Nuran ŞAHİN
İttihad-ı İslâm’a Giden Yol-4
NİYET — Büyük Birlik, Küçük Bir Yönelişle Başlar-3
Niyet, ilk bakışta insanın kendi kalbiyle ilgili özel bir mesele gibi görünebilir. İnsanın niyeti, başkalarıyla kurduğu ilişkilerde de karşılık bulur.
Bir insan kendi menfaatini her şeyin önünde tutuyorsa, ortak çalışmalarda paylaşmakta ve başkalarının haklarını gözetmekte zorlanabilir. Buna karşılık ortak hayrı önemseyen bir insan, kendi payına düşen sorumluluğu yerine getirirken başkalarının çalışmalarını da takdir etmeye daha açık olur.
Burada önemli bir ayrım vardır: Kendi hakkını korumak ile bencillik aynı şey değildir. İnsan kendi haklarını savunurken de adaletli olabilir; başkalarına yardım ederken de kendi sorumluluklarını ihmal etmemelidir. Buna Risale-i Nur, imânlı fazîlet kavramıyla ele alır. "Fazilet", "değer, iyilik, ilim, “iman ve irfan noktasından yüksek derecede olmak” manalarına geliyor. “Evet, imânlı fazîlet ya’nî îmân ile fazîletlenen mü’min; ne tahakküm eder, ne de tahakküme boyun eğer. Ne zulmeder ne de zulme razı olur. Ne ezer ve ne de ezilir. Çünkü o mü’min îmânından aldığı yüksek şecâat ile vakârını gösterir ve haksızlıklara karşı duruşunu net olarak ortaya koyar. Böylece fazîletli mü’min, îmânın ona verdiği şecâat ile “Hukûk-u dînîye ve dünyevîyesi için canını fedâ eder, meşrû olmayan şeylere karışmaz.” İşârâtü’l-İ’câz, 2006, s: 46. Fazîletli mü’min, tahakküm ve tagallüb etmenin fazîletsizlik olduğunu bilir ve öyle alçak silâhlara asla tevessül etmez.
Fazîletli mü’min, fazîletli îmânının gereği ile şöyle davranır ve Bedîüzzamân gibi der ki:“Râbıta-i îmân ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdâdı altına girmeye o adamın izzet ve şehâmet-i îmâniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukûkuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i îmâniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek îmân ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet.” Münâzarât. 2007, s: 145. Şefkatle cihazlanmış şehâmet-i îmâniyenin tezâhürü ise şu ifâdelerle ne kadar mükemmel îzâh edilmiştir. “Yanî tezellül etmemek, haksızlara, zâlimlere zillet göstermemek, mazlûmları da zelil etmemek. Yani, hürriyet-i şer’iyenin esasları olan müstebitlere dalkavukluk etmemek ve bîçarelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.” Hutbe-i Şâmiye, 1996, s: 40, 41. Fazîletli mü’min bu fazîletini îmândan alır. Îmân, o mü’minin hayatına hayat verir ve tesir eder. Böylece fazîletli îmân ile insan kâinatın sultanı ve Allah’ın sevgili bir kulu olur.
Dolayısıyla niyetin toplumsal boyutu, ferdin kendisini yok sayması değil, kendi varlığını daha geniş bir sorumluluk alanı içinde değerlendirmesidir.
İttihad-ı İslâm açısından bu yaklaşım, Müslümanların yalnızca kendi çevrelerinin iyiliğini değil, diğer Müslümanların hukukunu ve toplumun ortak yararını da gözetmelerini gerektirir.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ
“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.”
(Mâide, 5:2.)
Bu ayet, yardımlaşmanın yalnızca birlikte hareket etmekten ibaret olmadığını; yardımlaşmanın yöneldiği gayenin de önemli olduğunu ortaya koyar.
Her birliktelik, sırf birliktelik olduğu için hayırlı sayılamaz. Bir araya gelen insanların hangi amaç doğrultusunda çalıştıkları ve başkalarının haklarına nasıl davrandıkları da önemlidir.
Bu bakımdan İttihad-ı İslâm, yalnızca ortak hareket etme iradesi değil, ortak hareketi iyilik, takva ve adalet doğrultusunda yönlendirme sorumluluğudur.
Ortak Niyetin ve Sorumluluğun Birliği; Şahs-ı Mânevî
Şahs-ı mânevî kavramı, bireylerin tek başlarına gerçekleştirmekte zorlanabilecekleri hizmetleri ortak gayret ve dayanışmayla meydana getirmelerini anlamak bakımından önemlidir.
Burada şahs-ı mânevîyi, bu makalenin konusu açısından, ortak bir gayeye yönelen insanların birbirlerinin hukukunu gözeterek oluşturdukları müşterek hizmet ve sorumluluk bilinci üzerinden ele alıyoruz.
Ortak bir yapının güçlü olması, yalnızca kaç kişinin bir araya geldiğiyle ölçülemez. O yapının mensupları arasındaki güven, ihlâs, adalet, sadakat, yardımlaşma, dayanışma ve sorumluluk paylaşımı da önemlidir.
Birlikte çalışan insanlar, kendi görevlerini yerine getirirken başkalarının gayretini de desteklerlerse ortak hizmetin gücü artabilir. Buna karşılık herkes kendi payını büyütmeye, başkasının payını küçültmeye veya bütün başarıyı kendisine mal etmeye çalışırsa ortak çalışma zayıflayabilir. Bu nedenle şahs-ı mânevî ile niyet arasında anlamlı bir ilişki kurulur.
Ferdin niyeti, kendi amelinin yönünü etkiler; ortak niyet ise insanların birlikte gerçekleştirdikleri hizmetin ahlâkî istikametini etkileyebilir.
Ortak niyetin sağlıklı biçimde gelişebilmesi için herkesin aynı düşünceye, aynı kabiliyete veya aynı çalışma biçimine sahip olması gerekmez. Asıl ihtiyaç, farklılıkların ortak bir ahlâkî zemin üzerinde yönetilebilmesidir. Böyle bir zeminde insanlar birbirlerinin haklarını korur, farklı kabiliyetleri bir zenginlik olarak görür, ihtilaflarını adaletle çözmeye çalışır ve ortak hizmetin devamı için sorumluluk üstlenirler.
Devam edecek
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.