtlığında adam yerine geçtik. Gün aşırı gidiyordum suya.

Üstad en ağır vaziyetlerde bile lâtife edebiliyor

Yine bir gün sudan geldim, kapıyı açtım, “fesuphanallah!” dedi. –Bu kelimeyi çok kullanırdı Üstad— “Fesübhanallah! Ben seni köyüne kaçmıştır diyordum Şaban” dedi. “Neden Üstadım?” dedim. “Senin haberin yok?” “Ben sudan geliyorum üstadım” dedim. “Bu edepsiz herifler taharri ettiler, kitaplarımızı aldılar” dedi. “Eğer benim Şaban duyduysa kaçmıştır dedim ben” dedi. “Üstadım kaçar mıyım, kaçmam” dedim. “Kaçmaaaz, kaçmaaaz, kahramandır bu kaçmaz” dedi. Lâtife ediyor tabi. “Sana dokunmuyor mu bu edepsiz herifler?” dedi. Üç tane polis bekliyor, bir de jip. Biri gelip kapının düğmesine dokunuverdi mi, “gel bakalım karakola deyip” itirazsız götürüyorlar. Üstad bunu bildiği için soruyor; “sana dokunmuyor mu? Bu edepsiz herifler?” Dedim “Üstadım ben o tomofilin girip çıktığı yer var ya, oradan girip çıkıyorum” Üstad otomobile tomofil derdi.  “Divane herifler masumların canını yakıyorlar. Gidip seni şikâyet edeceğim, en çok bana hizmet eden bu diyeceğim” dedi. Üstad lâtife ediyor...

Günde üç sefer beş sefer çıktığım oluyordu, bir sefer bile bana kimsin, necisin diyen olmadı. Akıl fakirliğinden mi nedir bunlar beni alıp götürecekler diye, aklıma bile gelmiyordu, daha jetonum yeni düşüyor vallahi inayet altındaymışız. Bir sefer bile sormadılar bana, hani ortada başka ev olsa derler, o eve giriyor.

Üstad, “yedi görünmek için yiyordu”

Bir gün “Şaban sen yemek yapmasını bilir misin?” dedi. Bilmiyorum diyemiyorum. “Bilirim Üstadım” dedim. Ben de odaya gideceğim de orada pişireceğim zannediyorum. Meğer gözünün önünde pişirttiriyormuş. Neyse sefertası var, içine biraz su kattım, Üstad elinde kitap okuyor.  “Yağ şu kadar yeter mi Üstadım?” dedim, bir çay kaşığı kadar. “Yeter” manasında bakmadan başını salladı. “Tuz ne kadar katacağız Üstadım?” dedim; “Git keçeli sen beni konuşturuyorsun!” diye bağırdı. Eh bıraktım gittim. Şoför Mahmut’a (Çalışkan) “Mahmut Üstad beni kovdu” dedim. “Neden?” “Yağı şu kadar mı katayım?” dedim, kafasıyla “tamam” dedi, “tuzu ne kadar katacağım” dedim, “Git keçeli sen beni konuşturuyorsun!” dedi. Yani Allah bize merhamet etsin, yağı şu kadar kat, tuzu şu kadar kat; onun için malayani imiş ki tek kelime konuşmuyor, Allah bize merhamet etsin. Ya okuyacak, ya dinleyecek, ya uyuyacak üçünün biri dahası yok, dahası yok. Bir şahsın arkasından, önünden konuşmak, gıybet etmek, tek kelime yok.

