Prof. Dr. Şadi EREN
Risale-i Nur'da Gelecekten Haberler-2
3- İnkılablar ve Kur'an'ın Galebesi
Bediüzzaman, I. Dünya savaşı öncesi talebelerine, ısrarla ve tekrarla şunu söyler:
"Hem maddî hem manevî büyük bir zelzele-i içtimaî ve beşerî olacak (sosyal ve beşerî büyük bir sarsıntı olacak). Benim dünya terki ile inzivamı ve mücerret kalmamı gıbta edecekler."[1]
Kendisinin şu ifadeleri de, üstteki manayı te'yid etmektedir:
"Eski harb-i umumîden evvel ve evailinde (I. Dünya Savaşı öncelerinde) bir vakıa-ı sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı'nın altındayım. Birden, o dağ müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: Ana korkma! Cenab-ı Hakk'ın emridir. O Rahîm'dir ve Hakîm'dir.
Birden o halette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirane diyor: ‘İ'caz-ı Kur'an'ı beyan et!’ Uyandım, anladım ki, bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra, Kur'an'ın etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'an'a hücum edilecek; icazı, onun çelik bir zırhı olacak..."[2]
Zaman, üstteki ifadelerin doğruluğunu göstermiştir. I. Dünya savaşı maddî bir deprem olarak Osmanlı Devleti’ni çökertmiş, ardından Kur'an'a saldırılmıştır. Hilafet, medreseler, tekyeler gibi Kur'an etrafındaki surlar ortadan kaldırılmış, fakat neticede Kur'an'a bir zarar verememişlerdir.
1950'lerden sonra bu millet, "yeniden bir diriliş" hamlesi gerçekleştirmiştir. Din dersinin okutulmadığı, Kur'an okutmanın yasaklandığı bir dönemden; din dersinin anayasaya girdiği, 2020 itibarıyla bir milyon üç yüz bini bulan İmam-Hatib ve yüz binleri aşan İlahiyat Fakültesi öğrencileri günlerine gelinmiştir. Üniversitelerde dine yeniden dönüşün yaşanması da, Kur'an'ın galebesine güzel bir örnektir.
4- İstikbal İslam’ındır
1910'lu yıllar, İslâm âlemi'nin en zor ve en sıkıntılı yıllarıdır. Hemen hemen bütün İslâm devletleri ecnebi sömürgesi altındadır. İslâm âlemi'nin lideri ve hilafetin merkezi olan Osmanlı Devleti, 1. Dünya savaşı depremiyle çökmüştür. "Âlem-i İslam'a indirilen darbelerin, en evvel kalbime indiğini hissediyorum"[3] diyen Bediüzzaman, dehrin olaylarından şiddetle muzdarip iken, mana âleminden bir teselli alır. Şöyle ki:
"Bir Cum'a gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi: Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor. Gittim, gördüm ki; münevver, emsalini dünyada görmediğim selef-i salihinden ve asarın mebuslarından her asrın mebusları içinde bulunur bir meclisi gördüm."[4]
Bu meclis, Osmanlı'nın mağlubiyetini ve İslâm'ın mukadderatını ele alır. Karşılıklı soru cevaplardan sonra, meclisten çıkan karar şudur: "Evet, ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada, İslam'ın sadası olacaktır."[5]
Herkesin ümitsizlik içinde olduğu o dehşetli günlerde, Bediüzzaman geleceğe hep ümitle bakmıştır. 1910 da Doğu'da aşiretler içinde gezerken, O'nun bu tarz konuşmalarına mühim bir zât itiraz eder ve der:
"İfrat ediyorsun, hayali hakikat gösteriyorsun. Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun. Zaman ahir zamandır, gittikçe fenalaşacak!"
Bediüzzaman şu cevabı verir:
"Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da yalnız bizim için tedenni dünyası olsun? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
Ey 300 seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nur'un sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafiyy-i gaybî ile bizi temaşa eden Saîdler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler, Yusuflar, Ahmetler ve saireler..! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız ‘Sadakte!’ deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muasırlarım (çağdaşlarım) varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Sizler cennet-asa (cennet gibi) bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.
(...) Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar şu kitabın hakikatini hayal tevehhüm etsinler. Zira ben biliyorum ki, şu kitabın mesaili (meseleleri), hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir."[6]
Bediüzzaman'ın bu heyecan dolu ifadeleri, kuru bir temenniden ibaret değildir. Onun bu ifadelerinde hicri 1300’den sonraki yılların parlak bir dönem olacağına işaret edilmiştir. Hicri 1400’e tekabül eden 1980'li yıllar, ülkemizde ve İslâm âleminde, hatta insanlık âleminde İslâmî hizmetlerin hızla yayıldığı bir dönemin başlangıcı gibidir.
Fakat bedbin, ümitsiz insanların böyle bir İslâmî gelişmede katkıları olmayacaktır. Ümitsizlik telkiniyle, hiç olmazsa başkalarına engel olmamaları için, Bediüzzaman onlara şöyle seslenir.
"İşte, ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız! Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Ta ki, hakikat-ı İslâmîyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-saz edecek olan nesl-i cedîd gelsin.”[7]
Yani ey ayakta gezen cenazeler. Gelen neslin önünde durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Ta ki, İslâm gerçeğini hakkıyla kâinat üzerinde dalgalandıracak olan "yeni nesil" gelsin.
1911 de, Şam'da Emeviye Camii'nde verdiği hutbede, İslâm âleminin temel meselelerine temas eden Bediüzzaman, orada da gelecekle ilgili görüşünü kesin ve net bir şekilde şöyle belirtir:
"İstikbal yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur'an'iye ve imaniye olacak."[8]
Yani, istikbale Kur'an ve iman hakikatleri hükmedecek. Öyle ki Müslüman olmayan ülkeler bile, Kur'an'ın hakikatlerine yönelme lüzumu hissedecekler. Mesela, fuhuş bütün milletlerin başının belasıdır. Bundan kurtuluş, meşru nikâhla mümkündür. Keza, faiz bütün devletlerin problemidir. Günümüzde Amerika'da "sıfır faizli sisteme nasıl ulaşılır" araştırmaları yapılmaktadır. Bunun anlamı, Kur'an'ın bir hakikatine yöneliş demektir.
"Akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette burhan-ı akliye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek."[9]
“Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hamiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup, bir Avrupa devleti doğurdu."[10]
1970 li yılların başında Almanya'da Alman asıllı üç beş Müslüman varken, günümüzde bunların sayısının yüzbinleri aşması; Avrupa'nın pek çok yerinde kiliselerin camiye çevrilmesi gibi olaylar, Bediüzzaman'ın üstteki ifadelerini doğrulamaktadır.
Kur'an-ı Kerimin şu ayeti, bu tarz gaybî müjdelerin esasını teşkin eder:
"Onlar, ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Allah ise, nurunu tamamlayacaktır. Kâfirler hoşlanmasalar da…"[11]
[1] Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 112
[2] Nursî, Mektubat, s. 368
[3] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 123
[4] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 187
[5] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 190
[6] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 401
[7] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 401
[8] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 443
[9] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 445-446
[10] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s.448
[11] Saff, 8
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.