Elif GÜNEŞTEKİN
Hayal edebildiğinden de küçük
Nötrinolar ve Görünmeyeni Görmek Üzerine
2026 Nobel Fizik Ödülü’ne konu olan yüksek enerjili kozmik nötrinoları, Risale-i Nur’daki zerre kavramı üzerinden okumaya çalışacaz. Risale-i Nur’da zerrenin belirli bir parçacığın adı değil, “en küçüğe verilen bir hüküm” olduğu, Otuzuncu Söz’deki misliyet ifadesine dayanılarak gösterilmektedir.
Hayal edebildiğinden de küçük… Evet, nötrinolar: Bu yıl Nobel Ödülü’ne vesile olan küçücük sanatlar.
Düşünün: Belki de Risale-i Nur’u okuyan biri için zerre önce bir toz parçasıydı. Sonra atom oldu. Sonra atomun içinden proton ve elektron çıktı. Şimdi ise onlardan da küçük bir nötrino. Bilim ilerledikçe “en küçük” sürekli yer değiştirdi; fiziğin en küçüğü her keşifte biraz daha eskidi.
Ama zerre kavramı eskimedi. Çünkü zerre, belirli bir parçacığın adı değil, en küçüğe verilen bir hükümdür. Zaman geçtikçe keşfedilen her yeni ve daha küçük birim, bu kavramın içine yerleşti. Nötrino, bu kuşatmanın bugünkü en çarpıcı misali.
Ne kadar küçük olduğunu anlamak için önce bir elektron düşünelim. Gözle görülmez; mikroskop bile onu doğrudan göstermez. Şimdi ondan milyon kat daha hafif bir şey hayal etmeye çalışalım; işte hayalimizdeki o hafif şey nötrino dur. Yükü yok, rengi yok, hiçbir şeye tutunmuyor. Dünyanın bir ucundan girip öbür ucundan çıkıyor ve yol boyunca tek bir zerreye dokunmuyor.
Hayalimiz burada durmak zorunda kalır. Çünkü hayal, gördüğü şeylerden resim yapar; hiç görmediğini resmedemez. Oysa bu parçacık hep oradadır. Her saniye Güneş’ten gelen 65 milyarı, belkide parmağımızın tırnağından geçip gider.
Bunu anlamak için bir temsil ile düşünelim. Bayram arifesinde kalabalık bir çarşıyı gözünüzün önüne getirin; omuz omuza insanlar, tezgâhlar, dolu sepetler. Şimdi o çarşının bir ucundan girip öbür ucundan çıkan, ama yol boyunca kimsenin omzuna değmeyen, hiçbir sepeti devirmeyen, hiçbir tezgâhı sarsmayan bir yolcu düşünün. Nötrino işte böyle bir yolcudur; yalnız onun çarşısı koca bir gezegendir.
Fiziğin diliyle söylersek: Nötrinonun elektrik yükü yoktur, bu yüzden elektrik ve manyetik kuvvetler ona tutunamaz. Madde ile yalnızca “zayıf etkileşim” denen, kısa menzilli bir kuvvet yoluyla ilişki kurar. Fizikçiler, bir nötrinoyu durdurabilmek için ışık yılları kalınlığında bir kurşun duvar gerektiğini belirtir.
Nobel Fizik Ödülü’nü bu parçacığın peşinde kırk yıl geçirmiş bir adama verdi. Francis Halzen, Güney Kutbu’nun buzunu bir göze çevirdi ve kâinatın uzak köşelerinden gelen nötrinoları o gözle yakaladı. Bu cihetle, o buzun gördüklerini Risale-i Nur’un zerreye bakışıyla birlikte okumayı deneyeceğiz.
Lakin şu sualle başlamak yerinde olur. Hayal edebildiğimizden de küçük olanı görme arzusu neden herkeste uyanmaz?
Belki de olduğunu bilmediğimiz şeyi arzu etmediğimiz içindir. Belki de her an içimizden geçen bir şey, hep orada olduğu için hiç orada değilmiş gibi gelir; alışkanlık, görünmezliğin üstüne ikinci bir perde çeker. Belki de karnımızı doyurmayan, işimizi görmeyen şeye dikkatimiz yönelmez. Üstad Hazretlerine göre zerrelerin bir emirle çalıştığını anlamak için zerre miktar şuur yeterlidir. Demek ki eksik olan şuurun kendisi değil, o şuurun bu tarafa çevrilmesidir.
Ve Görünmemek, Olmamak Değildir.
Bunu kavramak adına bir kuyumcu dükkânı düşünelim. Usta kuyumcu, hassas terazisine bir kolye koyar ve tartar. Sonra kolyeyi söker, taşlarını ve zincirini ayrı ayrı tartar. Parçaların toplamı, kolyenin ağırlığından eksik çıkar. Kuyumcu terazisinden şüphe etmez, çünkü yıllardır yanılmamıştır. Hemen tezgâha eğilir: Bir yerde gözden kaçan küçük bir taş vardır. Taşı henüz görmemiştir, ama terazi onun varlığını çoktan haber vermiştir.
Nötrino da tam böyle bilindi: Görülmeden önce, bir terazinin eksik çıkmasından. 1930’larda fizikçiler, bazı radyoaktif olaylarda enerji hesabının tutmadığını fark ettiler. Olaydan önceki enerji ile sonraki enerji eşit çıkmıyor, bir pay kayboluyordu. Usta kuyumcu gibi, onlar da terazilerinden şüphe etmediler; çünkü kâinatın bu terazisi, yani enerjinin korunumu, o güne kadar hiç yanılmamıştı. Eksik payı, gözden kaçan görünmez bir zerrenin taşıdığına hükmettiler.
O zerre ancak yirmi altı yıl sonra, 1956’da yakalanabildi. Göz, aklın gösterdiği yere çeyrek asır sonra yetişti. Terazi, gözden önce görmüştü.
Üstadım Said Nursi Hazretleri zerrenin iç içe katmanlar içindeki yerini ifade ederken bu dengeden söz eder. Bir zerre bir molekülün, o molekül bir hücrenin, hücre bir organın, organ da bir bedenin içindedir. Zerrenin her katmanda ayrı bir yeri, ayrı bir ilişkisi, ayrı bir işi ve ayrı bir neticesi vardır. Onu bütün bu ilişkilerin hiçbirini bozmadan yerine koymak, ancak bütün kâinatı elinde tutan birinin işi olabilir.
“Öyle de her bir zerre, birbiri içindeki mürekkebatta birer münasip vaziyeti, ayrı ayrı maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı muntazam birer vazifesi, ayrı ayrı hikmetli neticeleri bulunduğundan elbette o zerreyi, o mürekkebatta bütün nisbet ve vazifelerini muhafaza edip netice ve hikmetleri bozmayacak bir tarzda yerleştirmek; bütün kâinat kabza-i tasarrufunda olan bir zata mahsustur.” (30. Söz-Sözler)
Bu mehazdan hareketle şöyle düşünebiliriz: Kuyumcunun terazisinde de kâinatın terazisinde de eksik görünen pay, aslında bütünün nispetlerinden okunan bir zerredir. Görünmeyen, bütünün dengesinden fark edilir. Görmemek, yokluğun delili olamaz; tam tersine, düzenin kusursuzluğu, görünmeyenin varlığının habercisi.
Evet zerre okuyanın zihninde her devirde biraz daha küçüldü. Risale-i Nur’daki “zerre”yi bugünün fiziğindeki belirli bir parçacıkla eşitlemek cazip gelebilir. Lakın mehaz buna izin vermiyor. Üstad Hazretleri bir avuç toprağı bile misliyet itibarıyla bir zerre hükmünde sayıyor. Demek ki zerre bir parçacığın adı değil, en küçüğe verilen bir hükümdür. O hâlde nötrino, Risale’deki zerrenin kendisi değil; zerre hakkında söylenenlerin bugün gözümüzün önüne konmuş misallerinden biridir.
Risale-i Nur zerreye bakarken onun küçüklüğünü değil, ona yüklenen işi tartar. Önümüze iki ihtimal koyar: Ya zerre bir emri taşıyan görevlidir, ya da yaptığı her şeyi kendi bilgisi ve kendi gücüyle yapmaktadır. İkinci ihtimalde o en küçük varlığın, bütün kâinatı bilen bir ilme ve her yere yetişen bir kudrete sahip olması gerekir. Bu da muhal ender muhaldir.
“Her zerrede –hem hareketinde hem sükûnetinde– iki güneş gibi iki nur-u tevhid parlıyor. Çünkü Onuncu Söz'ün Birinci İşareti'nde icmalen ve Yirmi İkinci Söz'de tafsilen ispat edildiği gibi her bir zerre, eğer memur-u İlahî olmazsa ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse o vakit her bir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer.” (Sözler)
“Hem hareketinde hem sükûnetinde” sözü, nötrino hikâyesinin iki kahramanını birden içine alıyor. Hareket eden zerre için Üstad Hazretleri havayı misal veriyor: Her bedene, her meyveye girer, oranın kendine has düzenine göre hatasız çalışır ve işi bitince çekilip gider. Sakin zerre için ise toprağı örnek vermektedir: Yerinden kımıldamaz, ama hangi tohum gelirse ona bir fabrika olur.
Bu mehazdan hareketle şunu düşünebiliriz: Nötrino hareketin, onu bekleyen Antarktika buzu ise sükûnetin misalidir. Nötrino milyarlarca ışık yılı yol alır; buz ise bir kilometreküplük sessizlik içinde bekler. Sakin toprak her tohuma bir fabrika olduğu gibi, sakin buz da her nötrinoya bir göz olur.
Nurlar; rızık için gelen zerreleri bir kafile hâlinde, binlerce farklı menzilden şaşırmadan geçip ihtiyaç sahibi hücrenin imdadına yetişen yolcular olarak tanıttırır.
“Ve bilhassa rızık için gelen zerreler, rızık kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar hayret-feza bir intizam ve hikmetle seyr ü seyahat ederler ve öyle tavırlarda, tabakalarda intizam-perverane geçip gelirler ve öyle şuurkârane ayak atıp hiç şaşırmayarak gele gele tâ beden-i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp rızka muhtaç aza ve hüceyratın imdadına yetişmek için kandaki küreyvat-ı hamraya yüklenip bir kanun-u keremle imdada yetişirler. Ondan bilbedahe anlaşılır ki şu zerreleri binler muhtelif menzillerden geçiren, sevk eden; elbette ve elbette bir Rezzak-ı Kerîm, bir Hallak-ı Rahîm'dir ki kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar omuz omuza müsavidirler.” (Sözler)
Nötrinonun yolu da bir menziller silsilesidir: Uzak bir galaksinin çalkantılı merkezi, galaksiler arasındaki boşluk, Samanyolu, Güneş sistemi, Dünya ve kutbun buzu. Yolda ne yön değiştirir ne de enerji kaybeder. Gezegenlerin, yıldızların, bizim bedenimizin içinden geçer ve hiçbirinin düzenine dokunmaz.
Hava zerresi girdiği yerde çalışır; nötrino ise girdiği yerde dokunmaz. Ama nerede iş göreceğini bilmek kadar, nerede dokunmayacağını bilmek de bir ilim ister. Dokunmadan geçmek de bir intizamdır.
Bir mahallenin postacısını düşünelim. Her gün yüzlerce kapıya uğrar, her evin eşiğine kadar gelir. Ama hiçbir evin eşyasına dokunmaz, hiçbir odanın düzenini bozmaz; sadece taşıdığı mektubu bırakıp yoluna devam eder. Onun ustalığı, nereye uğrayacağını bildiği kadar nereye karışmayacağını da bilmesindedir. Ve o postacının hiçbir evi şaşırmadan dolaşabilmesi, elindeki adreslerin hepsini tek bir postanenin yazmış olmasındandır.
Üstad Hazretleri her zerrede iki doğru şahit bulur. Birincisi, zerrenin âcizliği ile yüklendiği işin büyüklüğü arasındaki mesafedir; bu mesafe, onu çalıştıranın varlığına şahitlik eder. İkincisi, zerrenin girdiği her yerin düzenine uyması, her yerde kendi vatanındaymış gibi yerleşmesidir; bu da her yerin tek bir sahibi olduğuna şahitlik eder.
“Her bir zerrede, Vâcibü'l-vücud'un vücuduna ve vahdetine iki şahid-i sadık vardır. Evet zerre, acz ve cümuduyla beraber şuurkârane büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla Vâcibü'l-vücud'un vücuduna kat'î şehadet ettiği gibi harekâtında nizamat-ı umumiyeye tevfik-i hareket edip her girdiği yerde ona mahsus nizamatı müraat etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle Vâcibü'l-vücud'un vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan zatın ehadiyetine şehadet eder. Yani zerre kimin ise gezdiği bütün yerler de onundur.” (Sözler)
Bu mehazın ortasında, nötrinoya uygulandığında insanı durduran bir cümle var: “Zerre kimin ise gezdiği bütün yerler de onundur.” Uzak bir galaksiden yola çıkan, yıldızların arasından geçip kutbun buzunda bir ışıkla görünen bu parçacığın bütün yolu, tek bir sahibin mülküdür.
