Mustafa ORAL
Bir Kahraman Yetişiyor: Bekir Berk
Ayasofya Hicranı
Bekir Berk’in babası Çerkez kökenli bir komiserdir. Komiserlikle Çerkezlik birleşince kaçınılmaz olarak evde disiplin uygulanır. Bundan dolayı Bekir, babaya karşı mesafelidir. Kalabalıklardan ürker. Annesi sığınılacak yegâne liman olur. Annesi çağın ızdırabını sinesinde taşımaktadır. Oğlunun elinden tutup camileri gezdirmektedir. Onun İslam fedaisi olmasını istemekte, Hızır’dan medet dilemektedir. Bu niyetle sık sık Ayasofya Camiine gitmektedir. “Ayasofya Camiinin iki direği arasında bilmem kaç rekât namaz kılan, Hızır’ı görürmüş.” diye bir söz duymuştur. O da bu inançla namazını kılmış ama Hızır’ı görememiştir. Bunun üzerine hüngür hüngür ağlamış, gözyaşları içinde eve dönmüştür.
O gece rüyasında bir zat, “Hatun, ne istiyorsun? Neden bu kadar ağladın?” diye sorar. O da Bekir’i göstererek, “Oğlumun İslâm fedaisi olmasını istiyorum!” der. Bunun üzerine o zat Bekir’in başını okşar. O hâl ile uyanır.
Bekir annesiyle her Cuma sabahı Ayasofya Camiini ziyaret eder. Bir sabah geldiklerinde Caminin tahta perdelerle çevrili olduğunu görürler. Kapıdaki bekçiye sebebini sorarlar. Bekçi cevap veremez, yutkunur, ağlamaya başlar. Gözlerine dikkat ettiklerinde, sabahlara kadar ağlamaktan kıpkırmızı olduğunu fark ederler. Mesele anlaşılmıştır: Cami kapatılarak müzeye çevrilmiştir.
Annesi çözülür. “Başımıza bu da mı gelecekti…” diye ağlamaya başlar. Küçük Bekir, “Ana, korkma. Cenab-ı Hakkın emridir; O Rahimdir ve Hâkim’dir.” diye annesine teselli veren Genç Bediüzzaman’ın sesini hatırlatan bir sesleannesini teselli eder.
“Merak etme anneciğim. Büyüyünce ben onu açtıracağım.”
Ayasofya kapansa da ana-oğul ‘Belki açılmıştır.’ umuduyla her hafta sonu Ayasofya’ya gitmeye devam ederler. Ama her seferinde aynı manzarayla karşılaşırlar. Tahta perdelere hapsedilmiş bir cami ve gözlerindeki yaşı gönlüne hapsedememiş, ağlayıp duran o bekçi…
Bekir’de de her şey Üstad’ının rüyasını hatırlatan muhteşem bir rüyayla başlar. 9 yaşındaki Bekir bir gece rüyasında, Efendi’mizin (a.s.m.) ordusunda Ebu Cehil ordusuna karşı savaşmaktadır. Yanında Hz. Ebu Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Ali (r.a.) ve diğer sahabeler vardır. Peygamber’imiz savaşa katılmak isteyen Bekir’e miğferini ve zırhını giydirir. Kendisinin de Bekir’i seyredeceğini söyler. Kâfirlere karşı savaşmak üzere emirler verir. Bunun üzerine Bekir ordunun başına geçer. Kalelerden kalelere uçarak düşmanı mağlup eder. Bütün kaleleri düşürüp düşmanları yendikten sonra tekrar Huzur-u Peygamberiyeye varıp neticeyi arz eder. Hazreti Peygamber iltifatkâr sözlerle onu över. Ardından İslam’ın ve Müslümanların müdafaası için vazifelendirdiğini söyler.
Bekir bambaşka âlemlerdedir. Bu arada yatağından kalkmıştır ama rüya ayakta devam etmektedir. Hazır ol vaziyette, tam bir teslimiyetle Peygamber’imize tekmil vermektedir:
Yaparım Efendim! Emredersiniz Efendim! Baş üstüne Efendim! Cebelden cebele atlarım Efendim! Binerim Efendim! Giderim Efendim! Haydi, askerler ileri!
Teheccüde kalkan annesi onu hayranlıkla seyretmektedir. Kalbi yerinden çıkacak gibidir. Bekir tekrar yatağına yatar. Az sonra uyanır. Annesinin yanında olduğunu fark eder. Gözleri kapalı olduğu hâlde, rüyanın asudeliğiyle ses verir.
“Anneciğim rüyamda Peygamber Efendimizi gördüm; bana emirler veriyordu. Ashabıyla beraberdim.”
Annesi hayretler içinde kalır, gözyaşları içinde hayretini ifade eder.
“Aman Ya Rabbi! Aman Ya Rabbi! Müjde oğlum! Bu rüya bir müjde. Efendi’mizin (a.s.m.) zırhını giymek herkese nasip olmayan bir şey. Herhâlde sen bu devrin Ebu Cehilleriyle savaşmakla görevlisin.”
O gece, oğlunun kulağına fısıldar.
“Sen büyük adam olacaksın. Okuyup büyük işler yapacaksın.”
O peygamber rüyasından sonra kader Bekir’i ümmetin işlerinde istihdam edecek, “Ümmeti! Ümmeti!” diye inletecektir. Bekir’e Bediüzzaman’ın yarım kalan ebedi rüyasını tamamlayacak yollar açılacaktır. Bu rüya yıllar sonra onu Üstad’a götürecek, İstanbul’da başlayan rüya Isparta’da gerçekleşecektir. Değil mi ki ikisinin arkasında da önce Allah sonra anaları vardır.
Aradan yıllar geçecek, kader Bekir’i rüyada gördüğü sahabelerin memleketine götürecek, orada uzak ara dedesi Hz Ali’nin hırkası olarak bilinen Haydariye’yi giyecek, “Kan çekiyor.” diyerek sevincini dile getirecektir.
Bir Kahraman Yetişiyor
Bekir annesinin şefkat ve dua dolu bakışları altında büyüyüp Kırkıncı İlk Mektebi’nde öğrenime başlar. Okumaya çok meraklıdır. Evden çıkmadan soluk soluğa okur. Sınıfında Musevi asıllı çocuklar da vardır. Daha o yaşlarda milliyetçi duyguları kabarmaya başlar. Derslerine çok çalışarak birinciliği Musevi çocuklara kaptırmaz. 1938’da Gaziosmanpaşa Ortaokulu’na kaydolur. 1941 yılında Kabataş Erkek Lisesi’ne girer.
II. Dünya Savaşı nedeniyle Türkiye’de de yokluk yılları başlar. Maaşı masraflara yetmediği için babası Bekir’i okuldan almak ister, “Artık işe girsin, ev geçindirmede bana yardım etsin.” der. Annesi karşı çıkar. Saçını süpürge edip oğlunu okutacağını, bunun için gerekirse yiyip içmekten vazgeçeceğini söyler. Sesler yükseldikçe yükselir. Bekir çekinerek araya girer.
“Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, üstünden bir yol geçer.”
Bu söz babasını memnun eder. Maddi durumunun yeterli olmadığını ama isterse yatılı okula gönderebileceğini söyler.
Bekir onca maddi ve manevi zorluğa rağmen okuyup avukat olacak, gençlik arasında yıldızı her gün biraz daha parlayacaktır. Mareşal Fevzi Çakmak’a rest çekmesi, Tan Mitingi gibi ses getiren olaylarda başrol oynaması, Milliyetçi dergilerde ve derneklerde görev alması, Kıbrıs ve Patrikhane hakkında konferanslar vermesi medyanın hayli dikkatini çekecektir fakat annesinin hiç dikkatini çekmeyecektir. Çünkü annesi Bekir’i bu günler için yetiştirmemiştir. Bütün bunlar güzeldir, kahraman oğluna yakışıyordur ama annesinin rüyasındaki kahraman ve Bekir’in rüyasındaki mücahit bu değildir.
1958 yılında Bediüzzaman’la yolları kesişecektir. Onun davasına gönülden bağlanarak onun ve talebelerinin avukatlığını üstlenecektir. İşte şimdi olmuştur; rüyalar, dualar yerini bulmuştur. Annesi Bekir’i İslam fedaisi olarak yetiştirmek istemiş, Rabbi duasını kabul etmiş, oğlunu çağın İslam fedaisi Bediüzzaman ile karşılaştırmış, böylece onu İslam’ın bayraktarı kılmıştır. Bekir annesinin dualarını arkasına alarak cepheden cepheye koşacaktır. 67 ilin 66’sına gidecektir. Annesini her ne kadar çok sevse de anadan, yardan, serden geçecek kadar İslam davasına bağlanacaktır. Annesi, onun İslam kahramanı Bediüzzaman’a hizmet etmesinden çok memnun olacaktır. İhtimal ki yıllar önce Ayasofya’dan döndüğü gün gördüğü rüyada Bekir’in başını okşayan bu adamdır. Yıllar sonra şöyle seslenir.
“Oğlum vaktiyle gördüğün ve bana anlattığın rüyanın hakikati ne zaman tezahür edecek diye yıllarca bekledim. Ve şimdi görüyorum ki trenle, otobüsle, otomobille, tayyare ile mahkemeden mahkemeye gidip Risale-i Nur Talebelerini müdafaa etmen, binlerce Müslüman’ın hürriyetine kavuşmasına vesile olman ve iman ve Kur’an hakikatlerini açıklayan Nur risalelerinin iadesine karar alarak yine binlerce eserin kurtulmasına sebep olman Peygamberimizin işaretinin, emrinin tahakkuk ettiğini göstermektedir. Allah’ın hizmetini zayi etmesin, bütün fitnelerden korusun.”
Fakat bunca güzel hizmetlerine rağmen Bekir son nefesine kadar o Peygamber emrini yerine getirememekten endişe edecektir.
*Kaynak: Zaferler İçre Büyüyen Bekir Berk / Mustafa Oral / Hicbişey Yay.
https://www.kitapyurdu.com/kitap/zaferler-icre-buyuyen-bekir-berk/763877.html?filter_points_catalog=1
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.