Hüseyin YILMAZ

Hüseyin YILMAZ

Kelb Tahir mi?

Tahir Paşa ile aralarına giren ilk kara kedi, Paşa'nın kızını reddetmiş olmasıydı. Her ne kadar Paşa, bu reddedişi büyük bir anlayış ve müsamaha ile karşılamış gibi görünmüşse de ruhunun derinliklerinde, çok uzak bir yerlerde hatırladıkça sızlayan, kanayan bir yara bırakmıştı. Şübhesiz Molla Said'in hiçbir şekilde evlenmeyeceğine inanması teselli vericiydi lâkin bu bile aldığı yaranın şifası olmuyordu.

İkinci ve devamındaki nizalar konağın meşhur ilmî tartışmalarında beklenmedik bir vakit ve şekilde kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Tahir Paşa, son zamanlarda, garip bir şekilde Molla Said'in ilmî rüçhaniyetini kırmak veya zayıflatmak ister gibi bir görüntü vermekten kendisini alamıyordu. Elinin altındaki yeni fen kitabları, mecmua ve gazetelerden devşirdiği çetin sualleri akşam meclislerinde Bediüzzaman'a sorarak sıkıştırmaya, mağlub etmeye, gözden düşürmeye, zımnî bir küçümseme içinde büyük gayret gösteriyordu. Kendi dünyasında "Bu suale cevab vermesi mümkün değil!" diye giriştiği tartışmalardan her defasında mağlub çıkması sinirlerini geriyor, hırçınlaştırıyor; bir zamanlar her gördüğünde elini öpmeye çalıştığı, "Kurban, Seyda" gibi hitablarla taltif ettiği Bediüzzaman'dan uzaklaştırıyordu.

Kudretli ve şöhretli bir vâli oluşunun yanı sıra, entelektüel şahsiyetine de dokunan bu mütemadî mağlubiyetler, otoriterleşmesine sebeb olup sertleştiriyordu. Serleştikçe etrafını kırıyor, konağın tadını kaçırıyordu. Zaman zaman havayı yumuşatmak kasdı ile araya girme cesareti gösterenleri de rencide etmekten kendisini alamıyordu. Deprem sonrasında büyük desteğini gördüğü Müftüzâde Mehmed Tevfik Beyi de bir tartışmada Bediüzzaman'ın yanında yer aldığı için kırmış, sonrasında gönlünü almak için çokça dil dökmek mecburiyetinde kalmıştı.

Aralarındaki uçurumu derinleştiren ikinci hâdise Malikî Mezhebine dair fıkhî bir mesele idi. Bir gün önce her nasılsa Nef'i'nin Kadı Tahir'e yaptığı hiciv dörtlüğü gözüne ilişince aklında şimşekler çakmış, mevzuun yabancısı olacağını düşündüğü Bediüzzaman'ı, üç yüz yıl sonra aynı mesele ile sıkıştırabileceğini sanmıştı.

Dördüncü Murad devrinin, hicvi hayatına mal olan heccavı Nef'i'nin kızdırdığı Kadı Tahir, şâire "kelb" deme gafletinde bulunur. Heccav, kadıdan sözünü esirgemeyip hicveder:

"Tahir Efendi bana kelb demiş

İltifatı bu sözde zahirdir

Maliki mezhebim benim zira

İtikadımca kelb tahirdir"

Malikî mezhebinde köpeğin temiz addedildiğini, bu cihetle kadının kelb (köpek) demekle kendisine açıkça iltifat ettiğini söyleyen şâir, Malikî mezhebinden olması hasebiyle itikadınca köpeğin tahir (temiz) olduğunu ifade ederek de kadıya "köpek" deme keyfini yaşar.

Nitekim akşam toplantısında necis olan şeylere kasıtlı olarak bahsi kaydıran Tahir Paşa, Bediüzzaman'a dönerek, güya Malikî mezhebinde bir zayıflık bulmuş gibi,

"Kelb de hınzır gibi necis değil mi?" dedi.

Gülümseyen çehresi, bir fırsat yakalamış gibi bakan gözleri ile "Hadi buna da cevab ver de göreyim seni!" der gibiydi.

Bediüzzaman, ciddiyet ve tabiîliğini bozmadan, Nef'i'nin hicvini hatırlamış tavrı takınmadan, Tahir Paşa'nın suali altında buzağı aramadan, fıkhın katı disiplinini sergileyen bir tarafsızlıkla;

"Malikî mezhebinde kelb tahirdir. Fakat tahir kelb değildir..." dedi.

Tahir Paşa, bu hızlı cevab ve sürat-i intikalin arkasındaki sebeb olarak muhatabının Nef'i bahsinde malumat sahibi olmasını görmekle birlikte belli etmedi. Bozulduğunu, intikam alma hevesinin kursağında kaldığını belli etmemek için yersiz bir gülümsemenin ardına sığındı.

Güçlükle, "İtiraf etmeliyim ki, bu incelik malumum değildi!" dedikten sonra, bahsi değiştirmek için hizmetlilerden birine soğuk ayran servis etmeleri talimatını verdi.

Sonraki günlerde cereyan eden hadiseler de Tahir Paşa ile Bediüzzaman'ın arasındaki muhabbeti kırmaya devam etti. Ne yapsalar, ne etseler eski tad ve muhabbetlerine dönemiyorlardı. Tahir Paşa'nın mütemadiyen yaşadığı mağlubiyet hissi ile âmiriyet makamının çatışması, kendisine rahat yüzü göstermiyor; Bediüzzaman'ı sıkıştırmak, mağlûb etmek duygusundan bir türlü kurtulamıyordu. Kim olursa, ne olursa olsun bir insanın her zaman ve her yerde hep en iyi, en zeki, en bilgili ve hatasız olmasını aklı almıyor, nefsine de kabul ettiremiyordu.

Onun için kütübhanedeki her kitabda, eline geçen her gazete ve mecmuada Bediüzzaman'ı sıkıştırabileceği bir şeyler arıyor, bulduklarını bir vesile ile ona karşı kullanıyor ancak hezimet üstüne hezimet yaşamaktan da bir türlü kurtulamıyordu. Nitekim "kelb-tahir" bahsinden birkaç gün sonra, yine bir akşam meclisinde ortaya söyler gibi de olsa zımnen Bediüzzaman'ı muhatab alarak,

"On beş Müslüman ile, on beş gayr-ı Müslim farz edilerek, birbiri ardı sıra öyle bir dizilecek ki, on beş defa çekilen kur'a daima gayr-i Müslime isabet etsin! Nasıl bir tertible her defasında kur'a daima gayr-i Müslime isabet ettirilebilir?" dedi.

Kutub Yıldızı-II’den

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum