Nuray KÖSE

Nuray KÖSE

Özümüze Yaptığımız Yolculuk

A+A-

Güzel, sakin bir pazar sabahıydı. Son yıllarda insan sağlığını ciddi biçimde tehdit edecek boyutlara ulaşan yaz sıcaklarına inat, bu gün dışarıda ılık ve hafif bulutlu bir hava vardı. Göz ucuyla şöyle bir saate baktım, evet,  tahmin ettiğim gibi geç kalıyordum...Hızla yerimden kalktım. Koşar adımlarla hazırlanmalıydım. Zira bu gün çok sevdiğim değerli bir dostumla, Ankara'nın yakın bir ilçesinde türbesi bulunan çok kıymetli ve mübarek bir Zâtı ziyarete gidecektik.

Hazırlıklarımı henüz bitirmiştim ki, telefonum çaldı. Arayan tahmin ettiğim gibi arkadaşımdı. Gelmişti,beni apartmanın önünde arabasıyla beklediğini söylüyordu. Hızla evden çıktım. Niyetimiz, Allah'ın izniyle güzel bir gün geçirmekti. 

Fakat pazar sabahı olmasına rağmen dışarıda ciddi sayılabilecek bir trafik vardı. Belli ki insanlar da bizim gibi bu güzel havanın tadını çıkarmaya niyetlenmişlerdi. 

Arkadaşım hafif sıkıntılı bir ses tonuyla; '' şöyle bakıyorum da, yaşadığımız şu hayat tam bir insanı uyaranlar bombardımanı'' diye yakındı. Bu arada içinde sıkışıp kaldığımız trafik açılmış biraz bizi rahatlatmıştı. Arkadaşım kaldığı yerden sözüne devam etti: ''şu şehir keşmekeşi içinde âdeta debelenip duruyoruz. Gittikçe artan  tüketim çılgınlığı ve rahatımıza düşkünlükten kaynaklı baş edemediğimiz şu trafik, İçimizi karartan haber bültenleri, yalnızlığımızı artıran internet bağımlılığı, gayesini unutmuş, bu şehirde kaybolmuş mutluluk oyunu oynamaya çalışan şu insanlar, yorgun, umutsuz insanları buradan oraya taşıyan otobüsler, metrolar, taksiler, sürekli çalan hiç susmayan telefonlar, Kulağımıza avaz avaz bağıran bu her şeyi susturacak, bizi dinlendirecek, tatil olmasa da küçük bir teneffüs yerine geçecek bu geziye çok ihtiyacımız vardı.'' dedi. 

''Evet,' 'dedim. “Az da olsa bize bu yaşadıklarımızı unutturacak, bu negatif uyaranların bombardımanından bir nebze de olsa kurtaracak ve bize asıl gayemizi hatırlatıp; nereden geldiğimizi, nereye gideceğimizi ve esas olan ebed yolculuğumuzun sonunda bizden ne beklenildiğini bize hatırlatacak, özümüze dönüp,olumsuz uyaranlarla yorulmuş ruhumuzu, tefekkür dopingiyle doldurup, ruhumuzu yol aldığımız bu huzur ikliminde dinlendireceğiz inşallah” dedim. 

Bu arada yol iyiden iyiye açılmış, şehir trafiği ve gürültüsü arkamızda kalmıştı...Arabanın açık olan camından tatlı bir rüzgar esintisi ikimizin de yüzünü ve ruhunu okşuyordu. Bunu yolculuğumuzun ilerisinde duyacağımız huzur ve mutluluğun küçük bir avansı gibi görüyorduk...Manzaramız iyiden iyiye değişmişti.Yemyeşil ormanlarla kaplı haşmetli dağların arasından arabamız kıvrıla kıvrıla yol alıyordu. Seyrek  de olsa karşımıza ekin tarlaları çıkıyor, rüzgarda ahenkle binlerce altın başlı ekinlerin aynı yöne yatıp kalkmalarını rükûa kapanıp huşu içinde namaz kılan insanlara benzetiyor, bu arada ekinlerin arasından ansızın havalanan tarla kuşunun yaptığı harika manevralara hayran kalıyorduk. Yolumuz boyunca bize eşlik eden, resmi bir geçit töreninde olduğumuzu bize hissettiren rengârenk elbiseleriyle süslenmiş kır çiçeklerine ruhumuzla selam veriyor, bu ilâhî koroya kendine has sesiyle eşlik eden cırcır böceklerinin sesini duyunca ''Cırcır böceği ve karınca''nın hikâyesini hatırlıyor, tebessüm edip, ''çalışmayı da unutma ha!''diye açık camdan dışarı sesleniyor, birbirimize; “iyi ki bu yolculuğa çıkmışız” diye mutluluğumuzu ifade ediyorduk... 