Mahmut: “Git, Üstadı konuşturma, şu elin tuttuğu kadar tuz koyacaksın, bir tane yumurta kıracaksın, iki kaşık yoğurt katacaksın, ekmeği doğrayacaksın.” “Ne olacak o?” dedim. “İşte Üstadın yediği o” dedi. Zil çalmadan üstadın yanına varmak mümkün değil. Mahmut: “Senin vazifen var seslenmez Üstad” dedi. Artık küsüz, aynı onun dediği gibi yaptım, pencerenin önündeki tahtaya koydum, bıraktım gittim, o zaman buzdolabı yok. Beş dakika geçmeden zili çaldı, gittim. Dedi “yemeği koy” işaret ediyor o kadar. Koydum önüne, bu yemeği üç öğün yedi, üç öğünden sonra, akşam biz hemen yemeğe otururken zili çaldı, vardım, o sefertasıyla kapının arkasına dinelmiş, “bu bana çok geldi, size teberrük ediyorum, fakat kabı lâzım” dedi. İçimden kabını da mı yiyeceğiz” dedim, aldım götürdüm, Ali ağabey vardı, dedim “Ali ağabey Üstad bunu teberru etti fakat kabı lâzımmış” dedim. “Getir getir” dedi. Bir açtım, neredeyse pişirdiğim gibi duruyor. Okkalıca üç kaşık alsan hepsi o kadar işte. Şu kadarcık şehriye çorbası ne olur, yahu “hıh” diye koklasam gider, çorbasından ne olur onun. (Şâban ağabey üç parmağını birleştirerek şehriye alır gibi gösteriyor. Ömer Özcan) 

Yani yemedi demesinler diye veya yedi görünmek için, sanki ikinci hayat tabakasında yaşamış Üstad. Pişirdiğimi ben biliyorum, inanır mısınız, bir haftada yediğini, ben bir öğünde yesem doymam. Mübalağa değil haa, şu kadar francala alıyorduk ki (yarım işareti) onun bütününü ben bir öğünde yiyordum, o bir hafta devam ediyordu, buna yeme denmez ki... Bir gün eline bir fincan tereyağı almış “Fesübhanallah bu sefer ben çok obur oldum, bu bir haftada bitiyor” dedi. Hâlbuki ben koklasam bir haftada bitiririm onu. Ben de karşısında oturuyorum “sana kaç hafta yeter Şâban?” dedi. “Bilmiyorum Üstadım kaç hafta yeter” dedim. “Bana: “Benim Vahşim çok çalıştığı için çok yemesi lâzım, ben tembelim de” diyordu.

Bana neden Vahşî dedi?

Ben Üstadın kulunçlarını kırıyorum ya, bir gün vardım yanına hiç işaret etmiyor, evrad okuyor, ben de ayakta dineliyorum. Durdu durdu elindeki evradı koydu. “Benim bir Vahşî Şaban’ım olacak nerede?” dedi. “Buradayım Üstadım” dedim. “Sen mi vahşî? Ben mi vahşî, Şâban?” dedi. “Ben vahşiyim üstadım” dedim. “Eski Said daha vahşiydi” dedi. Neyse vazifemizi yapıp çıktık. “Ali ağabey Üstad bana vahşî dedi, neden dedi acaba?” dedim. “Lâtife etmiştir seninle” dedi. Fakat ilk defa Hüsrev ağabeyi gördüm ya ona inanıyorum. Bir hizmet vesilesiyle Hüsrev ağabeyin yanına gittim, dedim. “Ağabey, Üstad bana vahşî dedi, acaba neden dedi?”, “Yok mühim değil, vahşî, bedevî diye Üstad lâtife eder” dedi. Orada da Savlı birisi varmış, gitmiş Sav’a “Üstad Şaban’a Vahşî Şâban dedi” demiş. Artık oradan Alaşehir, Alaca derken tâ Almanya’ya kadar uzanmış bu iş. Tâ oradan adam mektup yazıyor. “Vahşî Şâban - Bozanönü Köyü” diye, mektup geldi, akrabalardan muhtarın eline geçmiş, geldi; “dayı bir mektup var ama soyadı değişik, Vahşî Şâban yazıyor” dedi. “Getir, getir benim o” dedim. İşte Vahşî demesi böyle oldu.

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
6 Yorum