M. Nuri BİNGÖL

M. Nuri BİNGÖL

Taammüden suça gereken “tevbe-i nasuh”

İnsanın en mühim hususiyetlerinden biri düşünmek. Bu fiilinin de şehinşahı da insanın kendi hal ve etvarını düşünüp bir netice çıkarması, sonra da o neticenin “lazımına iltizam” etmesidir.
“Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan sofestaî, heva da bektaşîdir.” (Mesnevi-i Nuriye, 183)
Risale’deki “nefis muhasebe ve murakebesi” için pek çok tafsilli ibare bulunmasına rağmen, bu özlü sözü daha müessir  – ve sarsıcı-  bulurum.
Çok şükür ki camia olarak ne devekuşu gibiyiz, ne sofestai misaliyiz – çünkü “meslek-i hakikat” mensubuyuz, ne de Bektaşi misaliyiz; Risale’nin külliyat olduğunu unutan “usuliddin” cahili bir kitle değiliz, olamayız, olmamalıyız. “ Risale-i Nur dava değil, dava içinde bürhandır. “çünkü... ( Mektubat, Sikke-i Tasdik)
Evet, insan nefis ve “şeyatin”e karşı Allah’a sığınmak zorundadır.                 “Tevvabü’r-Rahim”e iltica etmek mecburiyetindendir- kulluğun esprisi ve gereği olarak. Sadece “Sani-i Zülcelal”in bu sıfatını bilmek bile, bir insan “enfüsi” meselelerde ne kadar ami olursa olsun, hata yapmasının, ardından da o hatadan dolayı af dilemesinin en büyük kulluk emaresidir.
“Allah'ın kabul edeceği tevbe,  ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden    tevbe  edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca "Ben şimdi tevbe ettim" diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tövbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.” (En-nisa; 17-18)
Bütün bu emir ve nehiyler sadece insanın ferdi günahları için midir? Ene risalesinde izah edilen hakikat gibi, enenin unsuriyet çapında “ifrat”ı neticesinde, Nemrud ve Şeddad’ların sahne alması gibi;

“Âhirzamanda bir şahsın hatiat ve günahlarının gayet dehşetli bir yekûn teşkil ettiğine dair rivayetler vardır. Eskide acaba âdi bir adam, binler adam kadar günah işleyebilir mi ve o âhirzamanda bildiğimiz günahlardan başka hangi günahlardır ki kâinatın heyet-i mecmuasına dokunur, kıyametin kopmasına ve dünyaları başlarına harab olmasına sebebiyet verir, diye düşünürdüm. Şimdi bu zamanda müteaddid esbabını gördük. Ezcümle müteaddid vücuhundan radyomla anlaşıldı ki: O bir tek adam bir tek kelime ile, bir milyon kebairi birden işler ve milyonlarla insanı dinlettirmekle günaha sokar. Evet küre-i havanın yüzbinler kelimeleri birden söyleyen ve bir dili olan radyo unsuru, nev-i beşere öyle bir nimet-i İlahiyedir ki, küre-i havayı bütün zerratıyla şükür ve hamd ü sena ile doldurmak lâzım gelirken, dalaletten tevellüd eden sefahet-i beşeriye, o azîm nimeti şükrün aksine istimal ettiğinden elbette tokat yiyecek. Nasılki havarik-ı medeniyet namı altındaki ihsanat-ı İlahiyeyi, bu mimsiz, gaddar medeniyet hüsn-ü istimal ile şükrünü eda edemeyerek tahribata sarfedip küfran-ı nimet ettiği için öyle bir tokat yedi ki, bütün bütün saadet-i hayatiyeyi kaybettirdi. Ve en medenî tasavvur ettiği insanları, en bedevi ve vahşi derekesinden daha aşağıya indirdi. Cehennem'e gitmeden evvel, Cehennem azabını tattırıyor.” (Kastamonu Lahikası, s. 72-73)

Muhterem Harun Yahya’nın “ Yeni bir Tehlike: Risale-i Nur tefsirciliği...” yazısındaki hassasiyetine iştirak ediyoruz. Çünkü tefsirin tefsiri olmaz, bir Kur’an tefsirinin “ şerh ve izah”ı mümkündür- dinen elbet. Kur’an-ı Kerim’in “ilim ile değil” hevai ve indi bir kelamcılık anlayışı ile tefsir edenlerin, “ Cehennemde yerlerini hazırlamaları” gerektiğini beyan eden Hadis’i de çok insan bilir.  “Suyunun suyunun suyu” garabeti dünyevi bir iş olan, yemek meşgalesinde bile garabet gösterdiğine göre...
Mezkur bu hakikat, bir metni “anlama” cehdi içine girmemek mânasına gelemez ama... Yukarıya aldığımız metin, Sünuhat’ta tafsil edilmiş. Cemaat ve millet olarak (yani müştereken işlenen bir hatanın) “ ...........öyle ekberül-kebairi icat etmiş ki, beşer daha ona isim bulamamış.” buyurulmuş. O zaman belli bir grupla beraber işlenen bir hata da kebairdir ; affı için tevbe-i nasuh  gereklidir.

İşte, bir mesele daha çıktı. Tevbe nedir; sadece kelam  olarak “tevbe” deyip de, yine aynı hatayı işlemeye devam etmek midir.?“ Eddürer-i Muhtar....” hayır diyor; “ o tevbenin gereğini de yapmaktır, o hata ile teşkil olan mefasidin giderilmesi için ceht ve gayret içine girmektir.”
Dönelim metnimize. Ne diyor Nur Üstad (Ranh)? “müteaddid vücuhundan” diye bir hatırlatmada bulunuyor, “akla takrib” için verdiği radyo misaline. Ne demek o? “Başka ve çeşitli vechesinden, yönlerinden tek biri” olduğunu anlamak için lügat karıştırmaya – ya da paralamaya- lüzum yok.
Farz-ı muhal; diyelim ki bir aile meclisi, bir üyenin katli için karar verdi. Bu “katl” hadisesine sadece birinin yaptığı şeklinde bir bakışa hukuk mantığı denebilir mi? Tetiği çekenin alacağı mevkufiyet müebbed ise, o mecliste bulunanların hepsinin alacağı hüküm ise, “azmettirme” derecesine göre olur. Eğer 10 kişilik bir meclisse bu, alacakları toplam ceza da bir kaç müebbed hapis derecesini bulabilir. O zaman o cemaatın verdiği karar, cezayı hafifletti iddiası için Hoca-yı Nasıreddin’in verdiği cevabı hatırlatmak zaruri olur: “ Ya sen hiç  sopa yememişsin, ya da sayı saymayı bilmiyorsun.”
Metnin diğer kısımları zaten “ akla takrib için misal”  olduğundan, manası açık; herkes anlıyor.

Gelelim bu girişi neden yaptığımıza. İnsanız, istesek de istemesek de kalbimizle bazı hususları tasdik ediyor, bazen irademiz dışındaki hislere takılarak  “daimi vazife”nin bulunduğu “dar daire”yi ihmal ederek, “ara sıra” olması gereken “geniş daire”ye dalabiliyoruz. Tehlike, o daire ile iştigal ederken “kalbi bağlayarak”, “mana-yı ismiyle”, “kalben tasdik” manasındaki bir uğraşma ki buna “malayaniyat”tan öte; “ Vela terkenu fetemessekümunnar” (Zulme edna bir meyil bile göstermeyin, ateş size dokunur- Azaba istihkak kazanırsınız.) Ayet-i Celilesine masadak olma hali doğabilir.
Üstteki mantıki misale dönelim. Bir aile meclisinin aldığı katl kararını hatırlıyoruz. Mutlaka her meclisin “yönlendirici” bir reisi (lider) olacaktır. Diyelim ki birileri bu aileye sempati besliyor. O sempatiyle – hiç bir insan, hiç bir müslüman böyle bir kararı desteklemez ama-, farz-ı muhal, bazı insanların bu kararı ya desteklediğini, ya da “göz yumduğu”nu farzedelim. Onlara bu desteklerinin reise,  lidere olduğunu hatırlattığımızda, onların;
“Yok, biz o aile meclisine destek veriyoruz; reisine değil.” demelerinin mânasızlığı o kadar bedihidir ki meseleyi daha fazla açmanın, okuyucunun fehmiyle istihza olacağı kanaatındayım.
Neden böyle bu? Çünkü o meclisi yönlendiren, idare eden, kararlarını icra eden insan, o meclisin reisi – ya da lideridir- de ondan.
Gelelim misyon meselesine; her türlü sözlük ya da lügatı karıştırın. Karşınıza şu mânadaki bir açıklama çıkacaktır.” Misyon: Başında fikri bir liderin bulunduğu, icraatçı  bir başkanın olduğu görev ya da görev heyeti.” Yani – bir mânasıyla-  “şahs-ı manevi.”
Risaledeki “şahs-ı manevi” izahlarını düşünen. İlk akla gelenlerden biri, “ mümessili olduğu şahs-ı manevinin...” şeklindeki Mehdi-i Ahir-zaman’la alakalı beyan. (Mektubat) Demek ki  “mümessil”siz şahs-ı manevi olmaz; eğer olursa, icra kuvvetinden mahrum bir heyet olur ki onun da varlığı ile yokluğu bir mesabesindedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum