Salahattin ALTUNDAĞ

Salahattin ALTUNDAĞ

Nisan Yolculuğundan Tefekkürler

Yeşilin Sînesine Düşen Sarı Duâ

Diyarbakır’dan İstanbul’a uzanan bir nisan yolculuğunda, yeşilin içine serpiştirilmiş sarı çiçekler bazen bir manzara değil, bir hitap olur. Hazret-i Üstâdın nazarında o sarı çiçek; kimi zaman lisân-ı hâliyle duâ eden bir nebât, kimi zaman bir bahçenin mührü, kimi zaman da tahabbüb-ü İlâhînin latîf bir aynasıdır. Yol boyunca göze ilişen o sessiz sarılık, dikkatle bakana yalnız bahârı değil; tevhîdi, fâniliği, hikmeti ve ilâhî sanatı da fısıldar.

a1.png

Yol Bazen Menzile Değil, Manaya Götürür

Dicle’nin serin nefesinden, Diyarbakır’ın kadim taşlarının sessiz vakârından sıyrılıp yola revân olduğumda, önümde uzanan şey yalnız bir güzergâh değildi. O yol, kendi uzunluğu kadar eski, kendi sükûtu kadar derin, kendi kıvrımları kadar öğretici bir seyr-ü seferdi. Urfa’ya doğru açılan düzlüklerde toprağın sabrı vardı; Adana ve Mersin taraflarında bereketin koyu rengi, rüzgârın sıcak sesi vardı; Ankara’ya doğru genişleyen hatlarda bozkırın suskun vakarı; Bolu’ya varıldığında ise yeşilin içine gizlenmiş serin bir hikmet…

Şehirler değişti. İklimler değişti. Işık değişti. Dağın omzu, ovanın soluğu, toprağın kokusu, bulutun gölgesi değişti. Fakat bütün bu değişmenin içinde değişmeyen bir şey vardı: Yeşilin sînesine serpilmiş sarı çiçekler

İnsanın gözü bazen görür ama fark etmez; bazen de ilk defa görüyormuş gibi aynı şeyin önünde durur. Benim için bu yolculukta öyle oldu. Önce gözüm ilişti o sarı çiçeklere. Sonra zihnim durdu. Sonra kalbim, sanki uzun zamandır unuttuğu bir hakikati yeniden hatırlamış gibi, o sarı sessizliğin önünde eğildi. Çünkü bazı varlıklar vardır; insan onları yalnız görmez, onlarda kendisine açılan mânâyı da görür. O sarı çiçekler de benim için yol kıyısında açmış sıradan nebâtlar olmaktan çıktı; toprağın alnına vurulmuş küçük bir mühür, yeşilin içine bırakılmış ince bir imzâ, bahârın dudaklarında duran sessiz bir kelime hâline geldi.

Biz çoğu zaman büyük hakikatleri büyük şeylerde ararız: denizde, yıldızda, fırtınada, dağda… Oysa kâinatın en sarsıcı dersleri bazen en küçük varlıkların içine emânet edilmiştir. Nazar incelirse, bir sarı çiçeğin karşısında durmak, bütün bir tevhid kitabının kapağını aralamaya kifayet eder.

Lisân-ı Hâl ile Duâ Eden Nebâtât ve Sarı Çiçeğin Seyâhâti

Risâle-i Nûr’un eşya karşısındaki nazarı, yalnız şekle takılıp kalmaz. O nazar, görünenin arkasındaki kastı, suretin içindeki hikmeti, sanatın üzerindeki mührü ve o mührün işâret ettiği Sâni’i arar. Bir otu yalnız ot olarak bırakmaz; bir çiçeği yalnız estetik bir şekil olarak görmez. Onları, Hâlık’ına şehâdet eden birer âyet derecesine çıkarır.

