Erdem AKÇA

Erdem AKÇA

Yazarın Tüm Yazıları >

Ontoloji Bilimi ve Peygamberlik

A+A-

Bilimler Işığında Peygamberlik Müessesesi-6

Varlık âlemi açısından peygamberlik zaruri bir meseledir. Çünkü varlık âlemi şuurlu ve şuursuz yapı şeklinde 2 temel kısma ayrılır. Şuurlu yapıyı insanlık dünyası, şuursuz yapıyı ise kâinat olarak ele alabiliriz. İnsaniyet hakikati için peygamberlik lazım ve olmazsa olmaz yapıda olduğu gibi, kâinat için de olmazsa olmazdır. Şöyle ki:

Cansız maddelere hayatı vererek yeryüzünü karası ve deniziyle ekolojik bir Cennet haline getiren Allah’ın hayatsız olması asla mümkün değildir.[1] Canlılar âlemini farklı farklı spektrum ve frekans aralığında görme ve işitme özellikleri ile donatan Allah’ın kör ve sağır olması asla mümkün olamaz.[2] Varlık ve canlılar âlemini sonsuz sanat güzellikleri ve sayısız hikmet harikaları ile yaratan Allah’ın Mutlak Cemal ve Kemal sahibi olmaması asla mümkün değildir.[3] Bütün her şeyi hassas bir ölçü, dikkatli bir düzen içinde yaratan, ayakta tutan ve devam ettiren Allah’ın Mutlak İlim ve Kudret sahibi olmaması asla mümkün olamaz.[4] Hem canlı türlerini ses, davranış ve hareket gibi farklı farklı yöntemlerle birbiriyle konuşturan Allah’ın konuşamaması asla mümkün değildir. Madem bilen yapar, elbette bilen konuşur. Her canlı türünün sergilediği harikulade düzen ve organize hareketler Allah’ın onlarla konuştuğunu bildiriyor. Onları ilmiyle idare ettiğini gösteriyor. Evet arılarla konuşan ve onları vahiy ile idare eden Allah,[5] elbette ve elbette diğer bir canlı türü olan insanlarla da konuşacak. Sözlerindeki kanunlarla insanlığı da idare edecek ve kemale erdirecek.

Madem “besin zinciri” gereği cansız nesneler, canlı bitkilerin varlık ve bekasına hizmet ediyorlar. Hem canlı bitkiler, duygular sahibi hayvanların varlığına ve devamına hizmet ediyorlar. Hayvanlar ve bitkiler ise, akıl sahibi insanların hayatına ve bekasına hizmet ediyorlar. Elbette ve elbette bir sarayın her bir hizmetçisiyle konuşan Allah, bu kâinat sarayının kralı olan insanlar ile de konuşacaktır. Konuşmaması ontolojik ve epistemolojik açıdan asla mümkün değildir.

Madem bilmek, canlılarda olan bir vasıftır. Hem madem gerçek bilme, neyi bildiğini bilen hakiki şuur ve akıl sahiplerinde olur. Hem madem görünen âlem içinde, insan dışında bilinçli ve akıl sahibi canlılar göze görünmüyor. Elbette ve elbette neyi bildiğini bilmeyen hayvanlarla konuşan ve onları yönlendiren Allah’ın şuur ve akıl sahibi insanlarla konuşmaması asla mümkün değildir. Elbette ve elbette Allah, öncelikle ve merkez konumda olarak insan türüyle konuşacak ve muhatap alacaktır.

Madem hitap ve konuşma muhatabın seviyesine göre olur. Hem madem hiçbir konuşan kişi, yalancı ve hainlerle konuşmak istemez. Hem madem hiçbir hitap edici doğruyu bilmesine rağmen bile bile reddeden kibirlileri muhatap almaz. Elbette ve elbette Allah, insanlar içinde anlayışı çok yüksek, hakikate son derece bağlı sıddîk[6] kişilerle konuşacak ve onları muhatap alacaktır.

Madem yaşantısı dosdoğru ve dürüst olanlar sevilir. Hem madem hayatında yalanın zerresi olmamış kişilerle konuşmak istenilir. Hem madem bencilikten sıyrılmış kişiler muhatap alınır. Hem madem başkalarına karşı şefkatli ve merhametli kişilere seslenilir. Elbette ve elbette insanlardan bu vasıfları taşıyan güzel insanlarla Allah konuşacaktır. Onları diğer insanlara elçiler yapacaktır. O hakperest, dürüst ve merhametli peygamberlerin dili ve eliyle bütün insanları Kendine ve Ebedî Âhirete davet edecektir.

Madem insanlık zaman denen film şeridinde art arda dünyaya geliyorlar. Hem madem farklı farklı mekânlarda yaşıyorlar. Hem madem farklı farklı diller ile konuşuyorlar. Hem madem her bir insanın ebediyet ve sonsuzluğa ihtiyacı var. Elbette ve elbette her devre bir peygamber gelmek zorundadır. Hem her millete peygamber ulaşmak zorundadır. Hem o milletin dilini bilen bir peygamber gönderilmek zorundadır.[7] Tâ ki hakka ve hakikate davet yerini tam bulsun. Bu zaruri durum gösterir ki, ilk insanlar da dâhil her dönem insanlarına, en azından Allah’ı ve Âhireti anlatacak, bir peygamber gelmek zorundadır. Hakikat de zâten bu akış üzere cereyan etmiştir.

Evet, Kur’andaki peygamberlerin arda arda sıralanışı bu realiteyi gösteriyor. Hem onların konuştukları dil ile insanlara hitap edilmesi bu zorunlu hali ifade ediyor. Hem farklı mekânlarda da olsa onlara ulaşılmasını ifade eden kıssalar bu şiddetli ihtiyacın cevaplandığını bildiriyor. Peygamberliğin insan türünün varlığı ve kâinatın görünürlüğü kadar zorunlu ve belirgin bir müessese olduğunu ilan ediyor.

Madem gözle göründüğü üzere canlı ve cansız bütün nesnelerde sonsuz bir ilmin hâkimiyeti görünüyor. Nesnelerin kalıplarından renklerine, büyüklük-küçüklüklerinden sanat ve estetiğine kadar en ince detayları ilim ve hikmetle şekilleniyor. Bu manada her nesne ve her tür bir İlim ve Hikmet kitabı olarak bilim dünyasınca hayranlıkla okunuyor ve inceleniyor. Madem kâinat sonsuz güzellikte sanat harikaları ile doldurulmuştur. Madem insanlık dünyasının şairleri, edipleri, gönül ehli bütün insanlarınca sabittir ki güzellik ve aşk ayrı düşünülemezler; güzellik yoğunlaştıkça kalpleri kendine cezbedip onlarda bir sevgi ve aşk hissi uyandırır. Bu açıdan nerede bir güzellik varsa orada bir aşk ve âşık bulunur. Güzellik, sevmek ve sevilmek için vardır, sabit bir hakikattir. Hem madem bütün kâinat hikmet mucizeleri ile inşa edilmiş muhteşem bir sistemdir. Madem hikmetin sıra dışılığı akılları kendine cezbeder, merakları uyandırır, fikirleri kendine hayran eder. İnsanlığın ortak tecrübesi olarak hikmet ve hayret duygusu ayrı düşünülemezler. Madem kâinat sonsuz ve sınırsız maddi ve manevi nimetler ve rızıklarla teşrif edilmiş bir ziyafetgâhtır. Sonsuz nimet ve rızıklar ise sonsuz ve külli bir iştah ve ihtiyacı ister. İhtiyaç ve iştiyak arttıkça, nimete şükür ve minnet hissi o nispette artar. Bütün zevk ve lezzet ehlince, nimet ve şükür ayrı düşünülemezler. Şükrün en hâlisi, hakikate en yakını, en kıymetlisi ise külli şekilde şükredebilen şuur ve akıl sahiplerinin şükürleridir.

Bu hakikatler ışığında rahatlıkla diyebiliriz kâinatı ve insan türünün varlığını inkâr edemeyen, peygamberleri de inkâr edemez. Çünkü kâinatı zerrelerinden kürelerine, çiçeklerinden yıldızlarına kadar sayısız güzellik, sanat, hikmet, incelik ve zarafetle yaratan ilim, bilinmek ister. İlmi bilecek, onu sindirecek ve kendi mahiyetinde işleyecek şuurlu donanım ve fıtrat özellikleri insandadır. Kâinattaki sonsuz güzellikleri aşk ile sevecek, sonsuz sevgi potansiyeli ile her şeyi sahiplenecek duygu zenginliği insandadır. Kâinattaki sonsuz ve hesapsız nimet ve rızıklardan istifade edecek hırslı nefis, doymak bilmeyen iştiyak ve sürekli yenilenen ihtiyaç insan fıtratındadır.

Dengeli aklıyla, kâinattaki ilim ve hikmet mükemmelliğini tefekkürle süzüp kendi fıtratına “nur” olarak kodlamak Âdemoğullarına mahsustur. Kâinattaki soyut ve somut güzellikleri gönül dergâhında işleyip “aşk ateşi” olarak kalbine yazacak insanoğludur. Kâinattaki maddi ve manevi sonsuz nimetlerden istifade edip “şükür” olarak kaydedecek beşer fıtratıdır.

Bu manada insan hayatı, şuurlu bir bilgi-işlem, güzellik-işlem ve nimet-işlem mekanizmasıdır. Kâinattaki güzellik, hikmet, sanat ve nimet hazinelerinin varlığı kadar insanın varlığı gerekli, şuurlu ve akıl sahibi külli fıtratı da kesindir. İnsan fıtratının tefekkür-tezekkür-teşekkür şeklinde kâinatı işleyecek bir fabrika haline gelmesini ve şuurlu bir minyatür kâinat seviyesine yükselmesini sağlayacak peygamberlik müessesesi de kâinatın varlığı kadar kesin bir hakikattir.

Bu çerçeveden bakıldığından insanların göremediği uzay ve derinliklerindeki âlemlerde bulunan güzellik-nimet-hikmet hakikatlerinin varlığı, onları yakînen görecek şuur ve akıl sahipleriyle o âlemlerin de dolu olduğuna dair ontolojik kat’î bir delildir. Melekler, ruhaniler ve cinler gibi…

Bu manada çok net olarak diyebiliyoruz ki, ontoloji bilimi peygamberlik müessesesini doğruluyor, destekliyor, varlık âlemi için olmazsa olmaz bir ihtiyaç ve sistem olarak görüyor.

[1] Bakara suresi, 255 ve diğerleri.

[2] “ Üzerlerinde kanatlarını aça kapaya uçan dizi dizi kuşları görmüyorlar mı? Onları havada tutan Rahmân'dan başkası değildir. Şüphesiz O, her şeyi hakkiyle görmektedir.” ( Mülk suresi, 19 ) ve diğer yüzlerce âyet…

[3] "Allah'ın san'atıdır ki, her şeyi hikmetle, yerli yerinde ve sapa sağlam yaratmıştır." ( Neml Sûresi, 27:88 ) ve "O her şeyi en güzel şekilde yarattı." (Secde Sûresi, 32:7) ve diğer ayetler…

[4] Kur’an ontolojik açıdan bir nesnenin hakikat ve mahiyetinin vücudundan daha önce ilmî bir yapı olarak bulunduğunu şu ayetle kesinkes ifade ederek ontoloji biliminin temellerini gösterir ve öğretir: “ Elâ ya’lemu men halaka ve hüve’l-latîfü’l-habîr ” ( Uyanın, dikkat edin! Yaratan yarattığı şeyi hiç bilmez olabilir mi? O her şeyin bâtınını ve hakikatini bilen Latîf, her şeyin zâhirini ve manasını bilen Habîr’dir.) ( Mülk suresi, 14) 

[5] Nahl sûresi, 67.

[6] Meryem, 41 ve 56.

[7] İbrahim suresi, 4.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum