Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur bunların fısıldaşmaları müstesnâ

Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur bunların fısıldaşmaları müstesnâ

Ayet meali

A+A-

Bismillahirrahmanirrahim

Cenab-ı Hak (c.c), Nisa Sûresi 113-115. ayetlerinde meâlen şöyle buyuruyor

113-Fakat senin üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir tâife, (hak ile hüküm vermen husûsunda) seni bile hatâya düşürmeye azmetmişti. Hâlbuki (onlar), ancak kendilerini hatâya düşürürler ve sana hiçbir şeyle zarar veremezler! Çünki Allah sana Kitâb’ı ve hikmeti (Kitab’daki hükümleri) indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir.(*) Allah’ın senin üzerindeki lütfu ise çok büyüktür.

114-Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur; ancak bir sadaka vermeyi veya bir iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi emreden(lerin fısıldaşmaları) müstesnâdır. Artık kim Allah’ın rızâsını arayarak böyle yaparsa, bunun üzerine ileride ona büyük bir mükâfât vereceğiz.

115-Kim de kendisine hidâyet belli olduktan sonra, peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başkasına tâbi‘ olursa, onu (kendi) tercîh ettiğinde bırakırız ve kendisini Cehenneme atarız! Ve (o) ne kötü varılacak yerdir!

(*)“Ma‘den-i kemâlât (fazîletlerin kaynağı) ve muallim-i ahlâk-ı âliye (yüksek ahlâkın muallimi) olan o dellâl-ı vahdâniyet ve saâdet (Allah’ın birliğinin ve ebedî saâdetin i‘lâncısı olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm), kendi kendine söylemiyor; belki söylettiriliyor. Evet, Hâlık-ı kâinât (kâinâtın yaratıcısı) tarafından söylettiriliyor. Üstâd-ı Ezelîsinden (Hakk Teâlâ’dan) ders alır, sonra ders veriyor. Çünki sâbık (geçen) işâretlerde kısmen beyân edilen binler delâil-i nübüvvetle (peygamberlik delilleriyle), Hâlık-ı kâinât bütün o mu‘cizâtı (mu‘cizeleri) onun elinde halk etmekle (yaratmakla) gösterdi ki; o, O’nun hesâbına konuşuyor, O’nun kelâmını teblîğ ediyor. Hem ona gelen Kur’ân ise, içinde, dışında kırk vech-i i‘câz (mu‘cize yönü) ile gösterir ki o, Cenâb-ı Hakk’ın tercümânıdır. Hem o kendi Zâtında bütün ihlâsıyla ve takvâsıyla ve ciddiyetiyle ve emânetiyle ve sâir bütün ahvâl ve etvârıyla (hâlleriyle ve tavırlarıyla) gösterir ki; o kendi nâmına, kendi fikriyle demiyor. Belki Hâlık’ı (yaratıcısı) nâmına konuşuyor. Hem onu dinleyen bütün ehl-i hakīkatin (hakīkati araştıran âlimlerin) keşif ve tahkīkıyle tasdîk etmişler ve ilme’l-yakīn îmân etmişler ki; o kendi kendine konuşmuyor. Belki Hâlık-ı kâinât onu konuşturuyor, ders veriyor, onunla ders verdiriyor.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 90-91)