Sana âyetlerimiz gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de sen öyle unutulursun!

Sana âyetlerimiz gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de sen öyle unutulursun!

Ayet meali

A+A-

Bismillahirrahmanirrahim

Cenab-ı Hak (c.c), Tâ-Hâ 123-129. ayetlerinde meâlen şöyle buyuruyor:

123 . (Onlara) şöyle buyurmuştu: “Birbirinize düşman olarak hep birlikte oradan inin! (*) Artık benden size bir hidâyet geldiğinde, kim benim hidâyetime tâbi‘ olursa, (o) ne dalâlete düşer, ne de bedbaht olur!”

124 . “Kim de benim zikrimden (Kitâb’ımdan) yüz çevirirse, artık şübhesiz ki onun için, dar bir geçim vardır ve kıyâmet günü onu kör olarak haşrederiz.”

125 . (O:) “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Hâlbuki (ben) gören bir kimse idim!” der.

126 . (Allah:) “İşte böyle! Sana âyetlerimiz gelmişti de (sen) onları unutmuştun. Bugün de (sen) öyle unutulursun!” buyurur.

127 . İşte (haddi aşarak ömrünü) isrâf eden ve Rabbinin âyetlerine îmân etmeyeni böyle cezâlandırırız. Âhiretin azâbı ise, elbette daha şiddetli ve daha devamlıdır.

128 . Onlardan önce (yaşamış) olan nice nesilleri (böyle zulümleri sebebiyle) helâk edişimiz, kendilerini hâlâ yola getirmedi mi? (Hâlbuki) onların meskenlerinde dolaşıyorlar. Şübhe yok ki bunda, (doğru) akıl sâhibleri için nice ibretler vardır.

129 . Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz (bir hüküm) ve ta‘yîn edilmiş bir ecel (kıyâmet vakti) olmasaydı, (bunlara da azab) elbette (hemen) lâzım olurdu.

(*) “Hz. Âdem (AS)’ın Cennetten ihrâcı (çıkarılması) ve bir kısım benî Âdemin (Âdemoğlunun) Cehenneme idhâli (sokulması) ne hikmete mebnîdir (binâendir)?

El-cevab: Hikmeti, tavzifdir (vazîfelendirmektir). Öyle bir vazîfe ile me’mûr edilerek gönderilmiştir ki, bütün terakkıyât-ı ma‘neviye-i beşeriyenin (insanlığın ma‘nevî yükselmesinin) ve bütün isti‘dâdât-ı beşeriyenin (insanlığın kābiliyetlerinin) inkişaf (ortaya çıkması) ve inbisatları (genişlemesi) ve mâhiyet-i insâniyenin (insanın kābiliyetlerinin) bütün esmâ-i İlâhiyeye bir âyine-i câmia (Allah’ın bütün isimlerini kendinde gösterebilen bir ayna) olması, o vazîfenin netâicindendir (netîcelerindendir).

Eğer Hz. Âdem Cennette kalsa idi, melek gibi makāmı sâbit kalırdı, isti‘dâdât-ı beşeriye inkişâf etmezdi. Hâlbuki yeknesak (sâbit) makām sâhibi olan melâikeler çoktur, o tarz ubûdiyet (kulluk) için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlâhiye, nihâyetsiz makāmâtı (makamları) kat‘ edecek (geçecek) olan insanın isti‘dâdına muvâfık (uygun) bir dâr-ı teklîfi (imtihan yerini) iktizâ ettiği (gerektirdiği) için, melâikelerin aksine olarak, muktezâ-yı fıtratları (yaratılışlarının gereği) olan ma‘lûm günahla Cennetten ihrâc edildi.” (Mektûbât, 12. Mektûb, 30)