Mustafa ORAL

Mustafa ORAL

Sarmaşıklar arasında görüş günü: Hasan Kurt

A+A-

Sav Risale-i Nur hizmetinde Barla’dan sonra en bereketli topraklardandır. 1940’lı yıllarda köyde neredeyse Risale yazmayan yoktur. Hasan Kurt 1920 yılında böyle bir iklimde dünyaya gelir. Yaş kemale erince Barlalı Nur talebelerinden Bahri Çağlar’ın damadı, Demirci Salih’in bacanağı olur.

1930’lu yıllar hizmet açsından çok kritik bir dönemdir. Maddi imkânlar kısıtlıdır. Ondan öte adam gibi adamlara ihtiyaç vardır. Hasan, genç yaşta (18) Hacı Hafız vesilesiyle hizmete katılır; Risaleleri okuyup yazmaya başlar. Okudukça Üstada âşık olur. “Hay mübareği bir defa görsem” diye diye yanar durur. Oysa o günlerde Üstad Kastamonu’dadır, görüşmek mümkün değildir. O ara askerlik celbi gelince askere gider. Görüşmek iyice imkânsızlaşır. 1943’te tezkereyi alarak Sav’a döner. Üstadı ziyaret etmek için fırsat kolar. 1943 Eylül’ünde Üstad ve talebeleri idam talebiyle Denizli hapsine atılınca herşeyi göze alarak bir grup Nur talebesiyle Denizli yolunu tutar.

Sevgilinin izinde

Gizli düşmanlar Bediüzzaman’ı yalnızlaştırma çabası içindedir. Hazret oyunun farkındadır. Talebelerini duruşma günlerinde mahkemeye davet ederek yalnız olmadığını göstermek ister. Talebeleri de seve seve icabet eder. Bazı duruşmalara üç bin kişi katılır. O günlerde Hasanların Üstadın yanında fotoğraf karesine girme gayretleri bu anlamda iki tarafı da memnun eder. 

Hasanlar Denizli’ye vardıklarında Denizli Hapsindeki Hafız Ali Ergün’ün hastaneye kaldırıldığını öğrenirler. Kaderin garip tecellisidir ki Kuleönü Köyünde okuttuğu bir genç Denizli karakolunda jandarmadır. Haberi alır almaz hastaneye koşar. Hafız halini açar. “Kardeşim ben çok ağır hastayım. Sen kumandanından üç-beş günlük müsaade al, bana refakatçilik yap, açık saçık hemşire ve hademelerden rahatsız oluyorum. Fazla açık saçıklar bana tuvalete giderken, namaz kılarken yardımcı oluyor, sen bana yardımcı ol” der.

Genç, Hasanları bulur. “Hocam çok hasta, yarın beraat ederlerse hocamı götürürsünüz, yoksa ben sizi ziyaretine götüreyim” der. Onlar da çaresizce otele geçerler.

Sarmaşıklar arasındaki Sevgili

hasankurt.jpgErtesi gün Üstad ve talebelerinin mahkemesi vardır. Bediüzzaman hasretiyle yanan Hasan’ın kalbi yerinden çıkacak gibidir. Uyku gözünü tutmaz. “Mübarek zatı pencereden bari görsem.” diye inler. Az sonra kimseye haber vermeden odadan çıkar. Hapishanenin yolunu tutar. Hapishaneye vardığında bakar ki yüreği yanık bir nur talebesi de gözleri hapishane penceresinde aşkla beklemektedir. Heyecanla yanına yaklaşır.

“Üstad hangi pencerede acaba?”

Garip âşık gözlerini pencereden ayırmadan cevap verir.

“Şu sarmaşıklı pencere, ama yakınına fazla yaklaşma; Üstadımız incinir. Hem polis de takip ediyor, geriden bak.

Polis kimin umurunda. Fakat şu demir parmaklıklara dolaşmış sarmaşıklar olmasa iyiydi. Bütün pencereyi kaplamış.