Bu keyifli yolculuğumuz bizi nihayet gelmeyi murat ettiğimiz esas menzilimize ulaştırmıştı. Uzaktan bu şirin ilçenin evleri gözükmeye başlamıştı. İki katı çok geçmeyen şirin bahçeli evler, temiz ve bakımlı sokakları vardı. Yol kenarlarında, bahçelerde çocuklar güvenle oynuyor, babaanneler, dedeler kapı önlerine koydukları iskemlelere oturmuş bu minik sokağı seyrediyorlardı. 

Ziyaretine geldiğimiz ve burada yaşamış O mübarek Zâtın manevi havası ve bereketi âdeta buradaki insanlara sirayet etmişti.

Zira bu keşif/keramet sahibi büyük veli zat, buranın halkından yaşarken çok memnun olacak ki; ''bu beldede yaşayan tüm Müslümanlar benim mânevi evlatlarımdır.”demiş. Bunu bizler yaşarken fazla idrak edemesek de ahirette her halde daha iyi anlayacağız. 

Evet, nihayet türbeye ulaşmıştık. Bahçesindeki ihtişamlı caminin şadırvanında insanlar abdest alıyor, ikindi ezanı okunuyordu.

Çağlar boyunca hiç değişmemiş bir ziyafete, secdeye, ümit dolu duaya tüm insanları davet ediyordu bu Bilalî ses...

Etrafa âsûde bir hal hakimdi.Yan yana sıralanmış irili ufaklı yüzlerce mezar, okunmakta olan ezan, bizlere gönül gözümüzü açıp baktığımızda, bu bahar yüklü kervanlarda aslında bizlerinde bir garip yolcu olduğumuzu, aldığımız her nefesin aslında bizi vereceğimiz bir hesaba yaklaştırdığını, daha neler neler anlatıyordu. Şair ruhlu Arkadaşımın dilinden gayri ihtiyâri şu mısralar döküldü:

Ya bey idik veya paşa.

Giyer idik kutnu kumaş.
İstersen bin sene yaşa,
İşaretin olur bir taş.
Bağımız, bahçemiz vardı,
Alır idik, satar idik;

Sanki dünya bize dardı,

Yer içerdik yatar idik.
(Mustafa Efe) 

Namazlarımızı kıldık. Sonra da, kulluğunun farkında olarak yaşamış, iyi bir insanın üzerinde taşıyabileceği bütün üstün vasıflara sahip, fakat bunlara aldırmayıp Allah'a ve O'nun sevgilisi  Muhammed Aleyhisselam'a  aşık bir kul olan Zât'ı dualarla ziyaret ettik. Avlusunda oturup

muhteşem ağaçlar ve renk renk çiçeklerle müzeyyen bu manzarayı ve temiz havasını içimize doldurduk. Şimdi ezanla karşılandığımız bu mübarek menzilden yağmurla uğurlanıyorduk. 

Evet, yağmur yağıyordu.Taşa toprağa rahmet yağıyordu. Her bir nebât, her bir ağaç pek çok lisanla Sâni'lerini bizlere gösteriyor, ''Sübhânallah'' zikrini âleme ilân ediyorlardı.Yanımızdan ayırmadığımız hayatımıza nur katan, ruhumuza Allah aşkını üfleyen, kitabımızı çantamızdan çıkarttım. Ve ''Bismillah''diyerek rast gele bir sayfa açtım. Bakalım üstadımız bize ne diyecekti? İlk gözümün iliştiği yeri yüksek sesle okumaya başladım:

''Sonra yağmura bakıp görüyor ki…'' Bu sözle ikimizde irkilmiştik. Zira yağmur şiddetini artırmış, öyle ki arabanın silecekleri bu yağmur damlacıklarının hızına yetişemez olmuştu. Okumaya devam ettim:

 ''O lâtif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybi bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmânî hediyeler ve vazifeler var ki; güya rahmet tecessüm ederek katreler suretinde hazine-i Rabbaniyyeden akıyor manasında olduğu için yağmura ''rahmet'' namı verilmiştir.''(Risale-i Nur, 7.Şua) 

Kitabı kapattım. Bir birimizin gözüne baktık. Şimdi dışarıdaki yağmura bedel içeride de yağmur başlamıştı. Arabayı uygun bir yere durdurduk.

İkimiz de uzunca bir müddet hiç konuşmadık. Orada dakikalarca öylece kaldık. Bir müddet sonra dışarıdaki yağmur dinmiş, şimdi de seyrine doyum olmayan bir gökkuşağı çıkmıştı ortaya. Arabadan indik. Şehirde benzerine pek rastlayamayacağımız toprak ve çiçek kokularını içimize çektik. Arkadaşım iki elini yanlara kocaman açarak bu kimsenin olmadığı ıssız vadide yüksek perdeden haykırırcasına seslendi; ''Ey bu yerlerin hakimi! Rabbim! Her bahar ve yaz mevsimlerinde benim için antika eserlerle dolu sergiler açıyorsun. Her eserini güzel isimlerinin nakışları ile süslüyorsun. Sonsuz maharetini ve hünerlerini bizlere gösteriyorsun. Üstelik dikkatimi çeksin ülfet olmasın diye de hep aynı sergiyi de açmıyorsun. Her bir bahar, her bir bahçe, her bir ağaç ve hâkeza her bir mevcud birer kitap hükmündedir. Sana sonsuz şükürler olsun Râbbim. Görebildiğimiz için, tadabildiğimiz için her şey için sonsuz şükürler olsun!...'' 

Güneş artık batıyordu. Az önceki hüzün sağanağımız şimdi yerini sürûr sağanağına bırakmıştı. Arabaya bindik. Artık evimize dönmemiz gerekiyordu. 

Fedakâr ve sâdık arkadaşımın; koşarak, el yakan sıcak bazlama ve tadına doyum olmayan lezzetli köy peyniriyle midelerimizin de hakkını vermemizdeki gayreti, unutulmaz kareler arasında yerini alıyordu.

Yarın yeniden kalabalıklara karışacak, hayatın hay huyu içinde ömür saatlerimizi ve ömrümüzü tüketecektik. Arkamızda bıraktığımız dağlara son kez bakarken şu mısralar döküldü dilimden. 

Ömrü fani artık bir ikindi güneşi,

Mor dağların ardından akıp da gider.

Ne gençliğin umarsızlığı, neşvesi,

Her gelen bu cihana bakıp ta gider. 

Bu yollardan bizim gibi gelen, bakan ve gidenlerin ve bir daha gelemeyecek olanların da yerine son bir kez baktık ve geçtik. Artık güneş geçtiğimiz dağların arkasında kalmıştı. Akşam olmuştu. Bir daha kim bilir ne zaman böylesine kalbimizi arındırıp ruhumuzu demlendirebileceğimiz bir teneffüs imkânı bulacaktık?

Bilmiyorduk ama, şu Kutsi Hadis ikimizi de bu ve bunun gibi yolculuklardan daha çok heyecanlandırıyor ve şükrümüzü artırıyordu: 

''Salih kullarıma hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir beşerin kalbine hutûr etmemiş ni'metler hazırladım.''(Sahih-i Buhâri,c.4,s.143)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum