Prof. Dr. Şadi EREN
Zamanın Değişmesiyle Bazı Hükümler Değişir
Dinin değişmez kırmızı çizgileri olduğu gibi, değişebilen esnek hükümleri de vardır. Şöyle ki:
Bediüzzaman “Her zamanın bir hükmü var” der.[1] Dolayısıyla fıkhî konularda her zaman bir kısım farklılıklar olması kaçınılmazdır. Bediüzzaman, tarih boyu insan âleminde görebileceğimiz bu farklılıklarla alakalı şu değerlendirmeyi yapar:
“Asırlara göre şeriatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtem-ül Enbiya'dan sonra şeriat-ı kübrası, her asırda, her kavme kâfi geldiğinden, muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruatta bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmıştır. Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilâçlar tebeddül eder. Öyle de asırlara göre şeriatlar değişir, milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü ahkâm-ı şer'iyenin teferruat kısmı, ahval-i beşeriyeye bakar. Ona göre gelir, ilâç olur. Enbiya-yı salife zamanında, tabakat-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba hem şiddetli ve efkârca ibtidaî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şeriatlar, onların haline muvafık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hatta bir kıt'ada bir asırda, ayrı ayrı peygamberler ve şeriatlar bulunurmuş. Sonra âhirzaman Peygamberinin gelmesiyle, insanlar güya ibtidaî derecesinden, idadiye derecesine terakki ettiğinden, çok inkılabat ve ihtilatat ile akvam-ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir. Fakat tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimaiye de giymediğinden, mezhepler taaddüt etmiştir.”[2]
Fıkıh ilmi canlı bir organizmaya benzer, her devirde yenilenmesi gerekir. İslam Dininde bütün zamanlarda esas olan “değişmezler” olduğu gibi, zamanın şartlarına göre farklılık arzeden “değişebilenler” de vardır. Mesela, namazın beş vakit olması, orucun Ramazan ayında tutulması gibi “dinin zaruriyatı”, bütün devirlerde aynıdır, değişmez. Fakat erkeğin başının açık olması, kıyafetindeki bazı ayrıntılar gibi dinin füruatından olan meseleler zamandan zamana değişebilir, farklılık gösterebilir. Şöyle ki:
Bazı eski fıkıh kitaplarımızda “erkeğin başının açık olması, fasıklık alâmetidir” denilir. Bu fetvayı değerlendirirken, söylenmiş olduğu zamanın şartları nazara alınmalıdır. Yoksa bu fetvayı aynıyla günümüze taşımak birtakım sıkıntılara yol açar. Meseleye şu cihetlerden bakmak ve ona göre değerlendirmek gerekir:
1-Her şeyden önce, İslam Dininde “erkeğin başının örtülü olmasıyla ilgili” bir hüküm yoktur. Ancak Peygamber Efendimiz ve ashabının, günümüzde Araplarda gördüğümüz şekliyle, başlarını da örten bir kıyafetleri vardı. Bu ise, dinden değil, iklime dayalı olarak örften gelen bir durumdu. Dinde örfün de yeri olmakla beraber, örfün zamana ve mekâna göre değişebildiği gerçeği göz ardı edilmemelidir.
2-Üstteki fetvanın verildiği Osmanlı döneminde, Osmanlı toplumu sarıklı bir toplumdu. Toplumun hemen her kesiminde, kişinin sosyal statüsünü gösterecek şekilde başını örten bir nesne bulunmaktaydı. O zamanın şartlarında başındaki sarığı çıkarıp başı açık dolaşan biri, toplum tarafından kınanır ve yadırganırdı. Ama aynı şeyleri günümüz toplumu için söylemek mümkün değildir. En dindar olan bir erkekle, dinde en lakayt olan bir başkası arasında, başını örtmek noktasında bir fark bulunmamaktadır.
3-Peygamber Efendimiz, eliyle kalbine işaret edip şöyle buyurur: “Takva buradadır! Takva buradadır! Takva buradadır!”[3] Bu nebevî ölçüyü göz ardı edip takvayı tümüyle şekilde aramak çoğu kere bizi yanıltabilir.
4-Mecelle’nin 39. maddesinde yer alan "Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz" gerçeğini unutmamak gerekir. Yani, zamanın değişmesiyle, bazı fer’i hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz. Nitekim İslam’ın Mekke dönemiyle Medine dönemi arasında bazı hükümler farklılık arzetmiştir. Mesela:
-Mekke döneminde müşriklerle savaşa izin verilmezken, Medine döneminde izin verilmiştir.
-Mekke döneminde içki haram kılınmazken, Medine’de kademeli bir şekilde yasaklanmıştır.
-Mekke döneminde kadınların kıyafetiyle alakalı hükümler bildirilmemişken, Medine döneminde gerekli hükümler nazil olmuştur.
“Kim ölü bir arazi ihyâ ederse, o arazi onundur”[4] hadisi de konumuza bir misal olabilir. Bu hadisin gereğiyle tarih boyu amel edilmiştir. Nüfusun çok da yoğun olmadığı dönemlerde bununla amel etmek faydalı da olmuştur. Ancak günümüz şartlarında insan nüfusu hayli arttığından, ölü araziler için bu hükmü vermek devlete ait bir yetkidir. Yoksa belli bir otorite bunu kontrol etmediğinde kargaşa çıkar, her tarafta arazi kavgaları meydana gelir. Hz. Peygamberin bu sözü devlet başkanı sıfatıyla söylediğini de göz ardı etmemek gerekir.
[1] Said Nursi, Lem'alar, s. 13
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.