Hasan aşkla kendisinden geçmiştir bir kere, polis falan dinleyecek halde değildir. Pencereye yaklaşır. Birkaç adım sonra sarmaşıklar hafifçe aralanır. Üstad sanki bir ilkbahar sabahı güneşi pencerede karşılamak için pencereyi açmıştır. Beyaz cübbesi ile melekler gibi sevimli görünmektedir. Gözgöze gelirler. İhtiyar güneş, sancağı kalbine koyar gibi elini kalbine koyar.

“Hoş geldin kardaşım, hoş geldin.”

Bu ana nasıl yürek dayanır. Dayanamaz âşık Hasan. Ah ki, gecelerin kurdu kediye dönmüştür. Üstadın bir gülüşü öldürdü, öldürecektir. O ne cezbe, o ne istiğrak ya Rabbi.  Heyecandan oracığa yığılır. Ama gözü hâlâ geceyi aydınlatan güneşin gözlerindedir. Şefkatli sultan genç aşığının zarar görmesinden endişe eder.

Kardeşim zarar görürsün, karakola götürürler, buradan ayrıl, mahkemeyi takip et. Ben seni duama aldım, kabul ettim.

Kolaysa sen ayrıl Üstad. Hasan’ın ayakları geriye gitmiyor işte. Sözlerin ‘git’ diyor ama gözlerin ‘kal’ diyor sanki.

İstemeye istemeye birazcık uzaklaşır. Gidiyorum ama az sonra tekrar geleceğim, der gibidir. Gözleri arkada yavaş yavaş geri çekilir. Hazret biliyordur Hasan’ın kalbindeki aşk harını. Bu zavallı köşeyi döner dönmez geri gelecektir. Tekrar seslenir.

“Buradan uzaklaş…”

Hasan’ın da belirttiği gibi o zaman dayak bol, karakola gittin mi kurtulamazsın. Üstelik Üstad da zarar görecek. Çaresiz otele döner. Sabahı zor eder. Sabah hemen mahkemeye koşar. Mahkeme önü ana baba günü gibidir. Memleketin değişik yerlerinden gelen üç bin Nur aşığı otağlarını kurmuşlardır. Nihayet kervan kervan Üstadın muhakeme edileceği duruşma salonuna çıkarlar. Fakat bu kadar kişiyi binanın taşıması mümkün değildir. Bir ara savcı bağırır. “Binayı çökerteceksiniz.”

Fakat nur talebelerinin salondan çıkacağı yoktur. Üst üste de olsa dinleyeceklerdir. Hasan Üstada çok yakındır. Üstad Savlı Hasan’la kelepçelidir. Savunma başlayınca hareketlenir. Kollarını sıvar. Kahramanca konuşmaya başlar.

Risale-i Nur memleketin necat vesilesidir…

Duruşma biter fakat tahliye çıkmaz. Hazret ve talebeleri kelepçeyle tekrar hapse dönerler. Üstadı tanıyanlar onu görebilmek için hapishaneye giden yolların iki tarafını kuşatmıştır. Hazret mahkemeleri ilanname, bu günkü anlamda reklam olarak görür. Bediüzzaman ve talebelerini gören halk birbirine bunların kim olduğunu sorar. Diğerleri de tam da Üstadın istediği cevapları verir. Böylece Üstadın amacı gerçekleşmiş olur. 

Hazret sokakta çok haşmetli yürümektedir. Manevi cazibesi herkesi kendine çekmektedir. Yüzüne bakan gözünü ondan alamamaktadır. Ateşe koşan pervaneler gibi Üstada yaklaşmaya çalışmaktadır. Askerler hadise çıkmasından endişelenir. Tedbir alırlar, süngüleri takarlar, Üstada kimseyi yaklaştırmazlar.

Üstad ve talebeleri halkın yoğun ilgisi altında hapishaneye girerek gözden kaybolurlar. Hasan huzurdan hüzne devrilir. Üstadı görmenin sevinci tekrar ayrılığın üzüntüsüne dönüşmüştür.

Hâfız Ali dünyaya veda ediyor

O gün herkes bir taraftan Üstadı görmenin mutluluğunu yaşarken diğer taraftan gözler Hafız Ali’yi arar durur.

