1. HABERLER

  2. ÖZEL

  3. Bediüzzaman, mehdilikle ilgili ne düşünüyor? 'Ben Mehdiyim' dedi mi?
Bediüzzaman, mehdilikle ilgili ne düşünüyor? 'Ben Mehdiyim' dedi mi?

Bediüzzaman, mehdilikle ilgili ne düşünüyor? 'Ben Mehdiyim' dedi mi?

Metin Karabaşoğlu ile yapılan röportaj serisinin beşinci bölümü…

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

Röportaj: Şener Boztaş (Alternatif Bakış-TV 111)

BEDİÜZZAMAN MEHDİ, MESİH, NÜZUL-Ü İSA, SÜFYAN, DECCAL, YECÜC-MECÜC MESELESİNE NEDEN GİRDİ?

Bu bölümde Bediüzzaman’a ve Risale-i Nur’a karşı üretilen önyargıları ve eleştirileri başlıklar halinde konuşmaya devam edeceğiz. İlk başlığımız mehdiyet meselesi. Hem mehdiyetin reddi yönünde bir yaklaşım var hem de Bediüzzaman’ın kendisini mehdi olarak gördüğü iddiaları üretiliyor. Mehdiyet meselesinin esası ne? Bediüzzaman kendisini mehdi olarak görüyor mu? Bediüzzaman’ın mehdiyete bakışı nasıl?

Mehdi, Mesih, Deccal, Süfyan, Yecüc Mecüc hadislerde haber veriliyor. Bazıları malum hadisleri komple reddediyor veya bir kısmını kendine göre reddediyor. Böyle bir şeyle yüz yüzeyiz. Hadislere ilişen, sahih hadisleri bile tutup kabul etmeyen kişiler elbette Buhari, Müslim’in dahil hadis kitaplarında yer alan nüzul-ü İsa, Mehdi, Süfyan, Deccal gibi hadislere de ilişirler. Ama onların ilişmeleri ahir zamanda yüz yüze gelinecek şahsiyetlere dair müspet ve menfi hadisleri hadis olmaktan çıkarmıyor. Bir kere bunu ifade edelim.

Bediüzzaman hayalinden, kafasından Mehdi, Mesih, nüzul-ü İsa, Süfyan, Deccal, Yecüc-Mecüc diye bir şey üretmiş değil. Neticede hadislerde yer alan, hadislerde haber verilen meseleler bunlar. Ve bir Müslüman alimi olarak bu konuyla ilgili çok soruyla yüz yüze geliyor. Bu meseleyle ilgili Bediüzzaman ilk ne zaman yazdı? Esaret dönüşü, Rusya esaretinden dönüşü. 1918-19’dan sonra Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye kuruluyor. Sadık Albayrak’ın kitabı vardır, “Son Devrin İslam Akademisi” diye. Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye azalarında biri Bediüzzaman. Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye üyeliğine seçilmiş Bediüzzaman bu konuda ilk eserini kaleme alıyor. Niye kaleme alıyor? Çünkü pozitivizmin, rasyonalizminin hakim olduğu bir zaman. Bunun Müslüman dünyanın sahillerine de vurduğunu görüyoruz.

Osmanlı merkezi hilafeti olarak Osmanlı içerisinden bazı kişiler batıcı, pozitivist, rasyonalist şartlanma içerisinde ahir zamana dair bu hadisleri düz anlıyor. Mesela Dabbetü’l-arz tarifi var. Ona bir hayvan bir heyüla gibi anlam veriyorlar. Deccalla ilgili “deccal şu şekilde olacaktır” vs. bütün bunları düz şekliyle anlıyorlar. Bunlar bir telmihtir, bir işarettir, bir mecazdır. Hadisi anlamada yöntem var, usul var, üslup var. Muhaddisler boşuna emek sarf etmemişler. Fakat düz bir anlamla, güya saçma sapan güya gulyabaniler gibi bir suret biçip ondan sonra o rasyonalist dar, düz kafalılıkla bu defa bunları akıldan uzak görüp hadislere ilişiyorlar.

İSLAMİ OMURGAYI YIKMAK ÜZERE HADİSLERE ÖZELLİKLE SALDIRMIŞLAR

Bediüzzaman özellikle ahir zaman hadislerine ilişenlerde üç tarif getirir. Bu üçünden biri vardır onlarda. Bir imanı zayıf, iki enaniyeti kavi, enaniyeti güçlü, üç yalnız kendi akıllarına güvenen. Bu üç özellikten En az biri var onlarda. Fakat hadislere ilişiyorlar neticede o ahir zaman hadislerine ilişerek de hadislerin bütününe dair, onların sıhhatine dair bir soru ve şüphe oluşturmaya çalışıyorlar. Hadisi ortadan kaldırmaya çalıştığınızda ne oluyor? Bütün İslami ilimlere darbe vurmuş oluyorsunuz ki bu Shatzer ve Ignac Goldziher başta olmak üzere oryantalistler zaten bu meseleyi gördükleri için İslami omurgayı yıkmak üzere hadislere özellikle saldırmışlar. Çünkü tefsir ilmi hadissiz olmaz, fıkıh hadissiz olmaz, akaid hadissiz olmaz, ahlak hadissiz olmaz. Hadisleri bertaraf edince bütün bir yapıyı zaten dumura uğratıyorsunuz.

KUR’AN’I KENDİ HEVASINA ÇEKME “ÖZGÜRLÜĞÜNE” SAHİP OLUYORLAR!

Doğrudan Kur’an’a dokunabilme yolunu açıyor.

Evet, kafasına göre “ben onu şöyle anlıyorum” diyor. Çünkü hadis varken misal “ben omuzlarından aşağıya indirsinleri şöyle anlıyorum” diye tesettürü devre dışı bırakabilir misiniz? Bırakamazsınız. Çünkü ayetin emrinin nasıl anlaşıldığı, nasıl tatbik edildiği hadislerde çıkıyor karşımıza. Tesettürün şekli şemaili ile. Hadisi bertaraf ettiğinizde “onu şöyle anlıyorum böyle yorumluyorum. Bu zamanda bana göre şöyle” diye yorum yapıyorlar. Ne oluyor? Kur’an’ı kendi aklınız hatta kendi hevanızca istediğiniz tarafa çekme “özgürlüğüne” sahip oluyorsunuz. Hadis ise size Kur’an’ı doğru anlamanın, Kur’an-ı doğru yaşamanın Kur’an’ın hükmünü doğru uygulamanın yolunu, yöntemini öğretiyor.

Bu çerçevede tefsir de, fıkıh da hadisle birlikte var olmuş. Hadisi bertaraf ettiğinde onları da bertaraf etmiş oluyorsun. Dolayısıyla hadislerinin hukukunun müdafaası lazım. Bunun için ne lazım? Kendilerince zayıf buldukları damar ahir zaman hadisleri. Bu hadisleri anlamamak veya bu hadislere böyle garip güya akıldan uzak mana vermek sizin aklınızın sorunu, hadislerin sorunu değil. Bunu ortaya koymak lazım. Bediüzzaman bunu yapıyor. Mehdi, Mesih, Deccal, nüzulü İsa, Süfyan, Yecuc, Mecuc Dabbetü’l-arz vs. rivayetleriyle ilgili ilk eser kaleme alması Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye azalığı sırasındadır.

SÜNNET VAR OLDUKÇA BATI MODERNİTESİNİN “SÜNNETİNİ” MÜSLÜMANLARA DAYATAMAYACAKSIN

Ama neticede bu bir dalga, bir damar. Oradan devam ediyor birileri. Ha bire böyle sorular geliyor. Buna cevap verilmesi lazım. Daha sonra mesela 24. Söz, orada üçüncü dalını hadislere ayırması Bediüzzaman’ın manidardır. En temel risalelerden biri olarak hadisleri doğru anlamak yanlış anlamamak üzerine. Bunun da yolu kendi aklına muhtar edinmemek. Kendi aklının anladığını “hadisin dediği budur” dememek. Bediüzzaman Münazarat’ta şöyle der: “Bir rafizi bir hadise yanlış mana verse sorun kimde? Onun anlayışında. Bunun karşılığında hadise mi ilişmek lazım? Hadisi mi reddetmek lazım? Yoksa dönüp sen yanlış anlıyorsun mu demek lazım?”

Yanlış anlam verip onun üzerine hadisi mahkum etmek amacı var. Aynısı şimdi var, Fethullah Gülen üzerinden bütün cemaatleri mahkum etmek. Gene aynı patolojik yaklaşım. Bu probleme karşı Bediüzzaman yazıyor. Çünkü bu sürdürülüyor. Sonra Kemalizm’in muktedir olması. İslam’la zaten problemi var. Problem özellikle sünnet. Çünkü sünnet var oldukça batı modernitesinin “sünnetini” Müslümanlara dayatamayacaksın.

BEDİÜZZAMAN: “HADİS, MADEN-İ HAYAT, MÜLHEM-İ HAKİKATTİR”

Çünkü hayatta bununla karşı karşıya geliyor

Dolayısıyla onu dayatmak istiyorsun. Dayatmak için Sünnetin bertaraf edilmesi lazım. Bu nasıl olur? Hadislere dair itimadı sarsarak olur. Bu şekilde işlenmeye devam ediyor. Dolayısıyla Bediüzzaman’a bu meseleyle ilgili sorular gelmeye devam ediyor.

Mesela dönüp bakıyoruz Mektubat’a. Birinci mektupta bu meseleye dair soru var. 15. Mektupta gene var. Daha ilerilere gidiyoruz 20’lere, gene var. Malum Mektubat ağırlıklı olarak nurun birinci talebesi Hulusi Yahyagil abinin soruları üzerine yazılıyor. Hulusi Abi Eğirdir’deki alay komutanlığında yüzbaşı. Orada bir çevresi var. Buradan anlıyoruz ki böyle sorular, şüpheler farklı yerlerden geliyor ve Hulusi abi bir kere değil tekrar tekrar bu meseleyi sormuş. Bir, on beş, yirmiler tekrar olmasından bunu anlıyoruz.

Sonra Lem’alar’a geliyoruz. Lem’alar’da bu sefer Isparta içinden gene asker kökenli bir isim olarak bu defa Refet Abi, Bediüzzaman’la tanışmış. Lem’alar’ın özellikle baş kısımları onun soruları üzerine cevap olarak oluşmuş. Bu defa o da aynı şeyi sormuş. Bu da genel olarak böyle bir şey.

Mehdi, Mesih, nüzul-ü İsa, Dabbetü’l-arz, Süfyan, Yecuc Mecuc vs. ahir zamana dair hadisler üzerinden böyle bir kara propaganda, hadisleri itibarsızlaştırma, hadislere itimadı sarsma, kendi yorumunu hadisin muradı buymuş gibi sunarak böyle bir fitnenin üretildiğini, bunun devam ettiğini bu şekilde anlıyoruz.

Bediüzzaman’ın daha Muhakemat’ta söylediği bir söz var. “Hadis maden-i hayat, mülhem-i hakikattir.” Bütün İslami miras, ilimler mirası ve 1400 yıllık İslami hayat çizgisi zaten hadislerin değerini, önemini açıkça ortaya koyuyor. Dolayısıyla böyle bir fitne, hadislere dönük itibarsızlaştırma kampanyası varken elbette bunun cevabının verilmesi gerekiyor. Hadisteki mana budur, böyledir, işte şöyle akıldan uzak tutulmuş bir de böyle düşünsünler. O zaman ne kadar hakikatli isabetli akla yakın olduğunu anlarlar diye Hadisleri müdafaa etmeniz lazım.

HADİSLER, KUVVE-İ MANEVİYE ARAYAN MÜMİNLER AÇISINDAN DAYANAK NOKTASI OLUYOR

Bir kere burada neye geliyoruz? Bediüzzaman’ı, kendini mehdi olarak görmek isteyen bir adam, bundan dolayı kendine bir pozisyon biçmek için kıvranıp duran bir adam gibi anlatıyorlar. “Aslında hadisler sahih değil. Ama onun derdi var ya kendine bir pozisyon vermesi lazım. Bu şekilde kendini haşa pazarlamaya çalışıyor.” Böyle bir şey üretmeye çalışıyorlar. Asla ve asla Bediüzzaman’ın Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye’den başlayarak daha sonraki hayatında Barla’daki Mektubat’ı yazdığı dönem. Isparta, keza Barla’dan sonra Mektubat’ı yazdığı ve Lem’alar’ın yazıldığı bütün bu dönem içerisinde bu meseleyle ilgili yazmaya kendini mecbur bilmesinin sebebi, ahir zamana dair bu hadislerin, hadislere yönelik bir itibarsızlaştırma kampanyası için bir öncü olarak kullanılmak istenmesidir. Bütün bu bahisler haşa, asla ve asla Bediüzzaman’ın kendisine mehdi olarak bir paye biçmesi için asla yazılmamıştır. Hadis müdafaası için yazılmıştır. Bir kere bilinç olarak bunu bir kenara koyalım.

Bediüzzaman’ın izahlarına bakarsak diğer hadislerle ilgili yaklaşımı da budur. Neticede alemler rabbinin hatemü’l-embiyası konuşuyor hadisle. Dolayısıyla sonraki bütün asırlardaki bütün ümmetin imamı o Peygamberimiz aleyhisselatü vesselam. Dolayısıyla Bediüzzaman diyor ki “Onun (asm) her sözünde sonraki bütün asırlardaki bütün müminlere bakan bir ders var. Onun bütün sözlerinin bütün asırların bir hissesi var.” Mehdiden haber veriyor. Veya deccaldan haber veriyor. Bu nedir? Sonraki bütün ümmetine iman ile küfür arasındaki mücadele devam ediyor mesajı var. Bir tarafta hidayet için çabalayanlar olacak. Hidayet rehberi olanlar olacak. Öbür tarafta aldatmak ve dalalete düşürmek için çabalayanlar olacak. İkinciye karşı dikkatli olun. Birincilerin yanında ve yardımında bulunun. Hadislerde böyle bir ders var. Her hadiste her asrın bir hissesi var.

Mesela Moğollar alemi İslam’ı darmadağın edip geçmişler. O günün insanları “herhalde deccal, Yecuc ve Mecuc bunlar” demiş. Bu defa bir meyusiyet başlamış ama buna karşı “Deccal gelirse Mehdi de gelir. Meyus olmayalım” denmiş. Ne oluyor? Bir yıkımın içerisindeki Müslümanlar o hadislere dayanarak “deccal gelirse mehdi de gelir. Nasıl her Firavun’a bir Musa her Nemrud’a da bir İbrahim, Allah’ın takdiriyse, Deccal gelirse Mehdi de gelir” düşüncesi kuvve-i maneviye veriyor. Daire-i ispatta görünürde her şey berbat ve perişan göründüğü halde battı balık yan gider psikolojisine girmemelerini, hamiyetlerini Allah yolunda gayretlerini, mücahedelerini korumaları için o hadisler tutundukları bir dal olmuş. Her asrın bir hissesi var.

1920’de bu ülkenin insanları ne için savaştılar? Ne umarak savaştılar? “Yunan’a karşı bu savaşımızdan gelip çıkacağız.” Ondan sonra eski Yunanın o küfri fikri bu topraklarda hakim olacak, o eski Yunanın dalaletli, küfri çizgisi uğruna medreseler kapatılacak, dergahlar kapatılacak, bütün ehl-i tarik hepsi yer altına itilecek, tarikatlar lağvedilecek, dini kıyafetlere yasak konacak, sarığa karışılacak, cübbeye karışılacak, ezan Peygamberimizin (asm) zamanından bugüne okunduğu haliyle okunmaz hale gelecek, hutbeye müdahale edilecek vs.vs. Bunun için mi savaştı bu insanlar? Ama neticede böyle bir şeyle yüz yüzeler. Ve dinin yaşanması ve dinin temsili noktasına sürekli darbeler geliyor, sürekli bir geriye gidiş var. Kur’an’ın harfleri bile yasaklanmış harf devrimiyle. Bu şartlardan ümitsizliğin doruk yaptığı bir zeminde ne oluyor? Öbür tarafta kuvve-i maneviye arayan müminler açısından da aynı hadisler bir dayanak noktası oluyor.

Bu noktada Bediüzzaman, yine ümidi kavi tutmak, direnci muhafaza etmek, bid’alara ve dalaletli o saldırılara karşı müminane direnci muhafaza etmek için bu hadisleri izah ediyor. Bir tarafta, küfür cephesi yapmak istediğini yapar. Ama öbür taraftan iman cephesinde şunlar, şunlar olur hadislerin haber vermek üzere. “Meyus olmayın, gayretiniz daim olsun. Direncinizi muhafaza edin” mesajı veriliyor. İkinci olarak böyle bir tarafı var.

BEDİÜZZAMAN ASLA “BEN MEHDİYİM” DEMEZ

Peki, bunu yaparken şunu mu söylüyor? “Haber verilen Mehdi benim!” Risale-i Nur’un içinde hiçbir yerde böyle bir ifade ile karşılaşamayız. Bediüzzaman asla böyle bir şey söylemez. Dahası şöyle bir mesele de vardır. Mehdiyet manası ahir zamanın hadisinin haber verdiği bir büyük mehdisi vardır. Ayrıca mehdiyet manasını temsil eden neticede o hidayet vesilesi, hidayet rehberi olmak anlamında her asırda o mananın taşıyıcısı olan unsurlar olagelmiştir diyor. Hatta bu izahında tutup bazıları da başka şekilde suiistimal etmeye çalışanlar var bir de. Kendine vermiyor bir şahs-ı manevi olarak tarif ediyor. Bu defa “Bediüzzaman’ın haber verdiği büyük mehdi benim veya bizim hocamızdır. Tam bana uyuyor o tarifler” diye biliyoruz bunun örneklerini.

Bediüzzaman kendisine mehdi demiyor asla böyle bir şey demiyor. Bediüzzaman’ın kendisine mehdi dememesi üzerine o hadislerin izah edilmesi lazım. Şüphelere cevap vermek, iki kuvve-i maneviyeyi muhafaza etmek açısından cevap veriliyor. Bu defa orada o izah edilen “benim” demeye getirilen, “bizim büyüğümüzdür” demeye getiren şeylerle karşılaşıyoruz. İsim vermeye gerek yok. Şu an üç tane biliyorum mesela. Hatta dört tane. Enteresan bir şey. Bunun da faturası gene Bediüzzaman’a yazılıyor. Bir kişi hem kendisini mehdi görüyor diye suçlanıyor hem de birilerini kendini mehdi diye tarif ediyor. Bunun sebebi Bediüzzaman’dır diye suçlanıyor. Nasıl bir şey bu? Halbuki orada ne kendini mehdini görmek ne de birileri kendini mehdi görsün diye yazılmamış bunlar.

BEDİÜZZAMAN’A MEHDİ DİYENLER KİMLER?

Kendisine böyle söyleyenler olmuş mu? Olmuş. Niye olmuş? Çünkü bakıyor her yer karanlık, medreseler kapatılmış, dergâhlar kapatılmış. Meşihat dairesi, Şeyhü’l İslamlık lağvedilmiş, Kur’an harfleri yasaklanmış, imanın esaslarına eğitim üzerinden, medya, gazeteler üzerinden külliyetli bir taarruz var. Üniversite Darü’l-Funün reformuyla bütün, Babanzade Ahmet Naim gibi malum Bediüzzaman’ın tanışıklığı olan böyle dindarane bir damarı olan bütün isimler saf dışı bırakılmışlar. Ezan “tanrı uludur”a çevrilmiş. Camilerin bir kısmı kapatılmış. Bir kısmı satılmış, depo yapılmış. Fethin sembolü Ayasofya müze haline getirilmiş...

Bütün bu şeyler içerisinde bazıları bakıyorlar ki çokları yeni rejime teslim olmuşlar. Bazıları boyun eğmiş. Bazıları teslim olmamışlar ama kenara çekilmişler, içe kapanmışlar. Bazıları hicret etmişler Mehmet Akif örneğinde olduğu gibi. Birileri bakıyor ki bir Bediüzzaman var. Sürgün edilse de her türlü kuşatmaya maruz da kalsa iman hakikatlerini, Kur’an hakikatlerini haykırmaya idamlarla tehdit edilse anlatmaya devam ediyor. Dolayısıyla bazıları “işte herhalde mehdi budur” diye çıkarımda bulunuyorlar. Ve Bediüzzaman’a mehdidir düşüncesiyle hürmet ve muhabbet ediyorlar. Buna karşılık da Bediüzzaman’da böyle bir şey görmüyoruz. Bilakis kaç tane mektubu vardır. Böyle bir algıyı, böyle bir anlayışa karşı uyaran. Emirdağ Lahikası 1’de mesela bunu net bir şekilde açıklar. Niye peki, bir uyarı var buna dair? Kastamonu Lahikası’nda da böyle mektuplar vardır aynı şekilde. Sikke-i Tasdik-ı Gaybi’ye de alınmıştır.

RİSALE-İ NUR’UN MESLEĞİ KUR’AN’IN BURHAN MESLEĞİDİR

Risale-i Nur’un mesleği Kur’an’ın burhan mesleğidir. Risale-i Nur için söylediği temel bir şeydir. “Risale-i Nur dava değildir dava içinde burhandır.” Dava kimin davası? Kur’an’ın davası. Risale-i Nur niçin yazılmış? Kur’an’ın davasının ve davetinin bir hücceti olarak yazılmış. Kur’an’ı daveti haktır. Kur’an tevhide mi çağırıyor? Haktır çünkü tevhit. Tevhit hakikatini ispat için yazılmış. Kur’an öldükten sonra dirilişin, hesap gününün, cennet ve cehennemin haberini veriyor. Evet, öldükten sonra diriliş haktır. Mahkeme-i Kübra haktır. Hesap günü haktır. Cennet, cehennem haktır. Kur’an melaikeden haber veriyor. Melaike evet, vardır, haktır, hakikattir. Kur’an’ın davasının hücceti olarak, Kur’an’ın davasının izah ve ispatı için dava değil dava içinde burhan, delil olarak yazılmıştır Risale-i Nur.

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de “afak ve enfüste ayetlerimizi göstereceğiz” buyuruyor. Afaktaki ve enfüsteki yani insanın iç alemi ve kainattaki delilleri okuyarak Allah’ın varlığını, birliğini, melaikeyi, haşri vs. bütün o iman esaslarının izahı ve ispatının yolunu ve yöntemini Kur’an burhan, delil, hüccet üzere gösteriyor. Bakara suresindeki ayette kâfirlere hitabı nedir? “Doğrulardan iseniz delil getirin.” Şimdi diyor ki Bediüzzaman, “Kur’an’ın öğrettiği metot, burhan metodudur.” İçten ve kendi iç aleminden ve kainattan delilini göstermek. Bu hak mıdır hakikat midir? Evet, delilin nedir? Al sana delil, al sana bütün kainat, al bu al şu. Zan değil. Delille ispat ediyorsun. Sağlam bir delille bir meselenin hakikat olduğu, sende tahakkuk etti bu seni ne noktaya getirir? Senin imanın zan düzeyinde mi olur, yakin düzeyinde mi olur? Tartışmasız, kesin, hakikat olarak mı senin kalbine yerleşir? Elbetteki yakin olur.

Bu metotla iman hakikatleri ispat edildiğinde ulaşacağımız seviye yakin seviyedir imanda. Peki, böyle değil de “ya bak koca koca adamlar böyle söylüyorlar, mesela Bediüzzaman adam mehdi, ben öyle görüyorum adam böyle söylüyor. Yalan mı söylüyor? Öbürü diyor sen niye böyle inanıyorsun? Çünkü koca koca o adam böyle söylüyor. Ben ondan dolayı inanıyorum...” Bu burhan mesleği midir? Hayır, bu burhan mesleği değildir. Bu kaziye-i makbule mesleğidir. Muteber insanların sözüne veya tutumuna dayanarak bir şeye bağlandığında burhan, hüccet, delil yöntemini kullanmış olmazsın. Kaziye-i mekbule yöntemini kullanmış olursun. Ve diyor “burhandan yakine gidiyorsun.” Kaziye-i mekbuleden nereye gidersin? Kaziye-i mekbuleden zanni galibe gidersin en fazla. Peki, hangisi daha güçlüdür? Elbetteki yakin güçlüdür. Diyor ki “şimdi tutup bu Kur’ani yöntemi bırakıp bana makam vererek, benim sözlerime kulak vermek, Kur’an’dan ders almış olduğumuz burhan mesleğini terk edip kaziye-i mekbule mesleğine inmek demektir. Dolayısıyla da imanını yakin seviyesinde tutma imkanı varken zannı galip seviyesine düşürmek demektir.”

Bu noktada -Allah razı olsun- Ahmet Özkılınç’la “Bediüzzaman’dan Mektup Var” programımızda da konuşmuştuk. Ayrıca başka ortamlarda da onun izahlarını dinledim. Burada ben de özellikle onun ortaya koyduğu çerçeve içerisinde söylüyorum. Burada olsa Emirdağ Lahikası’ndan belki dört, beş, altı mektubu hemen şu an önümüze koyabilirdi. Bu çerçevede Sikke-i Tasdik-ı Gaybi’de de Bediüzzaman aynı meseleyi söylüyor ve kendisi için söylediği açık.

MEHDİ’NİN ÜÇ AŞAMALI BÜYÜK VAZİFESİNİN ALT YAPISINI OLUŞTURMAK

Ayrıca mehdi ile ilgili mesela üç vazifeyi hadislerden gene o yorumları çıkarıyor. Birinci vazife, ikinci vazife, üçüncü vazife. Ki üçüncü vazifede artık ittihad-ı İslam’ın temini ve ittihad-ı İslam üzerinden de Müslümanların dünyada yeniden galebesini temin edilip bir sulh-u umuminin tesisi. Bu hadislerden hareketle söylüyor. Burada bizim yaptığımız nedir Risale-i Nur hizmetiyle? Mehdi’nin bu üç aşamalı büyük vazifesinin alt yapısını oluşturmaktır. Ve biz her zaman bu vazifeye devam edeceğiz. Diğer taraftan Kastamonu Lahikasında mektuplarından da onu anlıyoruz.

Çünkü iman hizmeti, iman tebliği “bir kere inandım” deyip mesele bitmiyor. Sürekli sorular ve şüphelerle yüz yüzesin. Nefis, şeytan ha bire uğraşıp duruyor seninle. Dolayısıyla imanın sürekli talim edilmesi, sürekli tecdid edilmesi, sürekli takviye edilmesi gerekiyor. O yüzden diyor “biz Müslümanlar imanın selameti için mehdi de gelse Hz. İsa da nüzul edip gelse, aldığımız ders ‘Biz bu vazifeyi iman vazifesine devam edeceğiz. Çünkü bu hangi zamanda hangi şartlarda olursak olalım terk edilmemesi gereken, sürdürülmesi gereken bir vazife.” Bu vazifeleri sıraladıktan sonra şu da manidar. Diyor ki en sonda “o gelecek zatın ismini vermek üç vazife birden hatıra geliyor, yanlış olur. Hem, hiçbir şeye alet olmayan nurdaki ihlas zedelenir. Avam-ı müminin nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır.” Okuyalım az önceki izahla. “Yakiniyet-i burhaniye dahi, kaziye-i makbuledeki zann-ı galibe inklap eder.” İkincisi de “Ben mehdiyim veya benim üstadım mehdidir” için mi söyledi bütün bunları? Ne kadar düşüyor değil mi değeri? İman hizmetine aykırı, böyle üstadınızın Mehdiyeti üzerine filan hem kendiniz açısından hem de sair müminler açısından bu kabul edilebilir bir şey değildir. Uyarıyor kendisi. “Yakiniyet-i burhaniye dahi, kaziye-i makbuledeki zann-ı galibe inklap eder. Daha muannid dalalete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i imanda görünmemeye başlar.” Çünkü derece düşüyor. Güya hani makam veriyoruz derken. Yani hüccet mesleğinden, yakiniyet-i burhaniyeden, zann-ı galibe...

NURLARA O İSİM VERMEK MÜNASİP GÖRÜNMÜYOR

O makamı verip etkisini kuvvetlendirmek güya amaçlanırken tam tersine bir şeye hizmet ediyor

Bir de şu tarafı var. Herkes bu makamlarda olmak ister. Diğer taraftan ehl-i siyaset hele ki ladini siyasetini güdenler Mehdi’nin nihai vazifesi şeriatın vikayesi ve ittihad-ı İslam’ın temini. Adamlar tam da bunun aleyhine çalışıyorlar. Bir de bu taraf var. Ehl-i siyaset evhamı ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Ehl-i siyaset işkillenir böyle bir şey üzerinden. Bunu bir mehdilik hareketi olarak kurgularsanız siz bu hizmetin. Siyasi sonucu da var. Onları da işkillendirmiş olursunuz, evhama düşürmüş olursunuz. Ki bir kısım hocalar itiraza başlıyor. Çünkü o kendi çapında kendini mehdi olarak görüyor. “Hadi o olur mu ya ben varken” filan. Ne oldu? Durduk yerde Müslüman Müslümana düştü.

Dolayısıyla ne diyor Bediüzzaman? “Onun için Nurlara o isim vermek münasip görünmüyor.” Bak kendine de demiyor yine burada Risale-i Nur’a atıf var, bir de o da manidardır. Onun için ki bunun üstüne izah edecek. Güya hani şöyle diyor. “Fâni ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bazı cihetlerle birinci vazifede pişdarlık eden Nur şakirtlerinin şahs-ı manevisini temsil eden o aciz kardeşine veriyorlar...” diye. Orada bir kere şahsa değil esere dönüklük burada da var zaten. “Onun için Nurlara o ismi vermek münasip görünmüyor.” Peki, ne denir? Belki müceddiddir. Onun pişdarıdır, öncüsüdür. Mehdinin, gelecekse o hadisteki onun biz yolunu iman hizmetimizle hazırlıyoruz denilebilir. Burada bu ifadeler açık. Emirdağ’daki diğer ifadede görüyoruz. Kendine mehdi demesi söz konusu değil. Ama ne sorun çıkıyor? Bu defa, “o müceddiddir, Mehdi bizim hocamızdır” vs. diye birileri çıkıyor.

“MEHDİ BİZİM TEMBELLİĞİMİZİN ADIDIR”

Bugün onlar piyasada

Evet. Bu kimin sorunu? Bediüzzaman’ın sorunu değil. Bu kendine o makamları, o pozisyonları biçenlerin veya bağlandığı kişilerin sorunu. Dolayısıyla mehdiyet meselesiyle ilgili herhalde yeterli ve nettir Bediüzzaman’ın duruşu. Bediüzzaman böyle bir meselenin konuşulmasını asla doğru bulmuyor, asla hoş görmüyor, kendisine asla “mehdiyim” demiyor. Ondan sonra “ama ben yolunu şey yapıyorum. Ondan sonra gelecek filandır” demeye başlıyorlar. İşte misal “Fethullah Gülen’i veya bilmem ne Muhammed Efendi veya Hasan Efendiyi mehdi biliniz” diye böyle bir şey de asla demiyor. İcraatıyla, başka yerde onu söylüyor. Mehdi midir değil midir? O zaten icraatıyla görünür.

Dolayısıyla bu hadisler sahihtir, bu hadisler doğru haber veriyor, bu hadisler ümmete “dalalet en kuvvetli noktada da gözükse teslim olmayın. Deccal gelse Allah Mehdisini gönderir, direncinizi sağlam tutun” diyor. Aliya İzzet Begoviç’in bir sözü var ya, “Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır.” Sen yan gel yat, “Mehdi gelecek o halledecek” değil. Sen hizmetini yap. Gelecekse Mehdi onun yolu hazırlanmalı. Nedir o yolu, nereden başlıyor? İman hizmeti, imanların talimi, tahkimi, takviyesi.

Bediüzzaman açısından olay böyle. Kimse “Bediüzzaman kendisine mehdi diyor” ifadesinde bulunamaz. İki, birileri de kendi küçük cüsselerine mehdiyet yükleyemezler. Çünkü bir kısmının icraatlarıyla, Kur’an ve sünnet mizanlarıyla tutarsızlığı ortada. Böyle bir ünvanı semtine, kendilerine yaklaştırmaları bir kere mümkün değil. Bazıları düzgün bir hayat yaşıyor ama eti belli, budu belli. Buradan da gene birilerine tutup, Risale-i Nur’u suiistimal edip, eğip büküp, oradan kendinize mehdiyet yükleyin diye bir mana da Risale-i Nur’dan kimseye çıkmaz. Ama birileri suiistimal ediyorsa onun vebali, sorumluluğu o kişilerdedir.

BU, BEDİÜZZAMAN’A RAĞMEN BEDİÜZZAMANCILIK YAPMAKTIR BİLİNSİN

Siz bu söylediklerinizi dışardakilerle beraber Nur Talebelerine de söylüyorsunuz

Aynen. Senin Üstadın bunu söylerken sen tutup sanki Risale-i Nur’un birinci esası “Bediüzzaman mehdi-i Azam diye itikat etmektir” gibi bir duruş sergiliyorsun. Bu Nur Talebeliğine yakışan bir şey midir? Senin Üstadının izin vermediği bir şey. Böyle yapanlar Bediüzzaman’a rağmen bunu yapıyorlar. Bu bilinsin. Bu noktada Nur Talebelerinden de bir kısmının özeleştiri yapması gerekiyor. Bediüzzaman’ın Nur Talebelerine yüklediği bir sorumluluk, bir vazife, bir yol haritası var. Vazifesine baksınlar. Yok, “mehdi üstadımızdır, mehdiyet bizim elimizde” filan vs. gibi iddialara girişmek Bediüzzaman’a rağmen Bediüzzamancılık yapmaktır. Bu bilinsin. Bediüzzaman’ın asla izin vermediği ve razı olmadığı bir şeydir bu.

Niye böyle olduğunu psikolojik olarak anlıyorum. Onu da söyleyeyim. 1960’lardan itibaren yüz yüze geldiği darbeler. Büyük bir taarruz var. Ondan sonra içe kapanıyor, içe kapanırken diğer taraftan siyasal İslam namına birileri öne alıyorlar. Öbür tarafta 70’lerde Fetullah Gülen etkisi, 80’lerde Nur Talebeleri birbirileri arasında bölünür ve kuvvetten düşerken onlar öne çıkıyor. Risale-i Nur’u temsil noktasında zayıfladıkça bu defa mehdiyet meselesi üzerinden kendine bir pozisyon yükleme psikolojisi ilerliyor.

O noktada vazifelere odaklansalar, böyle proaktif bir tutum takındıkları ve Bediüzzaman’ın Nur Talebelerinden istediği, onlara vazife olarak, yol haritası olarak koyduğu işlere odaklanmalılar. En başta hizmet-i İmaniye gelir.

Bediüzzaman’ın İşaratü’l-İcaz’ın başında bir tefsir numunesi koymuş. İleride bir heyet ancak bunu yapabilir. Veya lahikalarda Nur Talebelerine vasiyet etmiş. Nur Talebelerinin önünde muazzam bir vazife haritası var. Buna odaklansalar, birbirleriyle uğraşmak veya çaptan düşüp birbirilerinin kuvvetini kırıp veya içe kapanıp diğer taraftan ümmet bütünüyle teması koparıp, bu defa pozisyonunu böyle bir makamlar üzerinden izah etmek yerine üzerlerindeki vazifelere odaklansalar o vazifelerdeki heyecan, o vazifelerdeki lezzet ve o vazifelerin içinde olmanın getirdiği lütfu ilahi zaten onları böyle meseleleri konuşur eder olmaktan çekip alacaktır diye düşünüyorum. Orada da nazarlarını daha vazife odaklı, daha aktif, daha proaktif olmaya çevirmeleri gerekiyor. Bunu da ben Nur Talebeleri namına bir özeleştiri ricası olarak söylüyorum.

Devam edecek

RÖPORTAJIN ÖNCEKİ BÖLÜMLERİ

Said Nursi’nin talebesi Zübeyir Gündüzalp, F.Gülen’i defalarca uyardı

Bediüzzaman’ın bu uyarısı dindarların kulağına küpe olmalı

Said Nursi ile F.Gülen’i yan yana anmak alçaklıktır 

Merkeze yerleşmek için Nakşibendilik ve Risale-i Nur’a saldırıyorlar

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum