Mahmut BİLGE

Mahmut BİLGE

O davasına aşıktı

A+A-

O davasına, Kur’ana, imana ve Üstadına aşıktı.
Üstadını ilk gördüğünde tir tir titremiş ve heyecanından mütemadiyen ağlamıştı.
Üstadı: ”Keçeli neden ağlıyorsun?” deyince ilk defa keçeli ismine mazhar oluvermişti.
Ay tutulması gibi tutulmuştu o nur yüzlü zata. Dolunay gibi parıldayan yüzüne, edebinden başını kaldırıp bakamıyordu. Göz ucuyla bakmaya kalkıştığında gözlerinden yaşlar tekrar sel olup akıyordu. Yıllarca aradığını bu zatın eserleri vasıtasıyla bulmuştu. Ebedi hayata dönmesini sağlayan gül kokulu Üstadın karşısında oturduğunda yıllarca aradığı sevgiliyi bulmuş bir aşık gibi içi içine sığmayan bir mecnun gibi seviniyordu. Gözlerinden gelen yaşlar Üstadın yanında olmasından dolayı ne kadar mutlu ne kadar bahtiyar olduğunu haber veriyordu.
 
Kısa bir ziyaretti bu. Ayrılık vakti gelip çatacaktı elbet. Aşık olduğu zattan ayrılmak istemiyordu. Onun yanında kalıp Ona hizmet etmek istiyordu. Hizmet etmek istediğini dile getirince, Üstad; ”inşallah ilerde seni hizmetime alacağım” diyerek reddetmiyordu fakat ileriki bir zaman için müjde veriyordu.
Mahzun fakat ümitli bir haleti ruhiye ile dönmüştü Konya’ya. Her zaman aklında Üstadın hizmetine ne zaman gireceğinin düşüncesiyle ve üstadın hasretiyle yanıp tutuştu. “Gel yanıma Zübeyir” sözlerini beklerdi Üstadın yanından gelen her kardeşten, Üstaddan gelen her mektuptan… Yeni güne Üstadın müjdeli haberini gözleyerek girerdi. Ufuktan gelecek bir rüzgarı dahi heyecanla beklerdi.
 
Üstadından ayrı kalmaya dayanamıyordu yüreği. Kavuşacağı günleri düşlüyordu.
Said Nursi Afyon hapishanesine alınmıştı. Üstadı hapis hanedeyken o dışarıda nasıl rahat olabilirdi. Gönlü buna nasıl razı gelebilirdi. Nasıl kabul edebilirdi. Nurun Kumandanın gönlü razı ol(a)madı hem de “Üstadı tekrar görme fırsatım olur” diyerek, Üstadın ona vermiş olduğu Zübeyir adıyla kendini şikayet ediyordu. Ziver ilk defa Zübeyir olarak resmi kayıtlara geçiyordu. Yeni bir Abdurrahman doğuyordu… Bahtiyarlar kervanına bir talebe daha ekleniyordu. İlerde kumandan olacak bir talebe, fedakarlığı ile sadakatiyle nam salacak bir talebe doğuyordu.

Afyon hapis hanesine düştükten sonra Nurun Büyük kumandanı olma yolunda hızla ilerlemeye başladı. Artık onun sevdası, aşkı, amacı, gayesi İmana, Kur’ana hizmet etmekti.
O Üstadına öyle bağlanmıştı ki:” Üstadım Bediüzzzaman için hançerlerle parçalanırsam etrafa sıçrayacak kanlarımın Risale-i Nur… Risale-i Nur yazmasını Rabbimden niyaz ediyorum.” duasını yaparak hayatını, canını bu yola koyduğunu bastırdığı kartvizitle: "Ya Üstadım Bediüzzaman! Anam, babam, tatlı canım, her şeyim Nur'a feda olsun. Zübeyir." diyerek her yerde gür bir nida ile ilan ediyordu.
 
O, Konya kahramanıydı.
Hakiki fedakar bir talebeydi.
Üsadın manevi evladıydı.
Said Nursi: ”Zübeyir’i kainata değişmem” diyerek, Zübeyir Gündüzalp’in ne kadar parlak bir yıldız olduğunu ne kadar değerli olduğunu gösteriyordu.
 
O Kur’anın aşığıydı.
O Risale-i Nur’un aşığıydı.
O sadece Üstadın şahsi işleriyle ilgili hizmette bulunmadı. Risale-i Nurun neşri için, dört bir yana ulaşması için, taze dimağlara yetişmesi için sadakat ile sebat ile ihlas ile hizmetini sürdürdü. Hizmette hiçbir zaman nefsini karıştırmadı. Aynıyatçıydı. Risale-i Nur ne diyorsa onu yapıyordu. Üstad ne yaptıysa onu yapıyordu. O her şeyini bu yolda feragat etmişti. Bir kardeşe yazdığı mektubunda; “ Vazifen, dikenler arasında güller toplayacaksın, ayağın çıplaktır, batacak. Elin açıktır, ısıracak. Buna sevineceksin. Firavunlar kucağında büyüyen Musaları safına alacaksın… Zira İslâm yoluna giren bilir ki, bu yol kıldan ince kılıçtan keskindir. Her kişinin kârı değil, er kişinin kârıdır...” sözleriyle bu sevdanın kolay olmadığını bu sevdaya tutulanın farklı olduğunu dile getiriyordu.
 
O davaya, hizmete, nura aşıktı.
Kendisini tedavi etmek isteyen doktorlara ; “Ben Risale-i Nurlarla insanların imanını kurtarmaları için gece gündüz çalışma diye bir kara sevda hastalığına tutulmuşum. “ diyerek bu sevdanın her bir zerresine nakış nakış işlendiğini hizmetleriyle çevresine gösteriyordu.
“En büyük gayemiz rıza-i İlahidir” diyerek durmadan duraksamadan hizmet için koşturuyordu. Son nefesinde bile hizmeti düşündü. Çünkü Onun aşkı büyüktü. Onun aşkı davasıydı. Onun aşkı rıza-i İlahiydi. Onun aşkı ebediydi. Onun aşkı ulviydi. Onun aşkı hakiki bir aşktı.
(Allah böyle bir aşkı bize nasip eder inşallah. Amin.)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.