Beraat kararı çıkmayınca Hasanlar Kuleönülü gençle Hafız’ı ziyaret ederler. Hafız, Hasanları karşısında görünce çok duygulanır, ağlama başlar. Hafız sekerattadır, öte yakaya geçti geçecektir. Ellerini öperler. Hafız çok memnun olur.

Kardeşlerim! der, “Kardeşlerim! Sizi Cenab-ı Hak gönderdi. Benim bu günlerde yüzde doksan dokuz berzah kapısını aralama ihtimalim var. Ölümden korkmuyorum. Ölümü severek karşılayalım, ölümü gülerek karşılayalım, Nur Talebeleri ölümden korkmaz. Üzüldüğüm bir nokta ise, şimdiye kadar bunlar bizi serbestçe vazife yaptırmadı, vay geliyorlar, vay gidiyorlar, baskın var, yakalayacaklar gibi hep endişeli oldu. Umarım ki Denizli Mahkemesi küfrün belini kıracak. İnşallah, Risale-i Nur küfrün bel kemiğini kıracak, Risale-i Nur perdeyi yırtacak, esas hizmetler şimdiden sonra olacak. Ben o hizmetlere erişemediğim için üzülüyorum. Ölümü o cihetten istemiyorum. Yoksa ölümden zerre kadar korkum yok…”

Hafız bedenen yorgun fakat ruhen dingindir. Hasanlar onu daha fazla yormak istemezler. Kuleönülü İbiş Dayı Hafızla emsaldir. Birkaç ölüm hadisesine şahit olmuştur. Hafızın hallerinden endişe eder. Hasanlara fısıldar. “İnsan öleceği vakit ayağının başparmağından yukarıya doğru can çekilmeye başlar.” Teyit etmek için elini pikenin altına sokarak Hafızın ayak parmağını tutar. Korktuğu başına gelmiştir. Azrail’in ayak izlerini hisseder. 

“Bu zat, yakında gidecek. Biz kalalım, gitmeyelim. Bu gece ölüm vuku bulursa alıp Isparta’ya götürürüz.”

Dünya gözüyle son bir kez daha bakışarak helalleşirler. Çıkarken jandarmayı tembih ederler. “Başından ayrılma. Devamlı Kur’­an ve Yasin-i Şerif oku. Kendi de işaret etti, vefat edebilir. Bize er ya da geç haber getir.”

Hafızın vefat edeceğini hissettiklerinden durumun netleşmesine kadar Denizli’de kalmaya karar verirler. Otele dönerler. Sabah namazında kapıları çalar. Açarlar. Hafızın Jandarma talebesi karşılarındadır. Dudağı düştü düşecektir. “Mü­barek zat gitti.”   

Hâlbuki her şey ne kadar da güzel başlamıştı. Üstadı, Tahiri’yi, Hüsrev’i, nice kıymetli nur talebesini görmüşlerdi. Hafızın hüznü çöker üstlerine.

Hafızın cenazesini alıp memleketi İslamköy’e götürmek isterler fakat idare müsaade etmez. Savcıya kadar çıkarlar. Savcı acılarını paylaşır ama vermeyi uygun bulmaz.

“Bunun nasibi buradadır, beraat etseydi olurdu fakat mevkuf olduğundan veremeyiz.”

Bari cenaze işlerine refakat edelim, derler.

Ona da müsaade etmezler. Hafızı hastane görevlileri defneder. Hafızın Isparta Hapishanesinde gördüğü rüyadaki Denizli toprağının üzerine serpilmesini hüzünle seyrederler. Ah, buna yürek dayanır mı?...

Defin işi bittikten sonra gözyaşlarıyla birlikte gözlerini ve gönüllerini de Hafızın kabrinde bırakarak Sav’a dönerler.

O günden sonra Hasan’ın kalbinin bir yanı yüklü bir hayvanın denginin bir tarafının ağdırması gibi ağdırır durur. Yaşamak zorlaştıkça zorlaşır. Yaşam sevinci ağırlaştıkça ağırlaşır. Nihayet 15 Mayıs 2010 tarihinde Üstadına ve Hafız Ali’ye kavuşur. Allah rahmet etsin.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.