Aidiyet ve Abdiyyet

Asırları aşan keskin beyanatıyla, insanların Rahman tarafından yaratıldığını bildiren Kur’an; aidiyet ve abdiyyet, emanet ve emniyet, mes’uliyet ve teslimiyet gibi mütenevvi şuurları inşayı hedeflemektedir. Yaratılış gayesi ancak vahyin inşa ettiği bu şuurlar sayesinde ekmel bir surette vücuda gelmektedir. Bu şuurlardan mahrumiyet, insanın önce sefahate sonra dalalete düşmesine sebebiyet vermektedir.

Fıtrat-ı insaniye için aidiyet hissiyatının ciddi bir ihtiyaç olduğu bedihi bir hakikattir. Fıtratın lazımı olan bu ihtiyacı Allah’a iman ile tatmine muvaffak olamayan kişilerin, iman intisabından hâsıl olan yüksek şerefin farkına varamayan kesimlerin, meşru olmayan dünyevi aidiyetler peydahladıkları, bunlar ile itibar kazanmaya çalıştıkları görülmektedir.

Akaidi hükümlerin takviyesi, iman esaslarının meleke haline getirilmesi, mütecaviz meyillerin dizginlenmesi, şehevi ve gadabi hislerin zaptedilmesi, dünya ve ukba işlerinin düzenlenmesi, insanın arş-ı kemalata yükselebilmesi için aidiyet hissiyatının meşru bir şekilde karşılanması gerekmektedir.

Aidiyet ihtiyacının meşru olarak tesis edilmesi ile mes’uliyet hissiyatı inkişaf etmekte, mes’uliyetini idrak dahi kendini ‘aid’ bildiği Zata itaat ile yani abdiyyet ile neticelenmekte, kulluğa dair vazifeler suhulet ile yerine getirilmektedir.

Memurluk vazifesi dolayısıyla devlete intisap eden zümrelerin başka mercilere itaat etmelerinin garabet olması gibi, iman iddiası ile Allah’a aidiyetlerini ikrar eden kesimlerin kendilerini başkalarına karşı mes’ul bilmeleri ve onlara itaat etmeleri garabettir.

Mabud-u Zülcelale karşı aidiyetini fark alameti olan ibadetler, mütecaviz (taşkın) hisleri intizam altına girdirmekte; hissiyat-ı insaniyenin intizam altına girmesiyle, kâinatta cari nizama ittiba etmesiyle hilkatin hikmeti tahakkuk etmektedir.

Aidiyet şuuruna eren, abdiyyetini kemaliyle ifa eden müminlerin malikiyet hissiyatından teberri etmeleri, yani enaniyetten vazgeçmeleri, kâinatı muntazam bir tarzda idare eden Zatın külli ve umumi kanunlarına boyun eğmeleri, rububiyet-i ilahiyeye tam bir teslimiyet göstermeleri kolaylıkla vücuda gelmektedir.

Evet aidiyet ve abdiyyet şuuru inkişaf eden bir mümin, Halık-ı kâinata karşı vazifelerini yerine getirmekte müşkilat çekmediği gibi, tüm varlıkların Allah’a ait olduğu mutlak gerçeğini idrak ile, kendinde bulunan emanetleri ganimet görme hatasına da düşmemektedir.

Hakiki manada aidiyetinin farkına varmak, “lehül mülk, veleh’ül hamd, veleh’ül hükm ve ileyhi turcaun”[1] sırrına vâkıf olup abdiyyette kemale ulaşmak yüksek bir mazhariyet, bir Lütf-ü Ehadiyet olsa gerektir.

*****

Bilgi hazinesinden hissesini artırmak, hafızasında bulanan sınırlı malumattan külli ve sınırsız manalara ulaşmak isteyen bir bilgisayarın internet ağına bağlanmasının zaruret olması misali; şahıslar için de, ayat-ı Kur’an ve sünnet-i sahiha etrafında halka olmaları, hususi aidiyetler kurmaları, “müdavele-i efkâr” ile yeni mana tabakaları ile tanışmaları adına bir zaruret olarak değerlendirilmektedir.

Kur’an’a hizmeti gaye edinen, sünnet-i seniyyeyi esas-ı tarikat kabul eden İslami gruplar ile alakalanmak, dünyevi ve nefsani aidiyetlerden kurtulmak üzere ‘meşru bir ağa’ bağlı olarak yaşamak, yani hususi bir merkez ile bağ kurmak, şahsî kuvvetinin üzerinde manevi bir güç kazanmak ekser müslümanlar için elzem olduğu düşünülmektedir.

Ancak içleri “tarafgirlik hissiyatıyla” doldurulmuş, “cı-cu” ekleriyle farklılıkları beyan olunmuş bir kısım İslami gruplarda üstünlük iddiaları, yani imtiyazlı olduklarına medar hatalı hissiyatlar müminler arasında bulunması elzem olan ittifakı ve ittihadı zedelemekte, iman kardeşliğine zarar vermektedir.

Hakiki müminler aidiyetin merkez üssü İslam’a perde olmaktan, müminler mabeyninde olması gereken ittifakı ve ittihadı zedelemekten ziyadesiyle çekinmektedir. Hukukullah ile hukuk-u ibadullah mevzuunda hassasiyet içinde hareket etmeyi vecibe olarak görmektedir.

Elhasıl; aidiyet bir iddia, abdiyyet ise bu iddianın fiili olarak yerine getirilmesi, ibadetler ile ispat edilmesini ifade etmektedir. Evet iman intisabı aidiyeti göstermekte, salih amellerin ifası abdiyyetin ispatını bildirmektedir. Abdiyyet ile aidiyetini ispat yoksa, iman iddiası geçerliliğini yitirmektedir. Aidiyetini kemaliyle idrak, bekaya ve Baki olan Rahman’ın yoluna adanmak ile neticelenmektedir.

Aidiyet hissiyatı ilim ve marifet ile güçlenmekte, tefekkür abdiyyeti beslemektedir. Bir mümin ne ölçüde ilim ve marifet ile meşgul olursa o miktarda aidiyet ve abdiyet hissiyatı kuvvet peyda etmektedir. Güçlü bir aidiyet, halis bir abdiyyet ile kemale ermektedir...

[1] Sözler, 537. (Mülk O’nun, Hamd O’na ait, Hüküm O’nun ve bizler O’na döneceğiz.)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.