Eski zamanların ulaklarını düşünün. Padişahın fermanını taşıyan bir ulak, bir şehirden ötekine, bir vilayetten ötekine geçer; hiçbir kapıda durdurulmaz, hiçbir sınırda geri çevrilmez. Çünkü geçtiği bütün topraklar, fermanı veren padişahındır. Ulağın serbestçe dolaşması, mülkün tek bir sahibi olduğunu gösterir. Sınırları tanımayan nötrinonun her yerden geçebilmesi de, Risale’nin diliyle, geçtiği her yerin aynı Mâlik’in mülkü olmasına bir işarettir.
Bu cihetle zerre; Kader kanunundan ve kudret kaleminden çıkan, harekete memur bir nokta. Fizik de zerreyi temel parçacıkları ölçülebilir bir büyüklüğü olmayan noktalar gibi kabul eder. Hayal edebildiğimizden de küçük olan bu nokta, aldığı emri kâinatın bir ucundan öbür ucuna taşıyor.
Ve Buz Nasıl Göz Olur?
Neredeyse hiçbir şeye çarpmayan bir şeyi nasıl görürsünüz? Güney Kutbu’nun altındaki berrak buzu bir göze çevirmek.
Bir nötrino çok nadiren de olsa bir atom çekirdeğine çarpar ve bu çarpışma küçük bir ışık parlaması bırakır. Daha doğrusu, çarpışmadan doğan yüklü parçacıklar, ışığın buz içindeki hızından daha hızlı ilerlerken mavimsi bir ışık yayar; fizikte buna Çerenkov ışıması denir. Buz yeterince berrak, yeterince geniş ve yeterince karanlıksa, o ışık yakalanabilir. Yirmi yılın sonunda bu fikir IceCube oldu: Antarktika yüzeyinin yaklaşık iki kilometre altında, sıcak suyla açılan kuyulara indirilmiş ışık sensörleriyle donatılmış, bir kilometreküplük bir buz kütlesi.
Bu kadar büyük olmasının sebebi, aranan şeyin nadirliği. Uzayın derinliklerinden gelen yüksek enerjili nötrinolar o kadar nadir ki, bu boyuttaki bir dedektör bile günde ancak bir tanesini kaydedebiliyor. Görünmeyeni görmek için, ona uygun ölçüde bir cihaz kurmak gerekir.
Misal Okyanusta çok nadir bulunan tek bir balık türünü yakalamak isteyen balıkçı, oltayla beklemez; ağını olabildiğince geniş atar. Ağ ne kadar büyükse, o nadir balığın bir gün ağa takılma ihtimali o kadar artar. IceCube, bir kilometreküplük buzdan örülmüş böyle bir ağdır. Ama bu ağ, balığı tutmaz; sadece balığın geçtiği anda bıraktığı ışığı görür.
Hayret verici şey de o nadir anda yaşanır. Nötrinonun bıraktığı ışık o kadar kanuna uygun ki, bilim insanları o tek parlamadan parçacığın hangi yönden geldiğini ve ne kadar enerji taşıdığını okuyabiliyor. Milyarlarca kez dokunmadan geçen zerre, dokunduğu tek anda bile yanlışsız.
Bediüzzaman Hazretlerinin zerrelerin işini anlatırken tekrar tekrar vurguladığı “yanlışsız” kelimesi, buzun karanlığında bir an parlayıp sönen o ışıkta da kendini gösteriyor. Çünkü o tek parlama o kadar hatasızdır ki, milyarlarca ışık yılı öteden gelen bir yolculuğun hem yönünü hem de gücünü eksiksiz haber verir.
Buzun göze dönüşmesi bize bir şey hatırlatıyor: Âlem kendini her an anlatıyor, ama onu duymak için bir cihaz lazım. İnsana da böyle bir cihaz verildiğini Üstad Hazretleri şöyle ifade eder:
“Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana ‘ene’ namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallak-ı Kâinat’ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder.” (Sözler, 30. Söz, Birinci Maksad)
Fizikçi buzu göze çevirmek için kırk yıl uğraştı. İnsanın elindeki anahtar ise baştan verilmiş. Mesele, o anahtarı hangi kapıya çevirdiğimizde. Kendi üzerine kapanan bir anahtar hiçbir kapıyı açmaz; ama kendisini aşan bir hakikate yönelen anahtar, görünmeyen hazinelere açılır.
Bu noktadan bakarsak. Halzen buzu bir göze çevirdi; ama insana göz, baştan bir cihaz olarak verilmiştir. Keşif ve temaşa için yaratılmış bu cihaz hakkıyla kullanılırsa, buzdan yapılmış bir gözlemevinin gördüğünden çok daha fazlasını görebilir.
IceCube’u çalıştıran sır, buzun sabit, berrak ve karanlık olmasıdır. Kımıldayan, bulanık bir buz hiçbir nötrinoyu yakalayamazdı. Göz de böyledir: Savruk bir bakış önünden geçeni kaçırır; sabit bir istikamete bağlanmış bir bakış ise en küçük zerreyi bile fark eder. Hakkı temaşa etmeye yönelmiş bir göz, böyle sabit istikametli bir gözlemevine benzer.
Üstad Hazretleri; zerrenin bütün zerrelerle ilişkisi içinde bir yer tuttuğunu gösteririr. Her zerre hem tek tek her birine hem de hepsine karşı aynı anda hem hâkim hem mahkûm bir vaziyettedir:
“Hem her bir zerre, öyle bir nakş-ı sanatta işler ki ya bütün zerratla münasebettar, her birisine ve umumuna hem hâkim ve hem her birisine ve umumuna mahkûm bir vaziyette bulunmakla, o hayret-feza sanatlı nakşı ve hikmet-nüma nakışlı sanatı bilir ve icad eder. Bu ise binler defa muhaldir. Veya bir Sâni’-i Hakîm’in kanun-u kader ve kalem-i kudretinden çıkan, harekete memur birer noktadır.” (Sözler, 30. Söz, İkinci Maksad, s. 622)
Demek ki zerrenin hükmü, içinde bulunduğu bütüne göre belirlenir. Ve zerreler girdikleri vazifelere göre bir kıymet kazanır. Bir ağacın zerreleri arasında, çekirdekteki ve tohumdaki bazı zerreler, ağacın hayatında pek çok devir geçirip ince vazifeler gördükleri için öyle bir mertebeye çıkar ki, öteki zerrelere ve koca ağaca adeta bir ruh, bir sultan hükmüne geçer.
“Sâlisen: Zîhayat cisimlerin zerratı içinde çekirdek ve tohumdaki gibi bir kısım zerreler öyle manevî bir nura, bir letafete, bir meziyete mazhar oluyorlar ki sair zerrelere ve o koca ağaca bir ruh, bir sultan hükmüne geçer. […] Sâni’-i Hakîm’in emriyle vazife-i fıtrat içinde zerratın enva-ı harekâtına göre onlara tecelli eden esmanın hesabına ve şerefine olarak birer manevî letafet, birer manevî nur, birer makam, birer manevî ders almalarını gösteriyor.” (Sözler, 30. Söz, İkinci Maksad)
Yani zerre, nerede ve hangi vazifede bulunursa, oradan bir nur, bir makam ve bir ders alır. Bu mehazdan hareketle şöyle düşünebiliriz: Hakkı temaşa eden bir göze giren zerre de dağınık ve tek başına bir zerre olarak kalmaz. O bakışın bütününe katılır, istikametini kazanır ve bütünün hükmüne geçer. Sabit istikametli bir gözlemevinde, en küçük zerre bile o gözlemevinin nuruna ortak olur.
Halzen’in yolculuğu, IceCube’un öncülü sayılan AMANDA deneyiyle başladı. Gözlemevi 2011’de tamamlandı, uzaydan gelen yüksek enerjili nötrinoların ilk işareti 2013’te geldi. Nobel ise 2026’da. Arada kırk yıl var.
Kırk yıl, dışarıdan bakınca uzun ve yorucu bir bekleyiş gibi görünür. Halzen beklerken inşa ediyordu. Önce buzun gerçekten yeterince berrak olup olmadığını öğrenmek ile başlayan süreç, kuyuları açtırdı ve sensörlerin indirilmesi ile devamlılık kazandı. Yol boyunca gelen heyecan, inanç ve küçük keşifler, büyük neticeden çok önce azim veriyor olsa gerek. Her doğrulama “doğru yoldasın” demektir.
“Ey sa’y ve ameldeki lezzet ve saadeti bilmeyen tembel insan! Bil ki: Cenab-ı Hak, kemal-i kereminden, hizmetin mükâfatını, hizmet içinde dercetmiştir.” (Lem’alar, 17. Lem’a, Sekizinci Nota)
Neticeye bakarak yürüyen yorulur; ona kırk yıl bir ömür gibi gelir. İşin kendisine bakan ise her kuyuda, her sensörde ücretini peşin alır. Netice gelince de onu hakkı olarak değil, bir ikram olarak karşılar. Halzen’in ödül haberini aldığında sevincini, projenin başında kendisine katılan cesur ekip arkadaşlarına bağlaması da bu yüzden anlamlı.
Bir misal le pekiştirmeye çalışalım. Yaşlı bir adam bahçesine ceviz fidanı dikmektedir. Yoldan geçen biri güler: “Bu ağaç meyve verene kadar sen çoktan göçmüş olursun, kime dikiyorsun?” İhtiyar toprağı bastırırken cevap verir: “Başkaları dikti, biz yedik; biz dikelim, başkaları yesin.” Adam neticeyi görmeyeceğini bildiği halde; kımsede fidanı dikerken duyduğu huzuru da elinden alamamıştır. Ücretini, toprağa eğildiği anda almış.
Zerre de böyle çalışır. Hava zerresinin, girdiği bedende işini gördükten sonra kalkıp gider. Zerre neticeye bağlanmaz; vazifesini yapar ve çekilir. Neticeyi ise o işi yaptırana bırakır.
Lakin zerre işini yapıp çekilirken eli boş gitmez. Zerreler gördükleri vazifelere göre birer manevî nur, birer makam, birer ders alırlar. Demek ki zerrenin ücreti bile, gördüğü hizmetin içindedir.
Halzen’in bütün projesi, ispat edilmeden önce kabul edilen bir güvene dayanıyor: Milyarlarca ışık yılı ötedeki bir galakside işleyen fizik kanunu ile Antarktika buzunda işleyen fizik kanunu aynıdır. Öyle olmasa, buzdaki bir ışıktan galaksinin haberi okunamazdı.
Risale-i Nur da ise zerrenin girdiği her yerin düzenine uymasını, her yerde kendi vatanındaymış gibi yerleşmesini, her yerin tek bir sahibi olduğuna şahit sayıyor. Bu mehazlardan şunu söyleyebiliriz: Fizikçinin ispatsız kabul ettiği şey, Risale’de bir şahitliktir. Kanuna güvenmek, belki de farkında olunmayan bir şekilde, kanunu koyana güvenmektir.
Üstad Hazretlerinin bir temsilinde, kör, aciz yerinden kalkamayan bir adam küçük bir kulübede oturur. İçeri bir dirhem taş, biraz kemik, biraz pamuk girer; dışarı ise yüklerle şeker, toplarla kumaş, binlerce mücevher çıkar. Aklı olan herkes, o adamın bu eserlerin sahibi değil, büyük bir fabrikanın kapıcısı olduğunu anlar.
Nötrino da böyle bir kapıda duruyor. Hayal edebildiğimizden de küçük; ama arkasında patlayan yıldızlar, çalkantılı galaksiler, kâinatın en şiddetli olayları var. Fizikçiler ona kozmik haberci diyor.
Nötrinolar milyarlarca yıldır geliyordu. Değişen tek şey, onlara bakan bir gözün kurulmasıydı. Âlem susmuyordu; biz duyacak cihazı henüz kurmamıştık.
“Elbette ve elbette bir Rezzak-ı Kerîm, bir Hallak-ı Rahîm’dir ki kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar omuz omuza müsavidirler.” (Sözler, 30. Söz, İkinci Maksad)
Hayal edebildiğimizden de küçük olan ile hayal edemeyeceğimiz kadar büyük olan, o kudretin önünde yan yana duruyor. Nötrino bize bunu bir kez daha gösteriyor: En küçüğün yolu da, en büyüğün yolu da aynı sahibin mülkündedir.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.