Prof. Dr. Şadi EREN
Ehven-i Şer Prensibi
Ehven-i şer, diğerlerine kıyasla zarar ve fenalık bakımından daha hafif olan kötülük demektir. Kişi, aslında ikisi de hoş olmayan bir durumla karşılaştığında bunlardan daha hafif olanını seçer. Mecelle'de bu "Ehvenü’ş- şerreyn ihtiyar olunur" şeklinde ifade edilmiştir.[1] Yani “İki şerden daha ehven olan tercih edilir.”
Bu külli kaidenin Kur'anî arka planını şu âyette görebiliriz:
“Fitne, öldürmeden beterdir.”[2]
Âyet, Müslümanların Mekke’de maruz kaldığı çetin durumlarla ilgilidir. Burada fitne, dini yaşamaktan dolayı eza ve cefaya maruz kalmak, işkenceye tabi tutulmak gibi halleri ifade etmektedir.
Hamdi Yazır, âyetin açıklamasında şöyle der: "Ölümden daha ağır ne vardır?" dememek gerekir. Zira ölümü temenni ettiren hal, ölümden daha ağırdır.”[3]
Ehven-i şerrin hayli örnekleri vardır. Mesela:
-Yangında yangın mahalline yakın evlerin yıkılması, yangının büyümesini önleyecekse tereddütsüz bu yola gidilir.
-Batmaya yüz tutan geminin bir kısım yükleri denize atılır.
-Açlıktan ölme tehlikesi geçiren biri, hayatını devam ettirebilmek için domuz gibi haram bir etten ölmeyecek kadar yiyebilir ve yemelidir. Gerçi bunda bir şer vardır, ama daha büyük şer olan ölüme nispetle ehvendir.
- Büyük bir hayır için az bir şer kabul edilir. “Şerr-i kalil gelmesin diye hayr-ı kesiri terk etmek şerr-i kesir olur”[4] düsturu da bu çerçevede değerlendirilebilir. Bediüzzaman bunu şöyle ele alır:
“Hayr-ı kesîr için, şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesîri intac eden bir şer terkedilse; o vakit şerr-i kesîr irtikâb edilmiş olur. Meselâ: Cihada asker sevketmekte elbette bazı cüz'î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesîr var ki, İslâm küffarın istilasından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terkedilse, o vakit hayr-ı kesîr gittikten sonra şerr-i kesîr gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem meselâ: Kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir; hâlbuki zahiren bir şerdir. Parmak kesilmezse, el kesilir; şerr-i kesîr olur.”[5]
Yani büyük bir hayrı elde etmek için az bir şer kabul edilir. Eğer az bir şer olmasın diye, büyük bir hayrı netice veren bir şer terkedilse; o vakit büyük bir şer işlenmiş olur. Mesela, savaşa asker sevkedildiğinde ölmek ve yaralanmak gibi durumlar da kaçınılmazdır. Ama bununla İslam diyarı kâfirlerin işgalinden kurtulur. Eğer “ölen ve yaralanan olmasın” gerekçesiyle cepheye asker gönderilmese ülke işgal edilir, daha büyük bir şer meydana gelir. Keza, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Çünkü “Parmak gitmesin” denilirse el gidecektir.
Bediüzzaman, resmi görevle ifa edilecek dine hizmetin de ehven-i şer boyutu olduğuna, zamanın Diyanet İşleri Başkanı olan Ahmed Hamdi Akseki’ye yazdığı mektupta şöyle dikkat çeker:
“Bir hâdise-i ruhiyemi size beyan ediyorum: Çok zaman evvel zâtınız ve sizin mesleğinizdeki hocaların zarurete binaen ruhsata tâbi' ve azimet-i şer'iyeyi bırakan fikirler benim fikrime muvafık gelmiyordu. Ben hem onlara hem sana hiddet ederdim. "Neden azimeti terkedip ruhsata tâbi' oluyorlar?" diye Risale-i Nur'u doğrudan doğruya sizlere göndermezdim. Fakat üç-dört sene evvel yine şiddetli, kalbime sizi tenkidkârane bir teessüf geldi. Birden ihtar edildi ki:
"Bu senin eski medrese arkadaşların olan başta Ahmed Hamdi gibi zâtlar, dehşetli ve şiddetli bir tahribata karşı "ehven-üş şer" düsturuyla mümkün olduğu kadar bir derece bir kısım vazife-i ilmiyeyi, mukaddesatın muhafazasına sarfedip, tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onların mecburiyetle bazı noksanlarına ve kusurlarına inşâallah keffaret olur" diye kalbime şiddetli ihtar edildi. Ben dahi sizleri ve sizin gibilerini, o vakitten beri yine eski medrese kardeşlerim ve ders arkadaşlarım diye hakikî uhuvvet nazarıyla bakmağa başladım.”[6]
Resmi görev yapan kimse, özellikle de Diyanet İşleri Başkanlığı gibi yüksek bir makamda ise, bütünüyle siyasi makamdan bağımsız hareket edemez. Bundan dolayıdır ki, İmam Azam, kendisine yapılan üst düzey makam tekliflerini reddetmiş, müstakil hareket etmeyi tercih etmiştir. Ama talebesi Ebu Yusuf kâdılık teklifini kabul etmiş, o makamdan dine hizmet etmeye çalışmıştır. Üstteki mektupta bir nevi İmam Azam’la Ebu Yusuf’un durumunu görürüz. Bediüzzaman siyaset üstü olmayı tercih ederken, Ahmed Hamdi Akseki gibi bazı âlim zatlar resmi görev alarak hizmet etmeye çalışmışlardır. Bediüzzaman başlangıçta bunu bir taviz olarak görmekte ve kabullenememektedir. Ama daha sonra bu zatların da ehven-i şer düsturuyla mevcut şartlar içinde hizmet ettiklerini görür, onlara daha müsamaha ile bakar, kendilerine duacı olur.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.