Hazret-i Üstâd, nebâtâtın yeryüzündeki yayılışını anlatırken, onları kuru bir tabiat hareketi gibi değil; lisân-ı hâlleriyle duâ eden, yayılışlarında dahi bir kulluk neşesi taşıyan, yeryüzünün dört bir tarafında görünmeyi bir vazife gibi isteyen mahlûklar olarak tasvîr eder. Yirmi Dördüncü Söz’de açılan o muhteşem tablo, sarı çiçeği birdenbire çok başka bir derinliğe taşır:

“Yeryüzünün tarlasında nebâtâtın her bir tâifesi, lisân-ı hâl ve istidâd diliyle Fâtır-ı Hakîm'den suâl ediyorlar, duâ ediyorlar ki: ‘Ya Rabbenâ! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün her bir tarafında tâifemizin bayrağını dikmekle saltanat-ı rubûbiyetini lisânımızla ilân edelim ve rûy-i arz mescidinin her bir köşesinde sana ibâdet etmek için bize tevfîk ver ve meşhergâh-ı arzın her bir tarafında senin esmâ-i hüsnânın nakışlarını, senin bedî' ve antika san'atlarını kendi lisânımızla teşhir etmek için bize bir revâç ve seyâhâta iktidâr ver.’" derler.

Fâtır-ı Hakîm onların mânevî duâlarını kabûl edip ki, bir tâifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir; her tarafa uçup gidiyorlar. Tâifeleri nâmına esmâ-i İlâhîyeyi okutturuyorlar (Ekser dikenli nebâtâst ve bir kısım sarı çiçeklerin tohumları gibi).”

Bu satırlardan sonra insan, yol kenarında gördüğü sarı çiçeğe eskisi gibi bakamaz. Çünkü orada artık yalnız açmış bir çiçek değil; duâsına cevâp verilmiş bir nebât, vazifelendirilmiş bir tohum, yeryüzüne gönderilmiş küçük bir elçi görünür. Tohum yalnız çoğalmaz; sevk edilir. Yalnız savrulmaz; gönderilir. Yalnız yayılmaz; bir türün bayrağını dikmekle memûr edilir.

Ne kadar çarpıcı bir hakikat bu… Koca akılların taşıyamadığı vazife şûûrunu, bazen küçücük bir tohum taşır. İnsan nice zaman kendi niçin var olduğunu unutabilir; fakat bir sarı çiçek, kendi nev’i nâmına yeryüzünün dört bir yanına gidip “rububiyet saltanatını” ilân eder. Demek ki küçüklük, değersizlik değildir. Bilâkis, nice zaman küçüklüğün içinde saklanan büyüklük, heybetli görünen şeylerden daha parlak olur.

İşte bu yüzden sarı çiçek, yol boyunca bana yalnız bir bahâr süsü gibi görünmedi. O, sessizliğin içinde yürüyen bir ilân, tevâzuûn içinde saklanmış bir ulviyet, sükût hâlinde konuşan bir kulluk dersi gibi göründü.

a2.jpg

Bir Bahçede Bir Sarı Çiçek: Tevhîdin Sessiz Mührü

Seyâhât uzadıkça, sarı çiçek gözümde yalnız bir nev’in yayılış örneği olarak kalmadı. Yavaş yavaş, doğrudan doğruya tevhîdin mührü gibi görünmeye başladı. Çünkü Otuzuncu Lem’a, mevcûdâtı birbiri içinde yazılmış hadsiz mektûbât-ı Samedâniye olarak okutuyor. Her varlık, bulunduğu yerde yalnız kendi varlığını değil; sahibini de taşıyor.

Muzazzez Üstâdımızın şu ifâdesi, bu bahsi bir cümlede özetler mahiyettedir:

“Meselâ: Bir bahçede bir sarı çiçek, o bahçe nakkâşının bir mührü hükmündedir. O çiçek mührü kimin ise, bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, o zâtın kelimeleri hükmünde olduğuna ve o bahçe dahi onun yazısı olduğuna, açık bir surette delâlet ediyor.”

Bir bahçede bir sarı çiçek
Ve o küçük çiçekte bütün yeryüzüne açılan bir mânâ…

Mühür, tesadüfü reddeder. Mühür, sahipsizliği susturur. Mühür, “beni bana bırakmayan bir kudret vardır” der. Mühür, “bu sûret kör değildir, bu renk başıboş değildir, bu teşekkül sahipsiz değildir” der. İşte bu yüzden yol boyunca yeşilin içine serpilmiş o sarı çiçekler bana artık dağınık lekeler gibi görünmedi. Her biri toprağa vurulmuş ince bir imzâ, rahmet mektûbunun sarı bir kelimesi, kudret hattının küçük ama parlak bir noktası hâline geldi.

Bir tek çiçekten bütün zemine geçmek…
Bir tek renkten bütün nev’e ulaşmak…
Bir küçük işâretten büyük bir saltanatı okumak…

Tefekkür bazen böyle çalışır. İnsan bir parçadan bütüne çıkar; bir kelimeden metne geçer; bir işâretten sahibini bulur. Sarı çiçek de işte böyle bir işârettir. O yalnız görünmez; gösterir. Yalnız kendisini değil, kendisini yazanı haber verir.

Belki de bu yüzden, yeşilin ortasında sarı daha çok görünür. Çünkü yeşil umumî bir zemin gibidir; sarı ise o zemin üstüne konmuş bir imzâ… Manzara bir sahîfe ise, sarı çiçek o sahîfedeki mühürdür. Bahâr bir yazı ise, sarı çiçek o yazının kâtibini haber veren kelimelerden biridir.

Tezyinin Letâfeti ve Tahabbübün İnceliği

Fakat sarı çiçeğin sırrı burada da tamamlanmıyor. O yalnız mühür değil; aynı zamanda zînettir. Yalnız delil değil; sevdirilen ve sevdiren bir letâfettir. Mesnevî-i Nûriye, bir çiçeğin açılışını öyle bir nazarla gösterir ki, insan bir nebâtı değil, âdeta zarîf bir rubûbiyet cilvesini seyreder:

“Ey arkadaş! Kat'iyyen bilesin ki; mevcûdâtın san'atında görünen şu tezyîn ve süslendirmek ise, makasıd-ı mühimme-i rubûbiyetten olan Sani'i tanıttırmak ve bildirmek için en büyük bir gayedir. Hem sevdirilmek ve tanıttırılmak için en parlak bir aynadır. Hem tahabbüb-ü İlâhî için en latif bir unvânlardır. Bu hakikatın nihayetsiz misâllerinden yalnız şu birisine bak ki; Güneş çiçeği denilen sarı çiçek ki; geceleri kapanıp nikaplanan, gündüzleri ise açılıp teberrüc eden ve bahârın ibtidâsından güzün intihâsına kadar genç kalan bu çiçeği, Sani-i Hakîm onu bazı nâzenin hayvanlara latîf ve nazîf bir mesken yapmıştır ki, o hayvancıklardan bir cemaât-i müsebbihâ bunlardan birinin etrafında tesbih ederek cevelân ederler. Âdeta bu çiçek, onların bir bahçesi veyahut bir sarayı veya bir köyü şeklindedir.”

Ne zarîf bir tasvîr… Geceleri kapanıp nikaplanan, gündüzleri açılıp teberrüc eden bir çiçek… Burada açmak da kapanmak da kaba bir biyolojik hadise olmaktan çıkar; edep, letâfet ve hikmet içinde yeniden doğar. Çiçek yalnız görünmez; gösterilir. Yalnız süslenmez; süslendirilir. Yalnız sevilmez; sevdirilir.

Daha da derîni şudur: O sarı çiçek yalnız insana hitâp etmez. Küçük mahlûklara da mesken olur. Etrafında dönen cemaât-i müsebbihâya merkez olur. Bir çiçek, küçücük canlılar için bir bahçe, bir saray, bir köy gibi olur. Demek ki güzellik, yalnız seyredilsin diye verilmemiştir. O güzellik aynı zamanda rahmettir, barınaktır, lütûftur, tanıttırmadır.

Bu yüzden sarı çiçek, yalnız gözü okşayan bir varlık değil; kalbi terbiye eden bir işârettir. Bize şunu fısıldar: Kâinâtta güzellik israf değildir. Letâfet, lüzumsuz değildir. Tezyîn, sebepsiz değildir. Bir çiçeğin rengi, zarâfeti, açılıp kapanışı, etrafında dönen hayat, hepsi birlikte “Sâni’ini tanıttırmak ve sevdirilmek” için vardır.

Sarı Rengin İçli Sırrı: Diriliş ile Fânilik Arasında

Sarı çiçek üzerinde düşünürken insan, ister istemez sarı rengin içli tarafını da hisseder. Çünkü sarı, yalnız bahârın aydınlığını değil; sararmanın ve fâniliğin ince gölgesini de içinde taşır. Bir yanıyla güneşi hatırlatır; bir yanıyla solmayı… Bir yanıyla dirilişi; bir yanıyla geçiciliği…

Belki de sarı çiçeğin insana böylesine derinden tesîr edişinde bu çift mana vardır. O, bir bakıma dirilişin de rengidir, fâniliğin de. Açarken bizi sevindirir; rengiyle bize dünyânın geçiciliğini de sezdirir. Böylece aynı anda hem coşku hem sükût, hem sevinç hem tefekkür, hem canlılık hem fânilik hissi doğurur.

Gülün saltanatı başka türlüdür; sarı çiçeğin içliliği bambaşkadır. Gül bazen mest eder; sarı çiçek uyandırır. Gül bazen cemâlin ihtişâmı gibi görünür; sarı çiçek mahviyet içinde parlayan bir hikmet gibi… Gülün çağrısı bazen aşikârdır; sarı çiçeğin dersi ise daha sessiz, daha derin, daha içe işleyicidir.

Ve belki tam da bu yüzden, yol boyunda açmış sarı bir çiçek, insana bazen uzun bir vaazdan daha tesîrli gelebilir. Çünkü hakikat her zaman gür sesle konuşmaz; çoğu zaman alçak bir sesle, hatta bazen sesini de gizleyerek konuşur.

a3.jpg

Yolun Sonunda Anlaşılan Şey

İstanbul’a yaklaştıkça şunu daha iyi anladım: Bu yolculukta asıl mesâfe kat eden yalnız içinde bulunduğum vâsıta değildi; içimdeki nazardı. Şehirler geride kaldıkça bazı perdeler de geride kaldı. Yol uzadıkça bakış derinleşti. Yeşillik arttıkça mana billûrlaştı.

Ben bu seferden, yeşilin sînesine düşmüş sarı bir duâ ile döndüm.

Artık o sarı çiçek bana yalnız yol kenarında açmış bir nebât gibi görünmüyor. O, lisân-ı hâl ile edilmiş bir duânın cevâbı gibi görünüyor. Bir bahçeye vurulmuş tevhîd mührü gibi görünüyor. Küçüklükte saklanan büyüklüğün şâhidi, fânilikte işleyen bekânın remzi, tezyînin içinde parlayan tahabbübün latif bir işâreti gibi görünüyor.

Galiba hakikat de tam burada düğümleniyor: Büyük mânâlar her zaman yüksek kürsülerden inmez. Bazen Allâh, kuluna en derin dersini, yol boyunda açmış küçük bir çiçeğin sessizliğiyle verir. İnsan yeter ki kalbinin gürültüsünü biraz sustursun; nazarını biraz inceltsin; yeşilin içinde duran o sarı kelimeyi okumayı öğrensin.

Çünkü bazen bir çiçek, yalnız çiçek değildir.
Bazen bir renk, yalnız renk değildir.
Bazen yol kenarında açmış sarı bir çiçek, bütün kâinât nâmına söylenmiş sessiz bir “Yâ Rab” olur.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.